Melodram Kodları ve Tarihsel Gelişimi

Tiyatroyla hayatımıza giren, sinemayla en tepe noktasına ulaşan melodram; televizyonun icadıyla hayatımızın her alanına nüfuz etmiştir.

melodram tiyatro sinema All That Heaven Allows

Melodram ilk defa Pygmalion (1762) oyununda kullanılır. Kıbrıslı bir heykeltıraşın, bir kadın heykeli yapıp heykele aşık olmasını anlatan oyunun konusu aynı zamanda Antik Yunan tragedyalarına dayanır. Melodramın kökenlerini çelişki, sokak şarkıları eşliğinde halk dansları, insanların kötü duygulardan arınması, efsaneler, masallar, modernleşme çabaları ve Orta Çağ’a yani Antik Yunan’a uzanan anlatı türleri oluşturur.

Antik Yunan tragedyalarında şarkıyla seslendirilen bölümler için, melodramın ilkel hali olduğu söylenebilir. Tragedya, çoğunlukla erkeğin başına gelen olayları ele alır. Melodramda ise kadın karakterler ön plandadır. Sunulan çözümler kadına yöneliktir. Pygmalion oyununda kadın heykel canlanır. Bir dizi eğitim alır. Kadının dönüşümüne odaklanılan bu süreç, zamanla klişe haline gelir. Bu klişe, George Cukor‘un My Fair Lady (1964) filmi gibi birçok filme konu olur.

Pygmalion oyunun yazarı Jean-Jacques Rousseau, dönemin opera anlayışından farklı olarak karakterlerin duygularını müzikle anlatmayı dener. Kelime olarak “Melo” ve “Drama” sözcüklerinin birleşimiyle oluşan melodramı ilk tanımlayan, Pygmalion oyunu vesilesiyle Rousseau‘dur. Pygmalion‘dan sonra oyunlarda müzik kullanımına (Sinema melodrama el atınca, melodram filmlerinde de müzik kullanımı artar) sıkça yer verilir. Oyunların dışında melodram, 18. yüzyılda operada zirve yapar.

Fransız Devrimi, melodramın tarihsel gelişimi içerisinde önemli bir rol oynar. Burjuvalar, sarayı ele geçirmekle beraber, mevcut tiyatro dilini de değiştirirler. Zengin-fakir ya da soylu-mazlum gibi iki grup arasındaki çatışmalar melodramın 18. yüzyıldaki odak noktasıdır. O günlerden günümüze, melodram filmlerinde de aynı çatışma devam etmiştir. Filmlerde bu çatışma, iki karakterin birbiriyle olan çatışması gibi görünür. Fakat söz konusu çatışma, bir sınıfın öteki sınıfa olan tepkisidir. Bu sebeple melodramlar politiktir.

19. yüzyılda Sanayi Devrimi’nin etkisiyle melodramlar, bireylerin modern topluma geçiş kaygılarını ele alır. Bu toplumsal değişim, melodramlarda korku olarak kendini gösterir. Birey, yeni düzeni kaos olarak tanımlar. Buna rağmen geçmişi nostaljik bir anlayışla yad ederken, geleceğe de umutla bakmayı ihmal etmez. Bu da ikircikli, kararsız bir yapıyı beraberinde getirir. Modernleşmeyle beraber kadının çalışma hayatına adım atması, bunun kaçınılmaz sonucu olarak aile kurumunun önemini kaybetmesi, melodramın farklı yönlere direksiyon kırmasına sebebiyet vermiştir. Modernleşmenin getirdiği kaygılar sebebiyle melodram, ataerkil bir anlayışla kadın seyircileri odak noktasına alır.

Melodramın ilk çıktığı yıllardan itibaren politik bir söylemi her zaman olmuştur. Bu söylem, içinde bulunulan döneme mutlaka entegre edilmiştir. Burjuvazi, aile konusunda kaygılıdır. Aile bir arada olmalıdır. Fakat bu, kadının iş hayatına atılmasıyla mümkün görünmemektedir. Kadına yapılan görev tanımı evden ibarettir. Kadının başına gelen kötü olaylar, kadının evden uzaklaşmasına bağlanır. Bu sebeple melodramın, burjuva sınıfının, aile tipine istediği gibi şekil verdiği bir anlatı biçimi olduğu söylenebilir.

melodram tiyatro sinema Pygmalion

Melodram, Avrupa’da ortaya çıkmasına rağmen Amerika sinemasında gelişimine devam eder. Çünkü Holywood‘un stüdyo sistemi, dünya pazarına hakim olmaya başlar. Diğer ülke sinemaları Holywood ile etkileşim içerisinde olduğundan dolayı Hindistan, Mısır, Türkiye gibi ülkelerin sinemalarında da melodram örnekleri görülmektedir. Melodram her ülkede farklılık gösterse bile melodram filmlerde sıkça gördüğümüz tesadüfler, duyguların ön panda olması, kadınların ön planda olması, müziğin çok belirgin olması gibi kodlar diğer ülke melodramlarında da görülmektedir.

David Wark Griffith‘in Broken Blosmos (1919) ve Way Down East (1920) filmleri melodram sinemasının ilk önemli örneklerindendir. Broken Blosmos‘da Çinli bir genç ile Amerikalı genç kızın acıklı aşk hikayesi anlatılır. Filmde iyiler çok iyi, kötüler çok kötüdür. Melodramlardaki abartılı oyunculuğun temeli, bu filmdeki oyunculuklarla atılır. Griffith, karakterler üzerinden masumluğun nasıl oynanacağına dair bir çerçeve çizer.

Holywood‘da sinemanın ticari yönünün ağır basması ve Griffith‘in oyunculukları ön plana çıkarması sonucu Holywood‘da yıldız sistemi ortaya çıkar. Yıldızların bir nevi gişe garantisi olacağı düşünülerek melodram diğer türlerin içerisinde de kullanılır. Alt türlerle de belli bir uyumu yakalar.

1940’lı yıllardan itibaren Avrupa’dan Holywood‘a gelen Max Ophuls, Douglas Sirk, Vincente Minelli gibi yönetmenler melodram sinemasına başarılı örnekler verir. Özellikle Douglas Sirk melodramı farklı bir boyuta taşır. Almanya’da doğmuştur. Bertolt Brecht‘in Üç Kuruşluk Opera‘sının sahnelenmesinde görev alan Sirk, Brecht‘in estetiğinden oldukça etkilenir. Sirk, çekmiş olduğu melodram filmlerde Brecht‘in yabancılaştırma efektini kullanır. Abartılı dekor ve süslemelerle parlak filmler yapar. Olaylara mesafeli biçimde yaklaşarak akışına bırakır. Bu tutum, Sirk‘ün melodramlara olan ironik bakışından kaynaklanmaktadır.

Burjuvazinin aile konusunda kaygılanıp melodramı kullanması gibi, Amerika da 1950’lerde melodramı kullanır. Söz konusu dönem Holywood‘un altın çağıdır ve aile melodramları yaygındır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika, eski Amerika değildir. Erkeklerin savaşta yer alması sebebiyle, iş dünyasını kadınlar doldurmuştur. Savaş sonrası gündelik hayata dönen erkekler için, kadınların ev yerine iş dünyasında yer alması erkekler için bir travmadır. Toplum ise kadının iş dünyasında yer almasını, aile kavramını zedeleyen bir tehdit olarak görür. Bu sebeple melodramlarda erkeğin yokluğu temel sorunsal haline gelir. Çözüm, erkeğin bulunup çekirdek ailenin kurulmasıdır. Melodram aracılığıyla neyin normal olup neyin olmadığı insanların bilinçaltına işlenir. Sirk bu kodlara kayıtsız kalmaz. Fakat diğer melodram filmlerinin idealize ettiği aile kavramını ve Amerikan ideolojisini eleştirmek üzere bu kodları kullanır.

Sirk‘ün All That Heaven Allows (1955) filmi, melodram sineması içerisinde önemli bir yer teşkil eder. Amerika’nın 1950’li yıllardaki muhafazakar ve idealize edilmiş banliyö yaşamı fondadır. Carry, böyle bir banliyö evinde yaşar. Zengin ve duldur. Kocasının acısını çocukları hafifletmektedir. Orta sınıftan arkadaşlarıyla görüşür. Yıllardır değişmeyen belli bir düzeni vardır. Çevresi, Cary’e kendi sınıflarından bir yaşıtını yakıştırır. Fakat Cary, bahçıvan Ron’a aşık olur. Aralarında yaş farkı vardır. Toplumun katı kuralları, ilişkilerini yaşamalarını oldukça zorlar.

melodram tiyatro sinema All That Heaven Allows (1955)

Sirk, All That Heaven Allows‘da modern psikolojiyi de melodramın içine yedirir. O zamana kadar melodram filmlerde modern psikoloji yerine din kullanılmıştır. Sirk, psikolojiyi kullanırken aynı zamanda psikolojiyi eleştirir. Çünkü Cary’nin annesinin, psikoloji gereği Cary’nin Ron’la olan ilişkisine saygı göstereceği akla gelir. Fakat Cary’nin annesi bu ilişkiye sıcak bakmaz. Sirk, melodramın kodlarını kullansa bile melodrama karşı eleştirel tutumunu gösterip melodramı kendi amacına uygun olarak kullanmıştır.

Melodram kadına, duygulara ve eve odaklandığı için değersiz görülmüştür. Andre Bazin‘in kurucusu olduğu Cahiers du Cinema dergisi, yasaklanmış Amerikan filmlerini izler. O dönem derginin kadrosunda olup daha sonra yönetmenliğe geçecek Jean-Luc Godard, François Truffaut, Claude Chabrol, Eric Rohmer, Jacques Rivette gibi isimlerin izlediği filmler arasında melodram filmler de bulunmaktadır. İzledikleri filmlerde, yönetmenlerin kendilerine ait bir dil oluşturduklarını tespit ederler. Bu sayede melodram ilk defa ciddiye alınır ve saygın bir tür olarak görülmeye başlanır.

1960’da Birmingham’da Kültürel Çalışmalar kapsamında hem filmler hem de izleyiciler incelenir. “Kadınlar melodramlardan neden haz alır?” sorusunun cevabı araştırılır. Sonuç olarak kadınların aşkı araması, kadının gelişip erkeklerden öç alması gibi duygularla melodramlardan haz aldıkları belirlenir. Araştırmanın sonucuna göre bir kadın gerçek hayatta güçsüz ise, kendi ihtiyacını gidermek adına melodram filmlerdeki güçlü kadın karakteriyle kendini özdeşleştirir.


Melodram önem kazandıktan sonra sadece saf bir tür olarak varlığını sürdürmez. Farklı türler içinde de kendine yer bulur. Michelangelo Antonioni; L’avventura (1960), La Notte (1961), L’eclisse (1962), Il Deserto Rosso (1964) filmlerinde İtalyan Yeni Gerçekçilik akımıyla melodramı birleştirir. Antonioni, melodramın kodlarını kullanır. Bireyi yani kadını odağına alır. Fonda burjuvaziye ait sınıfsal detaylar vardır. Antonioni‘nin saf melodramdan ayrıldığı nokta, filmdeki olayları akışına bırakmamasıdır. Hikaye ve karakterler öngörülemez biçimde ilerler. Saf melodramlar kadının ideal erkeği bulup çekirdek aile kurmasıyla sonlanırken, Antonioni‘ye göre kadınla erkek beraber olsa bile yalnızdır.

Türler arası ilişkinin dışında metinler arası ilişki de melodram sinemasında bir anlatım biçimi olarak kullanılır. Rainer Werner Fassbinder, Angst Essen Seele Auf (1974) filmiyle Sirk‘ün All That Heaven Allows filmini yeniden yazar. All That Heaven Allows‘daki çiftin arasındaki yaş farkı Angst Essen Seele Auf‘da daha fazladır (30). All That Heaven Allows‘daki aşık çift, farklı sosyal sınıflara aittir. Angst Essen Seele Auf‘da ise hemen hemen aynı sosyal sınıfa ait gibi görünürler. Emmi, hayatını temizlik yaparak kazanır. Ali ise işçidir. Fakat göçmendir. Toplumun baskısı yaş farkından dolayı değil, Ali’nin yabancı olmasından kaynaklanır. Emmi ve Ali evlendiğinde bu baskı tepkiye dönüşür. Fassbinder, melodramı Almanya’nın tarihiyle özdeşleştirir. Hitler Almanya’sının yabancı düşmanlığına varan ırkçılığını işler. Emmi ve Ali’nin evlenmesiyle, kadının aranılan erkeği bulması sorunsalı çözülür. Ali, Emmi’yle evlendiği için artık Alman olduğunu zanneder. Emmi’den kuskus pişirmesini istediği sahnede Emmi, Almanların kuskus yemediğini ve kendisinin kuskus sevmediğini belirtir. Bu sahne Ali’nin hiçbir zaman Alman olarak kabul edilmeyeceğini, her daim yabancı kalacağını gösterir. Fassbinder melodram sinemanın kodlarına aykırı mizansen ve kadrajlar kullanır. All That Heaven Allows filmiyle olan bağını koparmadan ortaya farklı bir film çıkarır.

Todd Haynes‘de All That Heaven Allows‘u Far From Heaven (2002) filmiyle yeniden yazar. All That Heaven Allows‘daki ölmüş koca, Far From Heaven‘da örnek bir aile babasıdır. Söz konusu aile sıradan ve düzenli bir aile prototipi oluşturur. Bir gün Cathy, kocası Frank’i başka bir erkekle yakalar. Ailenin sıradan hayatı bu beklenmedik olayla sarsılır. Haynes, başta All That Heaven Allows olmak üzere Sirk‘ün 1950’lerde çektiği melodram filmlerin atmosferinin hemen hemen aynısını Far From Heaven‘da yaratır. İki filmin giriş sahnesindeki müzik, evler, renkler, hatta jenerikteki yazı fontu bile benzerdir. Haynes, şimdinin bakış açısıyla geçmişe bakar. Aile kavramını sorgular. Eşcinsel karşıtlığını eleştirir. Amerikan toplumu o dönem daha muhafazakar olduğu için, Sirk‘ün belki de o dönem söyleyemediği şeyleri Haynes daha cesur biçimde söyler. O yıllarda dayatılan aile kavramının aslında ne kadar dar ve yapay olduğunun altını çizer. Bunu pekiştirmek adına renk, ışık ve oyunculukları abartılı kullanır. Oyuncuların rol yaptığını fazlasıyla hissettirir.