Medyanın türlü halleri ve Türk toplumunu getirdiği nokta!

– 301 madenci öldü.
– Acımız büyük, uyku uyuyamadık(!)
– İki aşk arasında kalan kadının hazin öyküsü yakında başlıyor.
– 3 asker şehit oldu.
– Ahmet Bey Leyla Hanım’ın teklifini kabul edecek mi?
– Başkanlık sistemi Türkiye’ye en çok yakışan sistem(!)
– Ankara’da saldırı, ölü sayısının artmasından korkuluyor.
– Türkiye yeniden seçime hazırlanıyor.
– O kalem eteğin altında, o ayakkabılar olmuş mu hiç?
– İstanbul’da genç kadın sevgilisi tarafından öldürüldü.
– Hayatım, beni başkasıyla düşün! Hadi kazanabiliriz!
– Sınırda gerginlik, eller tetikte.
– Ülkecek yeni yıla giriyoruz…

2016’ya girdik. Peki ya 2015 yani geride bıraktığımız yıl neler götürdü düşündük mü hiç? Geçen bir yıl kaç ömür götürür? Eskiden acısıyla tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık derdik, şimdilerde geride bıraktığımızda, yanımıza aldığımızda hissizleşen beyinlerimiz dışında bir şey değil!

yeni yıl kutlamaları türlü haller

Unuttuk biz; paylaşmayı, sevmeyi, bir olmayı… Yukarıda ki örnekler sadece bir kaçı. Sıralama? O tam da olduğu gibi! Çünkü biz, öğle haberlerinde canımız yanarken akşam izleyeceğimiz diziyi düşündük. Ülke yangın yeriyken kim kimi nerede aldatmışı normalleştirerek izledik. Yada şöyle söyleyelim: Öyle olsun istendi. Peki şimdi yok oluşun farkında mısınız?

Artık her şey normal! Ölen madencileri hatırlıyor muyuz? Emin olun aileleri hatırlıyor. Peki ya siyasi rant uğruna yada sadece merhametli görünmek adına yada tamamen “muhalifim ben” diye haykırmak için onları kullananlar hatırlıyor mu? Cevabı bir o kadar ağır: Hayır hatırlamıyorlar. Çünkü bu bir algı operasyonu. Öz benliğini kaybetmediği için sesi duyulamayan aydınlarımızın haykırdığı gibi:Bu bir algı operasyonu!

Biraz geriye gidelim şimdi:90 öncesine. Hatırlayalım, o dönemi. 90 öncesi, insanların siyaseti işin “ehli” olduğu söylenilen siyasetçilere bırakılmayacak kadar kıymetli olduğuna inandıkları dönemdi. Evet, hükümetler kurulabilir, vekiller seçilebilir, lakin demokrasi bir milletin kaderini seçilmişlere teslim etmesi değildi. İşte 90 öncesi kuşak, bunu bilen bu yüzdende; üreten, çalışan ve yeri geldiğinde susmayan kuşaktı. Kısaca tehlikeli kuşaktı, törpülenmesi gereken kuşaktı. Bu törpülenmeyi o ruhsuz cümlelerle anladık: “Bir sağdan götürdüm, bir soldan!” İşte bu söz, düşünün yok olduğu dönemlerin mihenk taşıydı. Bu cümlenin ardından en büyük savaş başladı. Bu ülkenin, öz değerlerine en etkili silahla medyayla savaş başlatıldı.

Medya her yerdeydi. Evimizde, işimizde, hatta artık cebimizde…

Medya sayesinde önce okumayı unuttuk, ardından düşünmeyi ve beraberinde üretmeyi. Lakin yeterli değildi. İşte o zaman en değerlimize saldırıldı: Aile. Aile bu milleti bir arada tutan yegane şeydi, lakin birliktelik yönetimi zorlardı!

O vakit aileye saldırdılar. Türlü türlü yarışmalarla, türlü türlü dizilerle girdiler hayatımıza…

vurdum duymazlık bana neci insan medya dizi haber türlü

Hiç dikkat ettiniz mi seyrettiğiniz dizilere? Hepsinde baş rolde bir kadın ona aşık olan en az iki erkek veya tam tersi baş rolde bir erkek ve ona aşık olan kadınlar… İlişki sarmalları, aşk (!) için her şey mübah mesajları içinde kimin kimi aldattığı belirsiz senaryolar. Ya da zengin adamın muazzam gücü. Bu gücü indirdiği insanlar ve o insanların normal olmayan tepkileri… Hiç düşündünüz mü artık hepsi normal! Misal bir adam karısını mı aldatıyor, artık “ayyy adam da aşık olmuş.” şeklinde veriyoruz tepkilerimizi. Hem sevgimizi hem kendimizi küçülterek. Yada bir başkası aşırı sevgiden sevgilisini doğruyabiliyor. Tepki sıfır! Neden geçen ki dizide de olmuştu. Evet kötü ama normal!

Dizileri bırakıp haber izliyoruz. Şehit olan askerleri görüyoruz, soğuk tabuta sarılan anaları, babaları, evlatları, eşleri… Sonra ertesi sabah bu kez başka bir yerden geliyor haber, normal diyoruz; yitenin can olduğunu senin için benim için öldüğünü bile bile… Sonra sen işsizsin belki, belki asgari ücretle debelenip duruyorsun ama medya öyle güzel giriyor ki kanına, gurur duyuyorsun senin paranla yapılan israftan! Yetmiyor övünüyorsun büyüklüğünden! Peki ya gerçek hayat? Gerçek hayat gün ışımadan başlıyor. Sabahtan akşama kadar çalışıyorsun, çalışıyorsun yine çalışıyorsun. Sonuç: Aldığın ya asgari ücret (yaşam hakkının altında bir maaş) yada bir tık üstü!

Sen türlü türlü dizi film izlerken; dünyanın bir yerinde insanlar ölüyor. Yaşadığın ülkede bir kadın hunharca katlediyor. Bir çocuğa tecavüz ediliyor, dahası senin neredeyse tüm hakkına tecavüz ediliyor! “Öyle top mu oynanır” diye haykırdığın futbolcu milyon dolarlık transfer ücretini alırken, bir yerde birileri her şeye rağmen inatla bilim diyor, ama sesi kısılıyor. Sesi yüksek çıkana sahip çıkamıyoruz ya başka ülkeye gitmek zorunda kalıyor, yada… o işte en acısı elim bir kazada kader sonucu yitip gidiyor. Peki şimdi sen, tehlikenin farkında mısın? Ne kadar çürüdüğümüzün farkında mısın? Artık önemi yok; sevginin, saygının, ailenin, insanlığın, paranın nereden geldiğinin kısacası artık hiçbir şeyin değeri ve önemi yok. Her şey mübah!

Peki ya sen bunun neresindesin? Senin yaşam için biçtiğin mübah ne kadar?