Toplum Olarak Artık Çok Daha Unutkanız

Ülke olarak yaşadığımız felaketlerden biri de şüphesiz 2014 yılında Soma’da 301 işçimizi kaybettiğimiz o acı günlerdi. Hepimiz televizyonun başında sonunun kötü olduğunu bile bile umutla, işçilerimizin sağ olarak çıkarılması için dua ettik. Günler geçti ve geçti...

beyin olarak unutmak unutkanlık

Hala ulaşılamamış olanlardan bir mucize bekledik. Ama mucizeler hayatta pek de fazla değildi ve yineliyorum 301 maden  işçimizi maalesef sonsuz yolculuklarına uğurladık. Ardından Ermenek’de 18 işçimiz göçük altında hayatını kaybetti. Birini kabullenemeden başka bir faciayla karşı karşıya kaldık. Bundan sonra yapılacak olan sınırlı şey vardı. Aileleri, çocukları için elimizden gelen ne varsa yapmaya çalıştık. Ama geç kalınmış bir çabaydı bu. Babasını aniden kaybeden onlarca çocuğun gözlerinden okunuyordu. Ölüm acısını yaşarken onu oyalaması için gönderilen oyuncakları olmasaydı da akşam eve geldiğinde babasıyla oynasaydı. Hemen ardından gelen bayramda yeni kıyafetleri bile olmasaydı ama o bayram ve bundan sonra görecekleri her bayram, o çocuklara evde kocaman bir eksiklikle yaşatılmasaydı. O çocukların ilerde soracakları; “Babam ne için öldü?” sorusuna verecek cevabı olan var mı?

Geçen günlerde televizyonda izlediğim bir haber sonrasında bunları yazmak için içimde dayanılmaz bir istek hissettim. Ankara’da bir inşaatın temeli atılırken, 65 yaşındaki bir işçi göçük altında kalıyor. Ve ambulansa bindirilirken sağlık personeli bayan çamurlu çizmelerinin çıkarılmasını istiyor. Çizmeler özellikle oradaki polislerin itirazı neticesinde çıkarılmıyor. Ve polisler, sağlıkçı olan kadına adeta işini öğretip, ayağının kırık olabileceğini söylüyorlar. Ve bu kadının, hayat kurtarıcı nitelikte olacak bu müdahalesini yapamamasının ardından işçimiz hayatını kaybediyor. Yine o işçimizle birlikte insanlık da ölüyor. Öldürülen kadınlarımızda olduğu gibi, canı aldığı paradan daha ucuz sayılarak çalıştırılan herkes gibi…

Bir çoğunuzun aklına Soma’da yaşanan buna benzer bir olay gelmiştir. Orada da işçimiz soruyordu.

“Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin.” diye.

Ve bunu izlediğimiz de onun yaşadığı bu felaketten sonra nasıl bu kadar duyarlı olabildiğine şaşırıp gözyaşlarımızı tutamamıştık. Duyarlı demek istediğim için bu kelimeyi kullandım. Ama belki de onun da aklından çamurlu çizmelerinin sedyeyi kirletmesinin, Ankara’da yaşanan olayda olduğu gibi canından daha önemli olabileceğini düşünmesiydi. Bunun ona bizler tarafından hissettirilmiş olması… Yazık. Söylenecek onca söz, yaptığımız o kadar çok hata var ki.

İnsanın en önemli özelliklerinden biri “unutabiliyor” olmasıdır. Hatta unutmak, adeta bir savunma mekanizmasıdır.

Ömür boyu kendimizi acı olaylara kanalize ederek yaşayamayız. Ve sağlıklı ruh haline sahip biriysek eninde sonunda unutacağız. Ama hayatta deneyimlediğimiz her olay bize bir yol göstericidir. Yanlışlarımızı görebilmemizi sağlar, tabi görebiliyorsak. Kendimizi sorgulamamızı, eleştirmemizi sağlar, becerebiliyorsak. Yaşananları unuturken, yok sayamayız. Bir çoğumuz kadere inanırız. Ama yaşadığımız her şeyi de kadere bağlayamayız. İnsan olarak öncelikle kendi hayatımızda en büyük irade sahibi biziz. Başkalarına bakmadan ve “kader” demeden önce kendimizi eleştirmeliyiz… Toplum olarak öz eleştiri yapabiliyor olsaydık bir çok şey şuan farklı olurdu. Yok saymıyor olsaydık o çamurlu çizmeleri sedye üstünde tekrar görmek bize acılarımızı hatırlatır ve farklı davranmaya iterdi. Ve insanı, sadece insan olduğu için değerli kılabilseydik, canı parayla ölçülebilen hiç kimse göremezdik.

Bu millete nerede ve nasıl olursa olsun emek verilirken çamurlanan o iki çizmeye, o kadar saygı duyulacak ki…

Ne zaman mı?

İnsanlığımızı hatırladığımız zaman…