Kendini Bilen İnsan (2)

Türk insanı mutsuz, umutsuz, amaçsız, güvensiz, aceleci, üretmeyen, kopyala-yapıştır yaşamaktan yorgun…

insan

‘Bilin ki ne için üzüntü, sıkıntı yaşıyorsanız, sizdeki eksiklikten, tamamlanmamışlıktandır. Dramlara kapılmak, kendi gücünüzü elinize alamamaktır. Siz olan yaratıcının gücünü…’ diyerek bitirmiştim önceki yazımı…

Ülkemizde yaşanan kaos, patlayan bombalar; masum insanların ölümleri, birbiri ardınca yaşanan tecavüzler; çocuk yaşta evlendirilen kurban edilen gencecik kızlar, politikanın kirli oyunları, önüne geçilemeyen trafik terörü, okuyup araştırmadan karar mercii olan asan kesen bilirkişi; bilinçsiz okuyucu, yanlı medya, din tellallığıyla halkı dinin ötesine iten zaten okuryazar olmayan halkını, kulaktan dolma yalan yanlış bilgiyle donatan din tacirleri, sevgisiz iletişim ve ilişkiler, mutsuz Türk insanı; insana ‘cehennemde miyim?’ dedirten bitmek bilmeyen sorunlu gündem; sabah uyanınca; ‘bugün acaba ne oldu?’ düşüncesiyle önce her türlü koldan haber alma paniğine, gün içinde acaba nerede ne gibi sorunla karşılaşabilirim paniğine, bir anlık sevinci bile kendimize hor görme durumuna yol açarken, uyumadan önce de; ‘bu yaşananlar gerçek olabilir mi?’ bu kadarı da olur mu dedirten cinsten. Türk insanı mutsuz, umutsuz, acı çekiyor, güvende hissetmiyor kendini ve belki kanıksadı farkında bile değil. Alışmayalım, tüm bu yaşananlar insanın hak ettikleri midir sorgulayalım; ancak bilincimizi yükselttikçe yaşam yaşanır olacak…

İnsan olmak daha bir önemli bu günlerde…

İnsan acı çekmek ve tekamül

Acı çekeriz bazen çeşitli sebeplerle;  ‘İçimiz yanıyor’ deriz ya… Bazen yanmak iyidir… İçselleşecek olursak üzerimize yapışan tüm tortularımızı acılar yaşayarak temizliyoruz. Yanan ne? Benliğimiz; Biz olmayan yanımız…

Bırakalım yansın öyleyse. Bırakmayı öğrenelim. Mücadele etmeyi bırakalım; mücadelede sen ve ben var, başkaları var, o var. Mücadele, başkalarına veya kendimize karşı olmak; Sevgide mücadele yok ki…

Hayatımızda ne kadar mutlu, huzurlu, başarılı, sevgi dolu yaşayacağımızı seçimlerimiz belirler. Sevgiyi seçebiliriz. Sevginin yolunda mücadele yoktur; bırakma vardır, özgürlük vardır. Bırakmayı öğrenmeye başlayın. ‘Neyi bırakacağım? Nasıl bırakacağım?’ sorusunu sorun kendinize.

Fiziksel olarak bırakabilirsiniz.

Duygusal olarak bırakabilirsiniz.

Zihinsel olarak bırakabilirsiniz.

Bırakmayı öğrendikçe, yaşamınız hiç olmadığı kadar özgürleşecek, aşağıdaki tüm negatif hallerden özgür bir yaşamı yaşıyor olacaksınız…

Bazı kişiler negatiften, acıdan besleniyorlar. Sürekli dram yaşıyorlar. Üretilmiş acı dolu sohbetlerden kaçının. Yaşamınızdaki kişiler eğer sizin zamanınızı, isteğinizi önemsemiyorlarsa ilişkilerinizi bir kez daha düşünün. Sürekli veren durumuna gelip, bir kez vermediğinizde ne oluyor gözlemleyin.

Çabuk tüketiyoruz

Bizler her şeyi çabuk tüketiyoruz. Tüm bu iletişim araçlarına rağmen gerçek bir iletişememe durumu var. Sosyal medya; ‘hayır ben çok dikkatli kullanıyorum’ diyenlerimizde bile yaşantımızın önemli bir parçası haline geldi. Arkadaş, eş, sevgili, dost sosyal medyadan ediniliyor. Arkadaş, sevgili buradan haberleşiyor, birbirini değerlendiriyor.

Bazen düşünüyorum; aynı şehirde yaşadığımız, sokakta gördüğümüz biri bize ne kadar ulaşabilir? Aynı kişiyi her gün karşılaşıp görsek bile en fazla günaydınlaşır, selamlaşabiliriz öyle değil mi? Ama yaşamımıza almayız. Bu çok önemli! Fakat herkes herkese arkadaşlık isteği iletiyor, tanımadığımız pek çok kişi, sosyal medya profillerimize dahil olmak istiyor. Belki ilk kullandığımız yıllarda daha bir açıktık bu yeni paylaşım kanallarına. Ancak artık iş çığrından çıkmış durumda, bu yüzden daha dikkatli, özenli olmalı; herbirini ne amaçla, nasıl kullandığımız önemli. Özel alanımızı nasıl koruduğumıuzu, ne için kullandığımızı saptamalı ve bu yönde kullanmalı. Yoksa bir süre sonra değer yargılarımızda sarsıntılar olmaya başlar.

Günümüzde insan

Sosyal medyada bir dolu paylaşımlar yapıyoruz. Güzel, özlü sözler, şiirler ve benzeri… Paylaşımlarımızın manasına inmek aslolan, gerçekte tüm bu paylaştıklarımızı ne kadar içselleştirebiliyoruz?

İnsanın içi boşalırsa, kendi değer yargılarını oturtamazsa, hep dışarıdan bir destek, mesaj bekler hale gelir.

Dışımızı süslüyoruz da içimizi ne kadar süsleyebiliyoruz acaba?

Kendi kişisel gelişimimizi oluşturamazsak, maneviyatımızı ne kadar yaşayabiliriz sorgulamalıyız. Yoksa bir süre sonra içsel değil, ama dışımızda sloganlar üreten, gösteriler yapan insanlar haline gelebiliriz. Peki gösteri bittiğinde biz nasılız? Ya gösterideki biz nasılız? Yaşayabiliyor muyuz gerçekte gösterdiklerimizi? Affedebiliyor muyuz, hoşgörü dolu muyuz, şefkatli miyiz yaşama? Peki ya mutlu muyuz gerçekten?

Emek veriyor muyuz? Bedel ödüyor muyuz?

Bedel ödemek güzeldir, sabrı öğretir, kıymet bilmeyi öğretir, elindekilerle mutlu olmayı öğretir, şükrü öğretir. Bunları hayatımızın esasları arasına almalıyız.

Çabucak yargıya varıyoruz, çabucak arkadaş, sevgili oluyoruz. Neden bu acele? Sonra isteklerimiz olmayınca, fikrimize uymayınca vazgeçiyor, sırt dönüyoruz.

Çünkü duygu çabukla ilgilenmiyor; ancak iletişim çabucak olsun bitsin istiyor.

Her şey çabuk olsun; çabuk hareket, çabuk sonuç istiyoruz. Oysa duygu içselleştirmemiz gereken bir araç değil mi? İletişim ise duygunun dışavurumu… Duyguyu içselleştiremeden iletişim istiyoruz ya da yaşıyoruz.

Her şeye rağmen iletişemiyoruz!

Konuşamıyoruz; iki insanın birbirine kendini ifadesi neden bunca zor olmak durumunda? Egonun tuzaklarına düşmektense birbirimizin kollarına atılmak daha kolay değil mi?

Derine inemeden mutluluğu yaşayamayız. Gerçek anlamda duygularınızın farkında olun. Ne istediğinizin, neden istediğinizin farkında olun!

insan

İnsan nasıl yaşıyor?

Kimlerle birliktesiniz? Yaşamınızı kimlerle birlikte yaşıyorsunuz? Birlikteyken neler yapıyor, neler konuşuyorsunuz ve paylaşımlarınız ne derinlikte? Karşınızdaki insanı gerçekten dinliyor musunuz? Gözlerinizle, ruhunuzla, şefkatiniz, hoşgörünüzle ne kadar onunlasınız? Yoksa günlük rutininiz içinde yüzeysel paylaşımlar içinde mi oluyorsunuz?

Ya da şunu yapıyorsanız eğer; ‘ben hiç hayır diyemiyorum!’  Düşünün…

Neden hep evet diyorum? İnsan bu soruyu sormalı kendine… Öncelik neden ben değilim de diğerleri?

İlgiyi, sevgiyi görmek için küçük yaşlarda özellikle kız çocukları bunu annelerinden öğrenirler. Ya da birileri kırılmasınlar, rahatımız bozulmasın diye öncelikle en çok da kendimizi üzeriz… Hatırlıyorum ilk defa yalan söylemeye, annemin hangi arkadaşına gittiğini söylememem gerektiği tembihlendiğinde başlamıştım. Ve her defasında annemin hangi arkadaşına gittiğini, başka bir arkadaşına söylediğimi, sonrasında ise annemin de benim de zor durumda kaldığımı… Çünkü şunu yapamıyoruz; o kişiyle o anda vakit geçirmek istemiyoruzdur örneğin veya evden çıkmak istemiyor da olabiliriz. Ya da belki iki arkadaş vakit geçirmek istiyoruz. Ama ısrarcı, duygu sömürücü arkadaşlarımız mutlaka vardır; kırılmasınlar için hemen bir şeyler uydurma yoluna gideriz. Buna o kadar çok alışmışız ki kanıksamışız. Aynı şey kendimize yapılsın ister miyiz oysaki. Hayır! O halde ne ısrarcı olalım ne de yalanlara başvuralım. İnsanların alanlarına saygı duymayı öğrenelim.

Çaresizlik öğretilmiş bizlere, yalan öğretilmiş…

Başkaları kırılmasın diye hayır diyemiyorum. Yalana bile başvuruyorum.. Çünkü ‘hayır’ demek kötü. Oysa yalan söylediğimizde çok daha kötü. Böyle hissetmiyor muyuz? Eğer yalan söyleyecek duruma düşüyorsak ilişkilerimize de kendimize de daha derinden bakmalıyız.

Önce diğerleri, sonra sen! Haz odaklı mı yaşıyorsunuz? Herkese hayır ya da herkese evet denmez.

Vicdan, merhamet, sevgi; değer yargılarınızdır. Hayır demek insan kaybettirmez.

Asıl hayatınızı çalanlara hayır demeyi öğrenmelisiniz.

Vicdan, merhamet, şefkat süslerimiz olsun yaşama

İnsanlar karşılaşacaklarından korktukları için kendileriyle bile yüzleşemiyorlar. Ego işbaşında her zaman; kendimizle yüzleşirken adil olmak gerek.

21 gün alışkanlıkları bırakmayı sağlamak için yeterli. Bu sürecin beyinde nöron oluşturduğu biliniyor. İkinci 21 günde acı, zevke dönüşmeye başlıyor; sana bu zevki verecek insanlarla, olaylarla karşılaşıyorsun. Üçüncü 21 günlük dönemde artık kaygılar bitiyor, bağımlılıklardan özgürleşme başlıyor; nötr oluş haline geçiş mümkün oluyor…

Alışkanlıklardan kurtulmak için en güzel şey, anı yaşamak. Çok sık kullanılan ve Latince olduğu bilinen ‘Carpediem’ kelimesinin manasını bilerek yaşama geçirmeli insan. Yani günü yakala, anı yaşa, günü yaşa gibi anlamlara gelen bu özdeyişi anlık hazlarla karıştırmadan yaşamalı.

Gelecek için endişelenmek yerine yaşanılan anın değerine dikkat etmeli. Deneyimin hazzını, yaşanmışlıktaki önemi gözden kaçırmamak aslolan. Yarının ne getireceğini ve ne götüreceğini kim bilebilir? Bu yüzden şu anın değerini bilmek; nasıl ki bedenlerimizi uykuya hazırlıyorsak ruhlarımızın tekamülü için de ebediyete hazırlanmak, her anı bilinçli yaşamak ve anın farkına varmakla mümkün.

Öyleyse seçimlerimizi özenle ve farkında yapalım; neşe, sevinç mutluluk anda… Tüm diğer anlarda zihinlerimiz geçmiş ya da gelecekte yolculukta. Öyleyse şimdiki ana değer katalım, kendimiz üzerinde çalışalım; Yaşadığımız olaylar, karşılaştığımız kişiler, izlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar, seçtiğimiz arkadaşlar, edindiğimiz dostluklar, sevgililerimiz, evlatlarımız, özlemlerimiz  içsel yansımalarımız… Bize kendimizi kazandıran, insan olmanın güzelliğini yaşatan hediyeler.

İnsan olmanın daha bir önem kazandığı günlerdeyiz; ancak insan olmanın erdemini yaşayabileceğimiz bir dünya yaşanır olacaktır…

Önceki bölüm: Kendini Bil’en İnsan