Esprisine Gülünemeyenler

Ne zaman esprisine gülünmeyen birini görsem, kanım kaynar. Çünkü o, en azından denemiştir. Espri yapmayı denemek, en az kalp atışı kadar yaşam belirtisidir. En başarısızları bile…

Ne zaman esprisine gülünmeyen birini görsem, kanım kaynar. Çünkü o, en azından denemiştir. Espri yapmayı denemek, en az kalp atışı kadar yaşam belirtisidir. En başarısızları bile...

Eskiden komik biriydim. Kendine komik diyen insandan iticisi yoktur ama çevremin beyanı böyleydi. Özellikle dostlarımla bir araya gelince, esprileri yağdırırdım masaya. Kahkaha dönütlerini aldıkça özgüven patlaması yaşardım bazı günler. Eskilerin neşelisi, şimdilerin suratsızı olarak, naçizane bir hikaye anlatacağım sizlere. Ancak önce birkaç ön bilgi vereyim.

Espri yapmak anlık bir eylemdir

Çoğu zaman ağzınızdan çıkacak sözcükleri düşünmeye zamanınız olmaz, çünkü her esprinin uygun bir anı vardır. Esprinizin muhtemel sonuçları üzerine ön değerlendirme yaparsanız, o anı ıskalarsınız. Dolayısıyla bugünün esprisi; değil yarına, beş dakika sonraya bile bırakılmaz. Bırakılırsa doğallıktan çıkar, tasarlanmış suni bir şeye dönüşür.

Gelelim hikayemize: Konya’da, şehir merkezinden uzakta, sakin bir mahallede oturuyordum. Evimin karşısında varoş, vitrininin boyaları sökülmüş, küçük bir fırın vardı. Sabahları poğaça almak için uğruyordum oraya. Sahibi Halil abiyle yüzeysel de olsa muhabbet eder, özellikle havadan bahsetmeye bayılırdık. Tek ortak noktamız, aynı havayı solumak olduğundan; her sabah, ülke bizden rapor bekliyormuşçasına, meteorolojik analizler yapardık.

Aylar geçmesine karşın, Halil abinin güldüğüne şahit olmamıştım. Tuhaf bir melankolisi vardı. Gülme yetisini ameliyatla aldırmış, sarı dişlerini hazine gibi saklamaya ant içmişti. Diğer boynu bükük Anadolu erkekleri gibi, ruhunun kapılarını da kilitlemişti. Müşterilerine karşı nezaketi bile eğreti duruyordu. Sıkılmıştım bu durumdan. Kendimle iddiaya tutuştum bir gün, Halil abiyi güldürebilir miyim diye… Benim için çocuk oyuncağıydı; eski günlerimden kısa bir fragman sunmam kafiydi. İvedilikle planımı yaptım ve işimi şansa bırakmamak adına esprilerimi listeledim. Ertesi gün özgüven dolu halde girdim fırına.

“Günaydın abi. Nasılsın?” dedim.
“Hoş geldin. İyiyim, sen nasılsın?” dedi. Yüzü her zamanki gibi mahkeme duvarıydı.
“Ben de iyiyim. Sirke alacaktım da, kaç para acaba?” dedim. Sırıtıp duruyordum.
Halil abi şaşkına dönmüştü: “Ne sirkesi yavrum fırında ne gezer?”
“Abi suratın sirke satıyor ama,” dedim ve koyuverdim kahkahayı.

Halil abinin yüzü daha da asılınca, ardıma bakmadan uzaklaştım. Bir yerde hata yapmıştım. Acaba espri yeteneğim mi kaybolmuştu? Hayatın attığı Osmanlı tokatları, beyin hücrelerimi azaltmış olabilir miydi? Öğretmen olduğumdan beri ciddi ve sert görünmeyi tercih ediyordum. Mesleğimden haz duymuyordum belki de. Emeğimin karşılığını alabiliyor muydum? Hakikaten mutsuz muydum? O yüzden mi güldüremiyordum kimseyi? Ciddiyetim tercih olmaktan çıkıp, zarurete mi dönüşmüştü? Halil abiden hiç farkım yok muydu?

Zihnimi meşgul eden can sıkıcı sorularla tamamladım günü. Ertesi sabah fırına girdiğimde, moralim bir nebze düzelmişti. Kendimle tutuştuğum bahisten zaferle çıkmak istiyordum.

“Günaydın abi,” dedim.
“Hoş geldin,” dedi.
“İki poğaça, bir de simit alacağım.”
Halil abi, naylon eldivenini giyerken “Sen şu apartmanın dördüncü katında mı oturuyorsun?” diye sordu.
“Evet,” dedim.
“Haftalardır bu muhitte kiralık daire arıyorum. Orada perde göremeyince kapıcıya sordum, seni tarif etti,” dedi.
“Yeni taşındım,” dedim: “Tek başıma yaşadığımdan çoğu odada perde yok.”
“Sen tutmasan ben tutacaktım,” dedi.
“İstersen hemen boşaltırım. Çılgınlık yapma abi. O poğaçaları sakince yere bırak,” dedim ve kahkahayı patlattım. Bu sefer olacak, göster o dişlerini, haydi!

Halil abinin yüzünde hiçbir kas hareketi olmadı. “Sabri Bey ne yapıyorsunuz?” dercesine, boş gözlerle baktı bana. Sırf nezaketinden, olgunluğundan, belki de düzenli müşteri olmamdan ötürü sabrediyordu. Poşeti uzattı, “iki yirmi beş,” deyip bulmacasına gömüldü. Bozuklukları cam masaya bıraktım ve seri adımlarla fırını terk ettim.

Aradan iki hafta geçtiğinde, bahsi kaybettiğimi kabullenmiştim. O sabah güç bela yataktan kalkıp televizyonu açtım. Şubat ayındaydık ve yoğun kar yağışı yüzünden okullar tatil edilmişti. Hava eksi bilmem kaç dereceydi. Karnım açlıktan guruldayınca, montumu ve beremi giyerek fırına seğirttim. “Hayırlı işler abi, iki ekmek,” dedim.

Halil abi soğuktan titriyordu!

“Abi sobayı niye yakmıyorsun?” diye sordum.
“Elektrik faturası dört yüz lira geldi, zaten işler kesat; arka tarafa geçip ısınıyorum arada,” dedi.
“Anladım abi,” dedim ve ciddiyetimi bozmadan oradan ayrıldım.

Bir hafta sonra Halil abi iflas etti. Mahalleliye hoşça kal demeden, dükkanı kapatıp sırra kadem bastı. Bense poğaça almak için yarım kilometre uzaktaki alışveriş merkezine yürümek zorundaydım artık.

Ne kadar uğraşsam da, Halil abiyi güldüremedim. Bir müddet sonra yetişkinlerin dünyayı komik bulmadıklarını ve arzu etseler bile gülemediklerini fark ettim. Sorun benim çürümüş mizah anlayışımda değildi.

Ayda on beş bin kazanan politikacılardan biri; şiddet gören, tacize uğrayan, iş bulamayan, ömrü boyunca erkeklerin pisliğini temizleyen Türk kadınını “ulu orta kahkaha atmayın,” diye uyarmıştı. Oysa kahkaha, dünyanın en güzel melodisiydi! Kır saçlı politikacı şunun farkında değildi: Kahkaha atan birini susturmak, nesli tükenmekte olan bir hayvanı tekmelemekle eşdeğerdi.

Ne zaman esprisine gülünmeyen birini görsem, kanım kaynar. Çünkü o, en azından denemiştir. Espri yapmayı denemek, en az kalp atışı kadar yaşam belirtisidir. Uygun anı yakalayamayıp rezil olanlar için bile.

Eskiden komik biriydim. Özellikle dostlarımla birlikteyken, hele de güzel kızlar varsa, yağdırırdım esprileri masaya. Yaşam kaygılarımız, gelecek korkularımız daha azdı o zamanlar. Ve gülmek için internete değil, sadece birbirimize ihtiyacımız vardı. O günlerden geriye hatıralar kaldı yadigar.

İnsanları anlayamamak üzerine