Savaşma Seviş sloganı neden Türkiye’de tutmaz?

60’lı yıllarda Amerika’nın “Çiçek Çocukları” Vietnam Savaşı’nı “aşk” ile protesto etmişlerdi. Çiçek Çocuklar; Dünyada hala kullanılan ve direniş tarihinin en cesur ama en basit sloganı olan “Savaşma Seviş” yazılı pankartlarıyla, insanlığın şiddetten ziyade sevgiye ihtiyacı olduğunu, sevgiyi yaşamanınsa hiç de zor olmadığını anlatmaya çalışmışlardı.

savasma sevis
Foto: Steven Meisel, Savaşma Seviş (Make Love Not War) Sergisinden

Freud’un teorilerini de göz önüne alırsak; Dünyada hala birçok akıma ilham veren bu hareketin bugünün Türkiye’sini fazla etkilemesini bekleyemiyoruz. Zira bugün kültürümüz sevişgen olmaktan ziyade şiddetsever.

Çiçek Çocuklar

“Hiç paraya ihtiyacın yokmuş gibi çalış, hiç acı çekmemiş gibi seviş ve seni hiç kimse seyretmiyormuş gibi dans et.” Satchel Paige

60’ların Amerika’sındaki komünist ve sağcı yapılanmalara karşı çıkan, özgürlüğün bireyin kendi içinde olduğunu savunan, ancak uygulamaları ile anarşist düşünce tarzından tamamen ayrılan “Hippilik” hareketinin en önem verdiği şeylerden biri, aşkın fiziksel tatbikatı olan “sevişmek” idi. “Çiçek Çocuklar”; Dünyada hala kullanılan ve direniş tarihinin en cesur ama en basit sloganı olan “Savaşma Seviş” yazılı pankartlarıyla, insanlığın şiddetten ziyade sevgiye ihtiyacı olduğunu, sevgiyi yaşamanınsa hiç de zor olmadığını anlatmaya çalışmışlardı.

Kendilerine sınır koymayan, var olan tüm otoriteleri reddeden ve her şeyin paylaşılması gerektiğini savunan Hippiler’in amacı aslında Vietnam Savaşı’nın saçmalığını göstermekti. Kendini tüm Evren’in sahibi sanan Amerika’nın kendi sınırlarından yarım dünya uzaklıktaki bu ülkeye yaptığı saldırıları önleyip önleyemedikleri tartışılır ama, bu çocuklar sonradan bir çok Amerikalı’nın kendisini sorgulamasına sebep oldu.

Özgür aşkı savunan “Çiçek Çocuklar”, barışa taraf olmanın tüm şartlarını yerine getirmiş, inandıkları şekilde yaşamaktan hiçbir zaman çekinmemiş, zamanın kanıksanmış ahlak anlayışına dayanışmayla karşı koymuş ve yaşadıkları bu alternatif hayatta mutlu olmayı başarmışlardı. Paraları olmadığı halde rahatlıkla hayatlarını sürdürebilmeleri, her zaman tasasız ve mutlu olabilmeleri, büyük ölçüde kavga ve şikayet etmek yerine sevgilileriyle güzel vakit geçirmelerinden kaynaklanmaktaydı. Bu sebeplerden dolayı “Hippilik” psikanalist Eric Fromm tarafından gelmiş geçmiş en tutarlı hareket olarak kabul görmüştür.

Öte yandan Hippiliğin tam tersi bir mantıkla aşk için risk almaya korkan, hatta parayı aşka tercih edenlerin mutluluğu bulduğu pek görülmez.

İnsanlar özgürleştikçe fikirlerinin sorumluluğu ağır gelir ve bu yüzden kalabalık grupların görüşlerini kabul ederek kafalarını yormaktan kurtulmuş olurlar. İnsanların fikir ve ritüellerini paylaşacağı böyle bir gruba ait olma isteğinden de devlet, din ve aile gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Hippilik bazıları tarafından tembel bir hayat olarak görülebilir, ama hippiler bu kadar zor olan özgürlüğü en üst derecede yaşayabildikleri için aslında çok ağır bir iş başarmışlardır. Ayrıca; her ne kadar çok şey yapmak isteyip de pek bir şey yapamamış insanlar olarak görülseler de bazı tabuların kırılmasında önemli bir rol oynamış ve cinsellik gibi ötelenmiş konuların rahatça tartışılmasının önünü açmışlardır.

savaşma seviş john lennon

Amerikan tarihinin en etkili ve aktif apolitik akımlarından biri olan bu görüş 50 yıldır insanların yaşam ve giyim tarzında etkisini hissettirmekte, sinemacılara ve müzisyenlere (Pink Floyd, Bob Dylan, Led Zeppelin, The Beatles) ilham kaynağı olmaktadır.

“İnsanların çoğu özgürlüğü gerçekten istemezler; çünkü özgürlük sorumluluk gerektirir ve insanların çoğu da bundan korkar.” Sigmund Freud

Freud’a teşekkür

freudPsikanalizin insanlığa en önemli getirisi; küçük yaşta yaşanılanların yetişkinlikteki psikolojik hayatı etkilediğini ispatlamasıdır. Psikanalizin babası Sigmund Freud; taciz, dayak ve aşağılanma ile bastırılmış fikirlerin bilinçaltında tahribat yaratacağını ve bilinçaltındaki mantığı sorgulanıp anlamadan kabul edilmiş kuvvetli duyguların korku altında zarar verici davranışlar doğurabileceğini göstermişti.

Örneğin; gençliğinde kendisine öğretilen ahlak anlayışını savunan, ama bir türlü o tarzda yaşamayı beceremeyen kişi çoğunlukla şiddete başvurarak topluma veya ailesine başkaldırır. Özellikle ataerkil sistemin pohpohladığı erkek, gücünü ve otoritesini kaybetmemek için kadına eziyet eder. Çünkü toplumun ve ailesinin erkekten beklediği şey gücünü muhafaza edebilmesidir. Dolayısıyla; “işlenen suçların sorumlusu aslında aile ve toplumdur” demek yanlış olmaz.

Ayrıca; insanın birçok davranışının sebebini cinselliğine bağlayan Freud’a göre “cinsellik ve şiddet içgüdülerinin meydana çıkardığı aşk ve öfke duygusunun bulunduğu nöronlar beyinde birbirine çok yakındır”. Bu yüzden de insan en çok aşık olduğu kişiye öfkelenir. Kaynağı birbirine yakın olan bu iki duygunun tatmin edilmesi de benzerdir.

Cinsellik hakkında toplumun hazmedemeyeceği teoriler üreten Freud da Hippiler gibi kendi döneminin insanları tarafından tam anlaşılamamış ve “ahlaksız” damgası yemiştir.

Kadın, erkek ve ahlak

image67

Geleneksel ahlakçılar tarih boyunca “cinsel dürtülerimizin kontrol altına alınmazsa adileşeceğini, hatta kaba ve anarşik olacağını” iddia etmiş, bu yüzden de kendilerinde diğer insanların özel hayatlarına müdahale etme hakkı görmüşlerdir. Üreme ve verimlilik konularını içine aldığı için ise cinsellik her zaman dinin de ilgi alanına girmiştir. Özellikle erkekliği yücelten Semavi dinlerin kitapları cinselliğin nasıl ve kimlerle yapılabileceği hakkında tavsiyelerle doludur. 21. yüzyıl insanını en az Ortaçağ’da olduğu kadar etkileyebilen bu inançlar, kendilerini sevgi ve merhamet dini olarak tanımlasalar da onlara inanmayan insanlara karşı sert ve acımasız olabilirler.

Ataerkil ve dindar toplumların cesaretlendirdiği erkek, çocuğunu kendi tohumu, çocuğu içinde büyüten kadını da kendi tarlası olarak belleyip, ikisinin de üzerinde hak sahibi olduğuna inanmıştır. Hatta erkekteki bu ego o kadar büyümüştür ki; cinsel organını “bereket tanrısı” olarak ikonlaştırmıştır. Erkek çocuğunun sünnet edilmesi topluluk halinde kutlanırken, kız çocuğunun adet görmesinin gizli ve ayıp kabul edilmesi erkek egosunun neden bu kadar büyük, kadının ise neden utangaç olduğunun açık nedenidir.

Kadını kendi malı olarak gören bu erkeğin kadında en önem verdiği şey “iffet” (cinsel saflık), yani kadının kendisinden başka bir erkekle samimi olmamasıdır. Bu yüzden de erkek, kadınını diğer hemcinslerinden koruma gereği hisseder. Ne var ki gerçek sebep aslında kadını korumak değil, erkeğin tarlasına ekili olan tohumun kendisine ait olduğundan başka türlü emin olamayacağına inanmasıdır.

Erkekten farklı olarak, doğası gereği çocuğunun kendisine ait olduğunu bilen, ayrıca pratik ve yaratıcı zekası (beynin “korteks” bölümü) erkekten daha güçlü olduğu için kıskanılan kadın, tarihin farklı evrelerinde “cadı” lakabına layık görülmüştür.  Kadın, dişiliğiyle toplum düzenini bozma gücüne sahip olduğu düşünüldüğü için ise her zaman engellerle boğuşmak zorundadır. Erkek egemen toplumlarda kadın ya örtülerek, ya sokağa çıkartılmayarak ya da sorgulamayı öğrenmemesi için eğitimden uzak tutulup, televizyondaki dedikodu programlarıyla uyutularak gücünün ve kapasitesinin farkına varmaması sağlanır. Kadını kontrol etmekte zorlanan erkek çoğu zaman da çaresizlik duygusunun sürüklediği bunalım sonucu şiddete de başvurmaktadır.

Ataerkil ve İslam kültürlerinin ürünü berdel, beşik kertmesi, erken ve görücü usulü evlilik, başlık parası gibi kültürel adetler temel olarak kadını bir an önce namuslu bir ev hanımı yapma gayretindedir. “Namus” kavramının çok önemli olduğu bu tür toplumlarda, namusun korunması kadının, kadının iffetini kaybederek kirlettiği ailenin namusunu temizlemek ise erkeğin görevidir. Namus genel olarak kan ile temizlenir. Türkiye’de her ay ortalama 25 kadın erkekler tarafından öldürülmektedir.

Abuk sabuk şeyler

Böyle bir toplumsal ortamda da gayri ihtiyari olarak akıl karı olmayan davranışlar türemektedir: Tesettürlü kadın açık kadından daha çekici görünebilir, makyaj ve seksi kıyafetlerle erkeğin aklını çelmek için uğraşan kadın iş cinselliğe gelince “evlenmeden asla” der, bekaret kaybedilmişse evlenmeden önce kızlık zarı diktirilir, hayat arkadaşından ziyade bir an önce düzenli seks hayatına sahip olmak için katıldığı çöpçatanlık programında koca arayan teyze, paravan arkasındaki erkeğe ayakkabı numarasını sorar (halk arasında ayakkabı numarası ile erkek cinsel organının doğru orantılı olduğuna inanılır), tesettürlü genç kız televizyon programında sırtına masaj yaptırtır, cinselliğini özgürce yaşayan erkeğe “çapkın”, kadına ise “yollu” ya da “kaşar” denir, cinselliği okullarda ya da ailesinden öğrenemeyen genç, sevişmenin ne anlama geldiğini bilmeden evlenip yuva kurar, mahalle baskısından korkup sevgili edinemeyenler ise sanal seks bağımlısı olur. Çünkü; bilim insanlarının yeme, içme ve barınma ihtiyacından sonraki 4. sıraya koyduğu cinsellik ihtiyacı ülkemizde görmezlikten gelinmekte, hatta kadınlarınki yok sayılmaktadır.

Sonuç olarak; bugün Google’da pornografi ve cinsel içerikli sitelere en fazla giren, sanal seksi en çok tercih eden ve seksist söylemleri en çok kullanan ülkelerden birisinin Türkiye olması hiç şaşırtıcı değildir. Ayrıca istatistiklere göre Türkiye’de her beş evden birinde ensest, taciz ve ilişki sırasında güç kullanma gibi cinsel suçlar işlenmekte, ama bu gibi suçlar şiddet görenin çaresizliğini kabul etmiş olmasından dolayı polis kayıtlarına geçmemektedir.

Türkiye’de yaşayan insanların, özellikle genç kesimin, üzerinde gereksiz bir sinir ve gerginlik olduğu ama bu gerginliği cinsel yolla atamadığı aşikar. Cinsel özgürlüğün olmadığı ülkemizde bu kadar çok kız kavgası, namus meselesi, maçoluk, kadın dövme, trafikte tartışma, aşırı asabiyet, şımarıklık ve gösterişe düşkün olma gibi durumların yaşaması da gayet normal.

Bizde tutmaz bu slogan

BMLHeqWCMAAhbUW2488081_f520Cinsellik her ferdi ilgilendiren, hem beden hem de ruh sağlığı açısından insan üzerinde büyük etkileri olan ve aynı zamanda da çözülmesi zor toplumsal sorunlara neden olabilen hassas bir konudur. Dolayısıyla insanların kendini ifade edebilmesi, barışsever ve sakin bireyler olabilmesi için o toplumda cinsel özgürlüğün var olabilmesi gerekir. Ne var ki; toplumdaki cinsiyet rollerinin belirlenmesinde baskın inanç ve ataerkil sitemin büyük rolü vardır. Ülkemizdeki hakim politik görüş (%49,5) ise bu çağ dışı zihniyeti daha da ilerletecek yöndedir. 2015 yılına geldiğimiz halde, kültürümüzün kaldıramayacağı “Savaşma Seviş” sloganı halkın çoğunluğuna hitap eden anlayışın temsilcileri tarafından söylenebilseydi, belki toplumumuzda küçük bir fark yaratabilirdi.

Şoven okuyucuya selam

Freud’un teorilerini temel alarak günümüz Türkiye’sinde neden bu kadar çok yüksek egolu ve şiddet sever insanların olduğunu şu şekilde özetleyebiliriz:

Cinsel olarak egosunu tatmin edemeyen insanlar, ya ekonomik ya da fiziksel gücünü göz önüne çıkartarak bu eksikliklerini bertaraf etmeye çalışırlar. Dolayısıyla  sürekli karısına şiddet uygulayan ve seksist sıfatlar kullanan erkeğin, ya da halka ne kadar iktidar sahibi olduğunu her fırsatta göstermeye çalışan politikacının cinsel sorunu olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Zaten karşı cinse karşı egosunu tatmin edebilmiş, seven ve sevilen bir insan, kendini gösterebilmek için başka mecra aramaz.

“Savaşma Seviş” sloganının ülkemizde tutmayacağının kanıtlarından biri olan “maço ve şiddet sever” erkekler, cinselliği öven yazı ve görüşleri okumaktan özellikle zevk alırlar. Sorgulama becerisi ve başka fikirlere saygısı olmadığı için bu tür yazılardaki fikirlere katılmayacağı zaten belli olan bu arkadaşların buna rağmen yazıyı okuma isteği, yazının altına normal bir insanın hayal sınırlarını zorlayacak yorum ve küfürleri yazmak için can atıyor olmasından kaynaklanır. Hele yazının sahibinin bir “kadın” olması kendisini daha da kışkırtır.  Çünkü; cinselliği ve cinsiyet eşitliğini savunan fikirleri haklı bulanı aşağılamak O’na zevk verir.

Halbuki bu şovenist, homofobik ve ahlak dışı davranışları aslında bu arkadaşın sevgili bulmakta zorlanan, aseksüel ve mutsuz bir erkek olduğunu açığa çıkarmaktadır.

PAYLAŞ
Önceki yazıSeks işçileri: Amonyak kokulu yatak aşkları
Sonraki yazıSpor Dünyası Ragbi Yıldızı Jonah Lomu İçin Yasta
1974 Ankara doğumlu ama 2 yaşından beri Istanbullu. Çocukluk ve gençliği cimnastik ve dans çalışmalarıyla geçti. 2000 yılından beri yoga yapıyor. 2002 yılında evlenip yurtdışına yerleşti ama bir ayağı hep Istanbul'da oldu. Çocuklardan sonra, Norveç'te hayalindeki işin eğitimini alma fırsatı geçti eline. Trondheim Üniversitesi'nde Medya Bilimi ve Görsel Kültür dalında lisans ve yüksek lisans okudu. İki yıl Zürih, 10 yıl Trondheim'da yaşadıktan sonra 2014 yazında eşinin memleketi Almanya'ya yerleşti. Şİmdi iki oğlu ve eşi ile sakin bir hayat sürmekte, ve Türkiye'nin Gezi Gençleri'nce yönetileceği çağdaş bir ülke olduğu hayalini kurmakta. // ENGLISH: Born in Ankara in 1974, moved to Istanbul at age 2. Spent lots of time with gymnastic and contemporary dance at early ages but last 15 years practices rather yoga. Married to an German man in 2002 and move to Zurich. Later lived 10 years in Norway/Trondheim and eventually settled down in Germany. Studied Media Science in Trondheim and finished master degree in 2012. Has two sons. Looking forward the days that Turkey is eventually leaded democratically by the Gezi youth.