Senin marka değerin nedir?

Çoğunu bir kereden fazla kullanmayacağımız bir sürü eşya için kimilerimiz günlerce, aylarca ve hatta yıllarca zaman harcıyoruz. Peki ne için? Ne oluyor da satın alma arzumuzdan vazgeçemiyoruz?

marka değeri her şey göründüğü gibi değil

Geçenlerde Facebook’ta gözüm bir devlet başkanının videosuna ilişti. Latin Amerika ülkelerinden biri olsa gerek.

Şöyle diyordu başkan:

“Bizler, ihtiyacımız olmayan bir şeyi satın aldığımızda aslında harcadığımız şey para olmuyor. Ömrümüzden, o parayı tekrar kazanabilecek kadar zaman harcıyoruz.”

Ne kadar da güzel bir bakış açısı diye geçirdim içimden…

Düşünsenize; ihtiyacımız olmayan çantalar, ayakkabılar, kıyafetler, hiç içinde oturmadığımız evler, yazlıklar ve daha neler neler…

Çoğunu bir kereden fazla kullanmayacağımız bir sürü eşya için kimilerimiz günlerce, aylarca ve hatta yıllarca zaman harcıyoruz.

Peki ne için? Ne oluyor da biz satın alma arzumuzdan vazgeçemiyoruz?

Bunun çok belli başlı davranış sebepleri var elbette. İşte size bunlardan bazıları;

Etrafımızdaki diğer insanların sahip oldukları bu takım şeylerle övünerek bizi tahrik etmemeleri ve egomuzun incitmemeleri için,

Toplumsal statümüzü koruyabilmek için.

Eksikliğini duyduğumuz  duygunun yerine satın aldıklarımızı ikame etmek için.

Güçlü ve muktedir görünebilmek için.

Sosyal hayatımızda, rekabet içinde olduğumuzu düşündüğümüz birileri o şeye sahip diye.

Hepsi bu kadarla sınırlı değil, ben sadece aklıma ilk gelenleri yazdım…

Günümüz dünyasında her bir ürünün bir marka değeri olduğu gibi, insanlarında böyle değerleri vardır. Bizim toplum içerisindeki yerimizi belirleyen ve bize sahip olduklarımıza göre değer biçen bir topluluk içinde yaşıyoruz. Bunun içindir ki; kullandığımız arabanın, parfümün, kıyafetin, restoranın, oturduğumuz semtin hatta şehrin varsa unvanımızın (yazar, profesör, doktor, yüksek mühendis, başkan, müdür, vs) ismimizle birlikte anıldığında, bize kattığı bir değer vardır.

Bu sizin normalde kişiliğinizi değiştirmese bile, özgüveninizi olumlu yönde etkileyecektir. Ancak yine de bütün bunların dışında, içinizde hiç değişmeyen bir insan vardır ki, o öz olan sizsiniz. Neye sahip olursanız olun, onu değiştiremezsiniz.

Rahmetli dedem çok muhterem bir insandı, ve sonradan öğrendim ki, kendisi sufi dervişiymiş. Ne yazık ki, çok uzun tanıma fırsatım olmadı. Yine de tanıdığım kadarı, bana çok şey katmıştır diye düşünüyorum.

Amcam 1965 yılında üniversiteyi bitirdiği zaman devlet dairesine müracaat etmiş ve o yıllarda üniversite mezunu çok az olduğundan istediği yere Yapı İşleri Bölge Müdürü olarak atanmış. İlk maaşıyla da hem babaanneme elbiselik kumaş ve hem de dedeme hazır bir takım elbise almış ve iş çıkışı heyecanla babasına vermek üzere eve gitmiş.

Dedem bahçedeki sulama havuzunun kenarında toprakla uğraşıyormuş ve ona, “Baba bak ilk maaşımı aldım ve sana da kabul edersen bunu aldım inşallah güle güle giyersin” diyerek, takım elbiseyi uzatmış. Amcamın anlattığından aklımda kaldığı kadarıyla dedem, alıp şöyle bir baktıktan sonra, sulama havuzunun içine yepyeni elbiseyi atıvermiş. Üstelik bu da yetmezmiş gibi paçalarını sıvayarak havuzun içine girmiş ve elleriyle elbiseyi ovuştura ovuştura yıkamış. Akabinde de buruşuk bir halde onu bahçedeki ipe asmış.

Amcam kısa bir şok anından sonra babasının beğenmediğini düşünerek hayli üzülmüş ve nedenini kesin olarak öğrenmek için büyük bir istek duymuş. O tarihteki terbiye usulüne göre bunu babasına direk soramazmış ve o da hemen annesine giderek durumu anlatmış. Babasının neden böyle davrandığını, bir şekilde annesine söyleyebileceğini umuyormuş. Neyse ki babaannem onu yanıltmamış.

“Oğlum ben gece babana sorarım, sabahta sana nedenini söylerim, sen üzme kendini hadi” diyerek amcamı teselli etmiş.

Amcam, sabahı sabah etmiş… Kalkar kalkmaz annesine giderek ne diyeceğini merakla bekliyormuş.

“Anneciğim, sorabildin mi babama?”

“Evet oğlum sordum ve dedi ki; eğer aldığı elbiseyi o şekilde giyseydim, insanlar bana mı selam veriyorlar, yoksa elbiseme mi anlayamazdım. Oysa şimdi bu kırışık ve artık yeni gözükmeyen elbiseyi giydiğimde bileceğim ki, selamı bana verecekler.”

İşte bu benim çocukluğumdan kalma çok önemli bir hayat dersimdir.


Selamı bize vermeyenlerle iletişim çabası niye?

Bize, hiç ihtiyacımız olmayan şeyleri aldıran, biriktirten de, otomatik olarak davranış biçimlerimize toplumdan modelleyerek kopyaladığımız bir tutumdur. Aslında bakacak olursanız, toplumlardaki hiç kimse bunun gerçekten neden yapılageldiğinin farkında değildir. Sadece yapmak bir refleks haline gelmiştir.

Bana kalırsa, gelecek ömrümüzü boş şeyler uğruna bugün harcamamak, hayatı daha öz değerimize sahip çıkarak değerlendirmek hayrımıza olacaktır. Zira, insanın çok daha mühim bir görevi vardır, Kendini Bilmek


Kişisel ‘marka’ olmak farklı olmaktan geçer