Bilginin sınırları: Gerçek bilgi mi palavra mı?

21. yüzyıl ve bilgi çağında yaşıyoruz. Bilginin bu denli çeşitli alternatifli ve dolaylı yollarla etrafımızı sardığı ve belki de insanlığın sıçrama eşiğini yaşadığı bu zamanda gözardı ettiğimiz büyük bir sorunumuz var. Bu sorun etrafımızda görünmez ama öylesine bizi sarmalamış durumdaki durup bir dakika düşünmediğimiz zaman varlığını kavrayamıyoruz.

Bilginin sınırları: Gerçek bilgi mi palavra mı? stephen hawking

Bir illüzyon gibi var olan ama görünmeyen sorunumuzun, bilginin içinde bulunduğu kirlilikte bakir belleklerin henüz kirli olanlarla temiz olanları, doğru olanlarla doğrulanmamış olan bilgiyi ayırt edemiyor oluşunu fark etmemek abeste iştigal etmek gibi. Başka bir deyişle etrafımızda bilgi diye dönen birçok yargının aslında palavradan ibaret oluşu.

Peki bu neden büyük bir sorun? Sosyal medyanın, teknolojinin ve dahası medyanın hertürlü materyalinin hayatımızın içinde bu denli içselleştiği bi dönemde bilgi iyi niyetli olmayan ellerde manipüle edildiğinde ve bu manipüle edilen bilgi bilgisiz belleklere enjekte edildiğinde sorunumuzun temeli atılmış oluyor. Aydın bellekler ise bu manipülasyon salgınına kapılmış kirli bellekleri temizlemek bir yana dursun, etrafa salınan bu kirliliğin topluma salgın hastalık gib yayılmasına sadece seyirci kalabiliyor ve zaman zaman bu aydın kesim dahi bu kirlilikten nasibini alabiliyor.

Sonuçta Siyasetin, dinin, sanatın, ekonomik çıkar ilişkilerinin hatta bilimin ve biçok nedenin tetiklediği bu manipulasyonun herkesin çok fazla konuşmasına ama konuşulanların çoğunun içi boş doğrulanmamış bilgilerden oluşmasına neden olduğunu görüyoruz.

Bilmek değil bu yüzden temel kaygımız, bilginin sınırlarını farkedip bilgi olarak önümüze sunulanları bilgi sınırı eleğinden geçirmemiz olmalı belki de. Tabağımızdaki yemek gibidir çoğu zaman burdaki algı. Ağzımıza almadan acı mı, tatlı mı , sıcak mı, soğuk mu olduğunu bilemeyiz. Bilgi de böyledir. Bazen doğru bazen yalan…

stephen hawking-indigodergisi

“Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değildir. Bildiğini sanmaktır” (Stephen Hawking)

Ya da çarpıtılmış bir içeriğe sahiptir tabağımıza gelenler. Bazen şefin elinden çıkmışçasına lezzetlidir ve en tarafsız gözlemler sonucu elde edilir, bazen mutfağın en çömez aşçı yardımcısı yemeği yapar, tuzunu az atar biraz da kafasına göre malzemeyi değiştirir, lezzeti bozulur…

Bir de en lezzetsizi vardır ki işletme sahibinin fazla kar için malzemeden kaçınması buna örnek olarak gösterilebilir; ateşi kısar taze bir sığır eti yerine bize martı eti yedirir. Biz de farketmeden mideye indiririz. Ama mide durur mu? Elbet bir gün bozulur, belki ülser belki kanser olur. Bilginin çarpıtılması da zihinlerimizi o an için farketmesek de bizi önünde sonunda kanser edecektir. Kafamız bulanır, sonra bir bakmışız hayatımız bulanık bir suyun üzerinde yüzen kayık misali suyun içinde ne olduğunu bilmeden yüzmeye devam ederiz. Belki de hayatımız diye inşa ettiğimiz bilgi havuzumuzun altında aç timsahlar vardır, bilemeyiz…

Bilgi bombardımanı birey doğduğu andan itibaren aile ile başlar, arkadaş çevresi, okul ve en önemli etken medya ile kişiyi kafasının içinde milyonlarca solucan dolaşan bir zombi haline getirir. O küçücük sevimli yavrucaklar 20’li yaşlarına geldiklerinde birer bilgi canavarı kesilirler. Ama hep yanlış, eksik yada çarpık bilgi havuzunda yüzmüştür bu çocuklar.

Eğitimin her aşamasında bu eksiklik bireye öylesine sirayet eder ki birey artık bilginin kaynağını sorgulamadan hap gibi yutmaya başlar. Çocukken sorduğu masumane neden, niçin sorularını sormamaya başlar. Çünkü kaynak olarak aldığı merkezlere öylesine güveniyordur ki belleğindeki neden ve niçin sorularının neredeyse varlığını unutmuştur. İşte empoze edilen bilginin kaynağını sorgulatmayan hegamonik ve yenilmesi gereken güç budur. Sorgulanamaz otorite… Bunun yanına siyasetin, ekonomik ve dini yönlendirmelerin çarpıtmalarınıda ekleyebiliriz.

Bilginin en büyük düşmanı bilgisizlik değil, bildiğini sanmaktır diyor Stephen Hawking. Bilgi diye dönen birçok yargı aslında palavra...

Eğitim sisteminin bacaklarında, her şeyden önce eğitmenlerde bu kirlilik had safhadadır. Bacaklar kirli olursa o bedenin vücudun ve aklın vay haline. Sistem eleştirisi yapıp eğitim sistemi değişmeli klişesinden öte, bilginin doğru olanını bireye öğretmekten öte bir yolumuz var:

Bireye doğru bilgiyi yanlış bilgiden nasıl ayırt edebileceğini öğretme yolu…

Bunu kavrayan eğitimci ve aydınlatacağı genç beyinler her bilgiyi öğrenip ezberlemekten ziyade bilginin doğrusunu ayrıştırmayı kendine yol ve fener yapacaktır. Bu fenerler ne kadar çoğalırsa toplum o kadar aydınlanacaktır. Unutmamalı mesele çok bilmek değil! Mesele doğru olanı bilmek, ayırt etmektir.

bilgi-indigodergisi

Ayırt etme bilinci, farkındalık bilinci; bilginin sınırlarına erişerek elde edilebilecek bir olgudur. Bu olguyu şu örnekle açıklayabiliriz. Bir limanda iki denizci düşünelim, birisinin kayığı, diğerinin büyük bir teknesi olsun. Kayığı olan sığ limandan çok fazla öteye açılamamış hayatı hep burada geçmiş.

Teknesi olansa okyanusları gezmiş yüzlerce liman görmüş olsun. Yüzlerce liman gezen, binlerce insan tanıyan tekneli denizci, kayıkçımıza gezip gördüğü yerleri ve okyanusun ne büyük ve etkileyici bi yer olduğunu anlattığında kayıkçının buna inanmaması, inansa bile daha önce görmediği, duymadığı, bilmediği şeyleri duymuş olacağından neden bahsettiğini pek de tahayyül edememesine benzer. En sonunda tekneli denizciyi o kadarda ciddiye almaz. Hatta yalancılık ve palavracılıkla bile suçlayabilir.

Tüm bunlar kayıkçının sığ bilgi düzeyinden kaynaklanır. Sığ limandan çıkmamış olması onu, bu düzenekte bilginin sadece gördüklerinden ibaret olduğunu düşünmesine sebebiyet vermiştir. Okyanusu görmüş olsaydı pek tabi tekneli denizcinin ne denli mühim ve muazzam şeylerden bahsettiğini tahayyül edebilirdi. Tekneli denizciyle kayıkçı aynı sularda yüzseler de muhtemelen aynı yüzyılda yaşamıyorlar gibi duruyorlar değil mi? Tıpkı bilginin sınırlarını bilen ve bilmeyen iki insanın yanyana olsalar da bir türlü anlaşamaması gibi. Halbuki tek bir doğru var ve yüzlerce fikir yada bilgi var.

Doğruyu ancak bilgi okyanusunun büyüklüğünü gören fark eden bilebilir.


Bilginin sınırlarına erişmek de bu hikayedeki okyanus ve sığ liman versusuna benzer. Birey bilgi dağarcığında bilgi okyanusuna açılmış olsa idi kendisine sunulan sığ limanın yetersizliğini farkeder ve tekne ile gezen tüm bilgi kaşiflerini kendisine anahtar edinebilirdi. Belki de önyargılardan kurtulup sığ limandaki bilginin yetersizliğini farketmek ve onun mutlak doğru olan bilgi olmadığını farketmek için bilgi sularında okyanusa açılmamız gerek.

Hayatın anahtarıdır 5 tane n ve 1 tane k..

Bilgi dağarcığımıza girecek olan her bilgiden önce ne, ne zaman, nasıl, kim, niçin, nerede sorularını soralım. Aldığımız yanıtların öznelerinin kimliklerini ve amaçlarını araştıralım, hepsini geçtikten sonra tarafsızlığına inandığınız bir veriyse bu bilgiyi hafızamıza kazıyalım. Ta ki başka bir bilgi tarafından aynı algoritma sonucunda çürütülene dek… Hayat önümüze sunulanın çok ötesinde keşfedilmeyi bekliyor…

Sığ sulardan okyanuslara açıldığımızda, sığ sularda geçen zamanımıza pişman olmayı bırakıp okyanuslara açılacağımız, keşfetmenin hazzını yaşayacağımız onca zamana odaklanabiliriz ve belki de okyanusların hayatın ve bilginin başladığı yer olduğunu kavrayabiliriz…


Beşeriyet Sonu: Arifler Bilgeler Çağı