Aret Vartanyan ile Yaşam Atölyesi

Aret Vartanyan, kurucusu olduğu Yaşam Atölyesi ve yazarlık kimliği ile bir yüreğin korkusuzca ve özveriyle paylaşıldığında nasıl bir kelebek etkisine dönüştüğünü gösteriyor. Değerli çalışmalarıyla bizleri ışıklandırmaya devam ediyor. Bu ay İndigo Dergisi’nin konuğuydu.

aret vartanyan röportaj söyleşi indigo dergisi indigodergisi

Bundan dört yıl önce Aret Vartanyan hafta içi her gün biraz geç saatlerde yayınlanan Saba Tümer‘in “Bu Gece” adlı programına çıktığında yeni çıkan kitabı Bin Yüz Bir İnsan’ı ve Yaşam Atölyesi’ni anlatırken kişisel dönüşümle ilgili söyledikleri ilk defa televizyona çıkmış birçok kişiye göre sahici ve farklı gelmişti.

Kolay ikna olmam, hele ki kişisel gelişimle ilgili konularda ama onun konuşmalarını gayet derin ve bilgili bulmuştum. O sıralar İstanbul’a yeni yerleştiğim zamanlardı, bu konular ise uzun zamandır ilgilendiğim konulardı, üstüne yeni bilgiler eklemek ve artık bu alanla ilgili bir şeyler yapmak istiyordum ama sertifika almak için ne kadar araştırma yaptıysam da hiçbiri içime sinmemişti. Eğitim öncesinde Yaşam Atölyesi‘nin düzenlemiş olduğu tanışma toplantısına katıldıktan sonra bu kararıma artık kesinkes karar vermiştim, benim için en doğru adres burasıydı. O sıralar Cihangir’de bir film yapımda çalışıyordum ve kurs saatleri hemen hemen mesaimin bitişine denk geldiği için çıkar çıkmaz koşturarak Beyoğlu’na geçiyor, Yaşamın Atölyesi’ne akıyordum. O atölyenin çok değerli kurucusu olan sevgili Aret Vartanyan, bir yüreğin korkusuzca ve özveriyle paylaşıldığında nasıl bir kelebek etkisine dönüştüğünü çok değerli çalışmalarıyla bugüne kadar bizlere göstermiş ve hiç dur durak bilmeksizin üreterek bizleri ışıklandırmaya devam ediyor.

Sizler için yeni çıkan kitabı Gitme Zamanı‘nı konuşmak üzere Yaşam Atölyesi’nin şimdiki yeri olan Mısır Apartmanı’nda buluştuk. Ben kitabı çok severek okudum ve size de içinden en özet soruları sordum. Umarım beğenirsiniz… Şimdi Gitme Zamanı…

Röportaj | Aret Vartanyan

İnanılmaz bir kitap yazmışsınız. “Gitme Zamanı”nı okurken her bir yeni sayfaya geçişimde biteceği için üzülerek olabildiğince yavaş ve içselleştirmeye çalışarak okudum. Schrödinger’ in kedisinden paralel zamanlara, insan yaşamından tekamüle uzanan sancılı ilişkilere ve toplumsal kaoslara kadar bir sürükleyici bilmece gibiydi. Hayatın görünen ve görünmeyen her rengine dokunmuşsunuz. Sizi böyle bir kitap yazmaya iten neydi?

Aret Vartanyan: Zamanı gelmişti, benim için de kendi hayatımda da gitme zamanıydı, kendi dönüşümümde de. Yıllardır yapmış olduğum çalışmaların, kendi biriktirdiklerimin bende yarattığı aslında kendi iç dünyamı dışarıya açmış oldum.  Bu da benim hayatım, ben de sonuçta hem batın, hem zahiri birlikte yaşıyorum. Zahir tarafta günlük hayatımda yaşadıklarım, beslendiklerim, tanık olduğum olaylar, insanların hikayeleri. Batın tarafında da benim kendi yaptığım araştırmalar, çalışmalar, kafa yorduğum şeyler ve aslında ben kendi iç dünyamı dışarıya açmış oldum. Benim dünyamda zaten hayatın içerisindeki batın ile zahir bir arada, hatta o batın bölümünde dozajı yavaş yavaş yükselteceğiz bir sonraki kitabın devamında. O yüzden kaçınılmaz olarak eğer iyi diyorsan bu tabloya, paylaştığımda sansürsüz bir şekilde kendi iç dünyamı açarak aslında bu ortaya çıktı.

Ben bayıldım valla kitabınıza. Benim bakış açımdan görünen ve görünmeyen birbiriyle bütünleşerek yalın bir şekilde yazıya akmış ve içinde geçen batıni temalar yormadan zahir tarafıyla birlikte okuyucuya bırakılmış.

Aret Vartanyan: Bence zaten okurun tepkisi de onu gösteriyor. Çünkü 7 Mayıs’ ta çıktı kitap, hala listede ve bu ay bir şey oldu, tekrardan tırmanışa geçti yukarıya doğru, o da şu şeyden dolayı kaynaklanıyor, okuyan öneriyor, okuyan öneriyor. Paylaşımlar, fotoğraflar… 9800 fotoğraf gelmiş yarışmaya ve bu seri bittiğinde daha önce hiç yapılmamış olan bugüne kadarki en büyük kitabın fotoğraf sergisi olacak ve insanların kendi çektikleriyle paylaşılmış olacak.

Peki insan güvendiği limanları pek bırakmak istemiyor ya hani siz de kitapta güvendiğimiz limanları bırakmaktan çokça bahsetmişsiniz. Peki sizce zamanı da ele aldığımızda kitabın da adından yola çıkarak, zaman nedir? Zaman, insan hayatında nasıl bir süreçtir?

Aret Vartanyan: Bir kere bu güvendiğimiz limanları bırakmak şu noktada önemli, biz vazgeçmeyi bilmiyoruz ama bazen o güvenli limanı terk etmemek için seni yok eden, seni tüketen, seni kendinden uzaklaştıran konfor alanında kalmaya çalışıyorsun. O yüzden vazgeçmeyi bilmek zorundasın. Her şey bir arada olmuyor. Bu bence öğrenmemiz gereken bir şey. Benim için zaman her şeyin fonu. Zaman herkesten ayrı bir şey değil, biz zamanın dışında hareket etmiyoruz ki son zamanlarda birçok kitap olsun, belgesel olsun, diziler olsun “fringe” gibi bunu anlatmaya çalışıyor aslında. Zaman her şeyin fonudur ve geçmiş, gelecek diye de bir şey yok. Her şey dikey olarak yaşanıyor ve şu an burada her şey. Biz bunu idrak edemediğimiz için sanki hep yatay giden bir şey varmış gibi zannediyoruz ve yeni bir gün, yeni bir yıl, öyle bir şey yok. Her şey şu an burada ve her şeyin kaynağı zaman, çünkü zaman bir enerji. Saatler, günler, aylar zamanı anlatmaya yetmez. Zamanın kendisi de o değil zaten. Zaman, mekanla boşluğun toplamı. O noktada baktığın zamanda aslında belki de en önemli zemin, bütün yaşamın o zaman dediğimiz kavram, bu bir boşluk diyebilirsin, buna zemin diyebilirsin ama her şeyin fonunda olan, biz onun içinde hareket ediyoruz şu anda. Eğilebilen, bükülebilen, kırılabilen, şimdi biliyorsun onun üzerine de çalışılıyor. Fiziğin de bence pik yapacak noktası zamanın daha çok algılanmaya başlanması, daha çok anlaşılır olması. Zamanda yolculuk falan mucizevi şeyler değil mesela, aslında dikey olanda hareket edebilirim çünkü.

Peki çoğu insan aslında bu kitapta biraz da bunu mu algılayacak? Yani zamanda kendi zincirlerini kırabilmeyi ve asıl her şeyin kendinde bittiğini?

Aret Vartanyan: Sadece zamanla değil, bence kitabın içerisindeki batın bölümündeki bütün başlıklarda zaten bizim sorgulamamız gereken alanlar, dolayısıyla “zaman” bunlardan bir tanesi. Benim buradaki hedefim, bireyin ilk önce o batının farkına varması, yani görünmeyenin farkına varması.  Arkasından da kendi hayatında seçimlerinin, kendi hayatındaki yolculuğunun aslında günlük hayatın getirdiklerinin çok da önemli olmadığını, değiştirme gücünün bende olduğunu, her şeyi benim yönetebildiğimi; oradan da enel hak kavramına geçeriz, bunları sorgulatmaya başlamak ki batın’ ın derinliği her geçen kitapta daha çok artacak.

Peki bu ara süratle teknolojinin de sayesinde hızla yayılan ruhsal farkındalık, ezoterizm, semboller, rüyalar gibi inanılmaz bir bilinç sıçraması içindeyiz. Özellikle de bilgi anlamında o kadar çok fazladan bilgiyle karşılaşıyoruz ki insanı yoran. Çoğu kişi anlıyor, anlamıyor… Peki sizce bu teknolojinin içinde, hani aslında acayip bir yaşam ritmi de var, hız da var dışarıda ama bir o kadar da bu hıza rağmen bu konulara merak var. Bu merakın böyle bir tempo içinde yükselerek yeni bir trend olmasını neye bağlıyorsunuz?

Aret Vartanyan: Bir gerçeklik var, bir sahtelik var yine. Gerçeklik şu, insan evrimi devam ediyor ve o 21 Aralık’ tan sonra zaten düşününce farklı bir boyuta geçtik. Yani indigo çocuklar, kristal çocuklar diye onlara geliyoruz şimdi. Kristal çocuklar dönemi, algıları çok daha fazla, zekaları çok daha fazla yani insanlığın evriminin bizi getirdiği bir nokta var zaten. Bunu artık sorgulamaya başlamak ki biz mesela piramitleri çözmeye çalışıyoruz ve şu anki kapasitemizle çözemeyiz veya Atlantis, Mu yani bunları biz hala bugünkü elimizdeki bilgilerle çözmeye çalışıyoruz, çözemeyiz. Çünkü biz onların geldiği level’ ın altındayız şu anda, seviyenin altındayız. Dolayısıyla bu evrim devam ederken kaçınılmaz olarak çok soru görmeye devam edeceğiz, belki birkaç yüz yıl sonra belki birkaç on yıl sonra bilmiyorum, cep telefonunun ne kadar gereksiz bir şey olduğunu göreceğiz. Çünkü ihtiyacım yok iletişim kurmak için cep telefonuna. Bir de bunun trend olduğunu görüp bir sürü kuru bilgiyle insanlara bir şeyler satmaya çalışan bir gurup var, yani var olan bir şeyi ticaretleştirerek işte kendini sahte peygamber ilan edenden tut, mistik güçleri olduğunu insanlara inandırmaya çalışan, taklitlerle, stratejilerle hayatı anlatmaya çalışan, bu işin şey tarafı işte, o kuru kalabalık, kirli tarafı. Ama yine söylüyorum dışarıda bulabileceğim bir şey yok, içine döneceksin, dışarıdaki şeyler sadece anahtarın olabilir. Hiç kimse sana seni veremez. Gerçekliğini anlayacağın yer içerisi, çünkü evrenin tamamı bende var.

Bütün ezoterik uygulamalar, bütün yaklaşımlar, Bektaşilikten başlayarak istersen ezoterizmin bütün neresine gidersen git, şunu söylüyor sana, “Sen evrenin muhteşem bir parçasısın ve bütün şifreler sende var”. O yüzden de biz galiba tırnak içinde söylüyorum “Bir mastürbasyon yapıyoruz ve bu ben ya, evet ben düşünebiliyorum, evet evet artık hayatın anlamını çözeceğim, evet evet ya” bu değil ama! Bu bir süreç, bu bir uzun soluklu bir süreç ve gerçekten samimiyetle üzerine gitmemiz gereken bir süreç. Şehir hayatında yaşarken ne kadar bunu gerçekleştirebiliriz, ne kadar batına bakabiliriz? Benim demeye çalıştığım şey bu, ikisini birleştirebilmek, işte o yüzden zahir ve batın.  Çünkü bizler manastırlara kapanamayacağız, inzivaya çekilmeyeceğiz, çekilemeyeceğiz. Bizim artık hem genlerimize işlemiş kodlar yüzünden hem de günlük hayatın bir parçası olduğumuz için ama hem bunun farkında olup birtakım Matrix’te ihanet eden ekip üyesinin bonfile yerken senin gerçek olmadığını biliyorum ama tadını seviyorum demesi gibi bunun farkında olmak.

aret vartanyan

O zaman bağlanmamak yani tapmamak diyorsunuz?

Aret Vartanyan: Hiçbir şeye…

Biraz ilişkilere gelelim mi? Kitabında özellikle ilişkilerle ilgili dikkatimi çeken Selim’ in Burcu’ dan ayrıldıktan sonra yaşadığı duygusal çıkmazda yeni aşkı Zümrüt’ ü düşünürken bir gün onunla da zaman içinde Burcu’ yla olan ilişkimize dönmeyecek miyiz diye içsel bir sorgulamaya girmesiydi. Peki sizce ilişkilerde aşk bittiğinde kişilerin iki iyi dosta dönüşmesi de bir başarı değil mi?

Aret Vartanyan: Değil, eğer cinsellik yoksa değil. Ben dostumla ve arkadaşımla onu sürdürmek için sevgili hayatı yaşamama gerek yok, ilişki cinsellik olmadan yaşanmaz. Eğer yanındaki insanı arzulamıyorsan o ilişki bitmiştir, dost olmuşuzdur, başka bir şey olmuşuzdur, sevgi vardır falan ama evli kalmam için ya da sevgilim demem için yetmez. Cinsellikte mekanik olandan bahsetmiyorum, arzulamaktan bahsediyorum, içime çektiğimde yüreğimin çarpmasından bahsediyorum. Kendimizi kandırıyoruz, bu sadece kendini kandırmaktır, biz artık çok iyi dost olduk, öyle ilişki olmaz. Eğer sen yanındaki insanı arzulamıyorsan bitmiştir.

Ama zamanla heyecan ölmüyor mu?

Aret Vartanyan: Asla katılmıyorum, 90 yaşında bir çiftle tanıştım bu hafta sonu İzmir’ de, öpüşmelerini görmen lazımdı! Yani dudak dudağa geldikleri anı görmen lazımdı, ikisinin de gözlerinin içi pırıl pırıldı, aşk budur! Yani ben yanımdaki insanı arzulamıyorsam ben ona ilişki demem. Bir tutku yoksa, bir heyecan yoksa o ilişkiyi neden sürdürürüz? Dostumuzu kaybetmemek için, arkadaşımızı kaybetmemek için. Ben iki kere boşandım, ikisiyle de çok iyi arkadaşım, çok iyi dostum. Ama sonuçta Zümrüt lazım. Zümrüt yoksa ilişki yok ama bu bir tercih, herkes kendi tercihlerini yaşar, herkes kendi seçimlerini yaşar ama aşk dediğimizde tutkunun olmadığı bir aşk olamaz, ilahi aşk hariç, insandan insana olan aşktan bahsediyorum şu anda.

Peki ilahi aşk kurtarır mı burada durumu?

Aret Vartanyan: Hayır, ben ilahi aşkı sanal olanda da yaşarım. İlahi aşk için birine ihtiyacım yok, dostlarım var, arkadaşlarım var zaten. Şöyle kabul edelim, biz dostuz diyelim ama sevgilim demeyeyim. Zaten insanlara bak, dikkat et etrafına, mutsuz olmalarının nedeni o tutkuya sahip olmamaları zaten temelde. Çünkü hepimiz o heyecanı, o tutkuyu, yüreğimizin çarpmasını isteriz ve bitmiş bir ilişki insanı aşağıya çeker.

Tek eşlilik sizce niye bu kadar zor? Yani iki kişi birbirinde ruhsallığı bulduktan sonra başka bedenleri niye arasın?

Aret Vartanyan: Bulduktan sonra. Ben bulduklarına inanmıyorum ki yani birçok ilişki şu anda ilişki zannedilerek başlanıyor ama gerçekten sen bir insanla ilişkiye başladığında düşünmeden sadece hislerinle yaşayarak mı başlıyorsun? Yoksa şunları soruyor musun, yaşı benden büyük mü, küçük mü, ne iş yapıyor, düzgün çocuk mu, düzgün kadın mı, ailesi kim, neye inanıyor? Böyle aşk olmaz ki zaten, o yüzden ilişkiye biz düzgün başlıyor muyuz da sonra bitimini tartışıyoruz? Etrafına ilişkilere baktığında düşünmeden başlayan kaç ilişki var? Düşüncenin olduğu yerde mantık girer, mantığın olduğu yerde de aşk sekteye uğrar. Dolayısıyla bizim aşkım aşkım, canım canım, cicim cicim dediğimiz şeyler sanki daha çok kalıplara ve şablonlara uydurduğumuz şeyler, o yüzden tükenir de biter de ya da cinsel çekimi aşk zannediyoruz yani hormonların çalışmasını aşk zannediyoruz, o da bitebilir. Eğer sadece hormonların çalışmasıyla yan yana geliyorsak o da biter ama bunu toplumsal norma oturtmak için dışarıdan güzel göstermek için o cinselliği aşk zannediyor olabiliriz artık ki insanlar saklamıyorlar zaten evlenilecek adam arıyorum diyor tamam mı, yani ne demek evlenilecek adam? Yani sorumluluk sahibi, iyi para kazanan, evini döndürebilecek olan… Bu bir aşk değil, bu bir pazarlık ve ben bana o koşulları ve o standardı, toplumun çizdiği, dışarıdan gördüğümdeki işte bak sabah kahvaltıya hafta sonları her yerde çiftler var. Gerçekte ne kadar birbirlerinin gözlerine baktığında yüreği titriyor. Sembolik olarak görüntüye baktığında aileler… Ama ne kadarı sence gerçekten elini tuttuğunda yüreği cızır cızır titriyor.

Belki içleri geçmiştir çoğunun, belki de hayat meşgaleleriyle yaşamdan artık keyif almaz halde olduklarının bile farkında değillerdir çoğu, olamaz mı?

Aret Vartanyan: O başka bir şey ama sonuçta, orada olan şeyde yine ilişki yoka geliyorum ben yine.

El ele ilahi aşka yürümek gibi aslında en saf haliyle iki yüreğin koşulsuz birbiri için çarpması…

Aret Vartanyan: Yani bir başka beden aslında şeydir benim için; mutlak doğru yoktur dediğim için her şeyin başına benim içini koyuyorum özellikle altını çizerek. Ben beraber olduğum kadının yüreğine indiğimde, onun tenine dokunduğumda evrenin kaynağına gidiyorum diyorum. Çünkü birçok düşünürün söylediği gibi Osho’nun bunu daha şehir hayatına adapte ettiği gibi orada o kadına dokunman, erkeğe dokunman neyse oradaki o paylaşımı, aslında bir başka bedende, bir başka ruhla evrenin kaynağına doğru gitmemdir. Kitabın içinde İsis var tanrıça, benim beraber olduğum kadın benim tanrıçam ve bana en yakın ayna, en güzel ayna. Ben onun tenine dokunduğumda, onun kokusunu içine çektiğimde kayboluyorum. Tek eşliliğe gelince insan tek eşli bir varlık değildir, lakin gerçek bir ilişkiden bahsediyorsak aldatmanın a’ sı olmaz. Ben gerçekten aşık olduğum bir kadınla beraberken başka bir kadını görmem zaten göremem, aynı zamanda erkeği de göremezsin. Onlar sadece, üç milyar kadın, benim için yanımdaki sarıldığım kadındır.

Peki tutku bitiyor mu ki insanlar bir süre sonra bıkıyorlar birbirlerinden?

Aret Vartanyan: Bilmem, bittiği zaman bitebilir, bitmeyecek diye bir garantisi yok. Yani şu anda ben de ilişkimi yaşarken bitecek diye yaşamıyorum ama bitedebilir ama ben onu düşünmüyorum. Şu anda ne hissettiğime, şu anda sarıldığıma bakıyorum. Şuna da katılmıyorum, ekonomik sorunlarımız var, ev aldık, onun taksitleri var, birlikte ödüyoruz, çocuk var vs. bu da o şeylere haksızlık, hem kendimize hem nesneye hem o dünyaya getirdiğimiz varlıklara haksızlık. Onları sorumlu tutup bir ilişkiyi sürdürmek de yorucu. Mesela bana diyorlar ki bakalım daha sorumlulukların var, ben daha otuz yedi yaşındayım. Hayatta neyi, nasıl istediğimi çok iyi biliyorum. Ne olursa olsun ben bunu hissetmediğim bir kadınla beraber olmayacağım, eğer bir kadını aldatıyorsam da aldattığım kadınla olmayacağım. Eğer aldatıyorsam ben o kişiyi, onla beraber olmam, olmamalıyım.

Peki tekrar kitaba gelelim. Zümrüt’le Bengü’yü düşündüğümüzde ikisi de aynı yaşlarda olmalarına rağmen Zümrüt’ ün ne kadar olgun olduğunu görüyoruz, daha yirmili yaşlarında olmasına rağmen maddeden manaya geçebilmeyi çabuk başarmış olgun bir kız. Onun tam aksine ev arkadaşı Bengü ise daha dünyevi şeylerle, an’ da sadece o anki keyfine göre hareket eden, dünyevi şeylerle ruhsallığa sorgusuz sualsiz bir merak duymaksızın maddi şeylerle mutlu olmaya çalışan ve tek mutluluğun dünyevi hayatta güçlü olmaktan geçtiğine inanan, canını dişine takmış, özsaygı, vicdan, manevi değerler gibi kavramlara uzak bir kız. Aynı evde yaşayan ve birbirinin en iyi arkadaşı olan bu iki zıt karakteri biraz da sizden dinleyebilir miyiz?

aret vartanyan gitme zamanı kitapAret Vartanyan: Bengü çok kaba, çok etrafında görebileceğin bir profil, gerçek bir karakter. Zümrüt ise dünyevi şeyleri hiç umursamıyor. Bengü’ nün hırsları var, Bengü’nün başarılı olma hırsı var, Bengü’nün kendini ispatlama arayışı var ama Zümrüt’ün öyle bir şeye ihtiyacı yok, olduğu gibi kendinde yaşıyor zaten. Selim’in ona aşık olmasında da bu çok önemli bir etken zaten, çünkü Selim de gerçeğe dönüyor, Selim de dönüşümünü sürdürüyor, Selim de çünkü hayatında hep o mücadelesini vermiş biri. O sahteyle gerçek arasında, batın’la zahir arasında gidip gelmiş. Bir de Zümrüt niye öyle, Bengü niye öyle? Yani biri niye öyle, biri niye böyle? Çünkü birincisi aile yapıları var, üflenmiş bir doğuştan gelen bir şey var. Hepimiz aynı enerjide doğmuyoruz, hepimiz aynı frekansta doğmuyoruz ama bir gerçek var orada çoğumuz ailede aradıklarımızı bulamadığımız için çocukluktan itibaren sevilmek için değerli olmak için hep bir şeyler yapmak zorunda hissettiğimiz için ve sana da eğer bunu medya, toplum biriyle beraber yatarsan kısa yoldan zengin olursun, iyi koca bulursan yükselirsin, iyi bir araban yoksa iyi bir kadın ve başarılı biri değilsin diye dayatırsa güçlü kadın olmayı, para sahibi, statü sahibi olmayı, sana işte yükselmiş biri olarak anlatırsa, o zaman işte birçok Bengü’ nün tek amacı o matrix’ in içinde çırpına çırpına tutunmak olur ama Zümrüt onu çoktan aşmış. Çünkü Zümrüt’ün hiç onunla işi olmamış. Bu belki dediğim gibi çocukluğunda ailesi, dedesi, işte o Zümrüd’ü Anka’yı çizerken Zümrüt’le paylaştıkları vs. olabilir ama zaten orada anlatmak istediğim şey o. Bengü zaten hiçbir zaman mutlu olamayacak, mutlu olduğunu sanacak milyonlarca insan gibi.

Çok mu zor peki bu matrix’ ten çıkmak?

Aret Vartanyan: İşte onun farkına varmak ve uzun bir yolculuğa çıkmak oluyor o işte. Bengü karakterini ele alacak olursak çok zorlukları var, işte tacize uğramış falan böyle bir örnek yani. O yüzden Bengü’ nün hayatı hiç kolay değil, Bengü yargılayacağımız biri değil, anlamaya çalışacağımız bir karakter. Onu anlamaya çalıştığın zaman da Bengü hayatın getirdiği ve kendi hayatında aslında onun hayatına da Selim girdiği için o yazışmalar bile Bengü’yü tetikliyor, Bengü’ye bir şeyleri sorgulattırmış oluyor, Zümrüt de keza ona bir şeyleri sorgulattırıyor, tetikliyor. Ama maalesef sokağa çıktığımız zaman medyası, basını, filmleri, sineması hep sana bu dünyada başarılı olmayı pompalıyor ve olduğun gibi değil, hep bir şeylere benzeyerek, hep bir şeyleri hayatına geçirerek, hep kurallara, kalıplara uyarak bunu yapmak zorunda hissettiriyor. O yüzden mutsuzluk baki.

Keşke Selim’ler’in, Zümrüt’lerin sayısı çok daha fazla olsa ve birbirimizi iyiye, güzele doğru yönlendirmekte daha etkili olabilsek ama ne yazık ki sayıları çok az. Siz de o azınlığın içindesiniz bence insanlara güzel ve etkili bir çağrınız var.

Aret Vartanyan: Aslında az değilim. Mesela birçok Bengü’den Zümrüt’ü çıkartabilirsin eğer Selimsen ya da Selim’den de çıkartabilirsin eğer sen Zümrütsen, birçok Selim çıkartırsın. Aslında birçok insana baktığın zaman onun kalıbının, onun etiketlerinin arkasını görebilirsen o her insanın içinde var. Her insanın içinde Zümrüt de var, Selim de var, Bengü de var. Hangisine yatırım yapıldığı, hangisine teklendiği önemli. Yani mesela çok duyduğum şey, etrafta adam yok, etrafta kadın yok,  yoo dolu. Hayatına giren her insanı sen seçiyorsun ve hayatına giren her insan senin yansıman. Sen eğer Bengü gibi karakterde biriyle berabersen aynı frekanstasın. Zümrüt’ ün frekansına döndüğünde Zümrüt girecek hayatına. Kendini sorumlu tut hayatına giren insanlarda, karşındaki insanları sorumlu tutma. Eğer sürekli seni aldatan biri geliyorsa bu karşındakinin sorumluluğu değil, senin sorumluluğun, onu hayatına alan sensin.

Hepimiz yaratıcının bir isim ve sıfatı olarak geliyoruz dünyaya. Bize verilen yetenekleri keşfedip kendimizi gerçekleştirmemizin yaşam amacı olarak bize verilmiş en güzel sorumluluk olduğunu düşünüyorum fakat bu o kadar kolay bir yol değil. Sizin de kitapta bahsettiğiniz gibi insanın kendini gerçekleştirmesi ve tekamülünü tamamlamayı seçmesi için bu farkındalığı yaratacak ilk kıvılcım nerede başlıyor? Yani kişinin kendini gerçekleştirmesi için ilk ne yapması gerekiyor?

Aret Vartanyan: Şu an ben de böyle yaşamak istiyorum derse, nereden başlamalıyım derse diyeceğim şey şu olur; ilk önce bugün yapmak istediklerini yap. Ne isen o’sun. Yani atıyorum ailenden ayrı yaşamak istiyorsan ayrı yaşamaya başla hemen yarın sabah. Çünkü onu yapmadığın sürece ki en basit şeylerden biri ama ben yirmili yaşlarına gelmiş her gencin bir an önce ailesinden ayrılıp yalnız yaşaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta mümkünse başka bir ülkede birkaç sene, kendiyle bir kalması, kendi sınırlarını görmesi, konfor alanını bir terk etmesi, ona biçilmiş şablonlardan biraz uzakta kalması ama yine söylüyorum kilit sözcük ben şu anda gerçekten ne yapmak istiyorum? Onu yapmaya başlayarak aslında senin sorduğun daha ulvi yolun ilk adımı, onu yapabilen adam zaten kendini gerçekleştirmeye doğru gider. Ben kişisel gelişimi de ona benzetiyorum, şöyle benzetiyorum. Şimdi kişisel gelişim, kişisel gelişim diyorlar da iyi de zemin sağlam olmazsa bir anlamı yok. Bunun şöyle güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum, ben gömleğin altındaki ilk düğmeyi yanlış iliklersem üstündeki düğmeleri iliklemenin bir anlamı yok. Yanlış üzerine çarpık bir şey çıkıyor ortaya. Önce ilk düğmeyi doğru iliklemem lazım. O yüzden kendimi tanımam lazım ve bu yarın sabah olmayacak, bu bir kursla olmayacak, bu bir kitapla olmayacak, bu son nefese kadar devam edecek. Ben de ermedim, ben de olmuş değilim, ben de guru değilim. Benim bir tane hayalim var, insanların mutlu olması ve kendileri gibi yaşaması. Ben de bunu kendimden paylaşıyorum, yaşamadığım bir şeyi paylaşamam, deneyimlemediğim bir şeyi paylaşamam. Çıkıp da ağdalı ağdalı büyük büyük laflar yapamam. Ben sadece aslında kendi yaşamını paylaşmayı seçen birisiyim şu anda ve bana göre de ilk adım şu anda yapmak istediklerimi yapmakla başlıyor.

Bir toplumda yaşıyoruz, kolektif kaoslar, olaylar onlara da değinmişsiniz kitabınızda. Bir kişinin düzelmesi bile kanser hücreleriyle ilgili buna çok güzel örnek vermişsiniz. Hani bir hücrenin bozulması tüm hücreleri bozarken bir hücrenin sağlıklı hale gelmesi diğer hücrelere de etki ediyor demişsiniz. Peki sizce kolektif bilinçte bu etki tepki meselesinde bize düşenin ne kadarını gerçekleştirmekteyiz?

Aret Vartanyan: Sen kendi hayatını düzeltmişsen toplumu düzeltmişsindir zaten. Sen kendi içindeki hayatı hayata geçirebiliyorsan, yüreğindekileri gerçek kılabiliyorsan zaten yapman gerekeni yaptın. Toplum aynı zamanda bir canavardır çünkü ve toplumda çoğunluğun koyduğu kurallar kuralları belirler. Dolayısıyla o çoğunluk, insanı yok eden çoğunluk da olabilir ve direnmek yerine, savaşmak yerine, benim ilk önce dediğim şey şu, mesela huzur istiyorum, huzur veriyor muyum insanlara? Büyük aşk, büyük tutku istiyorum, ben tutkuyla yaklaşıyor muyum insanlara? Ben bir şey istiyorum, bende var mı o? Aynı şekilde toplumu suçluyorum, insanlara bir şeyler diyorum ama ben ne yapıyorum? Ben bugün birkaç kişiye dokunabildim mi? Ben bir insanın hayatında bir şeyi değiştirebildim mi? Ben gerçekten insanları önyargısız görebiliyor muyum? Ben gerçekten düşmanım dediğime sarılabiliyor muyum? Galatasaray, televizyonlarda yaşanan günlük olay benim için tiyatro ve eğer bugün toplumsal bazdan konuşacak olursak da böyle bir eğitim sisteminin, böyle bir toplumsal düzenin içinde yetişen insanlar ancak savaşır, ancak kavga eder. Dolayısıyla ilk önce bireyin kendini sevmesi, değerli olduğunu hissetmesi, gerçekten kendi yeteneklerine uygun çocukluktan başlayan bir hayatı olduğunda savaşmaz yani şimdi coğrafi kişilik diyoruz ama ülke olarak baktığımızda git bakalım Kanada’yla bir kıyasla, İsviçre’yle bir kıyasla, bunun sadece sosyo ekonomik durumla bir ilgisi yok.  Bu eğitim sistemi devam ettiği sürece hiçbir şey düzelmeyecek. Çocukları biz böyle piyon gibi kullandığımız sürece, not canavarı olarak yetiştirdiğimiz sürece hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü biz insana çocukluktan itibaren o yavruya başarıyı sadece zengin olursan, unvan sahibi olursan dediğimiz sürece daha çok canlı bombalar üretiriz, daha çok silah üretiriz, daha çok günümüzü öldürürüz. Ama ben kendi ışığımı paylaşmaya devam edersem ben zaten en büyük düzeltmeyi yani o kanser hücresini düzeltmiş oluyorum zaten.

Aret Vartanyan’a sevgi dolu eşsiz sohbeti için sonsuz teşekkür ederiz…

Yaşam Atölyesi hakkında detaylı bilgi için tıklayınız