Kadın mı erkek mi daha çok okuyor?

Oku(ma)mak ülkemizin en büyük sorunu olmayı sürdürüyor. Kuşkusuz bu sorun kitap, yayınevi, dağıtım sektörü ve yazarı da etkiliyor. Birçok yazar kitabını bastıracak yayınevi bulamıyor.

neden-okumuyoruz-okuma_aliskanlıgi- erkek mi kadin mi okuyor

Neden okumuyoruz?

Ağustos’un ilk haftasını küçük bir tatil yaparak geçirdim. Tatilde gözüme çarpan ilk şey insanların elindeki kitap sayısındaki artıştı. Ancak bu oran yüzdeye vurulduğunda tatilde kitap okuyan insanların önemli bölümünün yabancı turistler olduğunu üzülerek söylemek durumundayım. Her (kadın-erkek) on turistten dokuzunun elinde okuyacak bir şey varken her on yerli turistin ancak ikisinin elinde kitap vardı. Bu iki kişi de genellikle kadındı.

Üstelik çok daha ilgi çekici bir istatistik veri daha vereyim; yerli kitap okurunun büyük bir bölümü kumsalda aynı “popüler” kitabı okumayı seçmişlerdi.

Aynı otelde kaldığımız yabancı bir turisti tatilimin son günlerinde “çok kalın” bez ciltli yeni bir kitaba başlarken görmem de bu yazıyı kaleme almama neden oldu diyebilirim.

Oku(ma)mak ülkemizin en büyük sorunu olmayı sürdürüyor. Kuşkusuz bu sorun kitap, yayınevi, dağıtım sektörü ve yazarı da etkiliyor. Birçok yazar kitabını bastıracak yayınevi bulamıyor. Kitaplar basılıyor, dağıtımı sorun oluyor. Tanınmamış yazarın kitabı raflara çıkmıyor. Hatta birçok kitabevi kapısından içeri bile sokmuyor. Kitap eleştirmenleri gündemde öne çıkıp, popülerleşen kitapları köşelerine taşıyor; diğerleri yokmuş gibi davranıyorlar. Gazetelerin kitap eklerinde de durum hiç farklı değil. Panorama böyle olunca kitap sektörümüzün desteklediği birkaç kitap oluyor, herkes o kitapları okuyor.

Ekonomik verilerle bir kıyaslama yapacak olursak; Türkiye’deki kitap pazarının cirosunun 400–500 milyon dolar olarak tahmin edilirken nüfus olarak ülkemizin neredeyse yedide birine karşılık gelen Yunanistan’da bu cironun 2 milyar dolar sınırına yaklaşmış olduğunu üzülerek öğreniyoruz. Üstelik Türkiye’nin cirosunu arttıran unsurun da ders kitabı kütlesinden kaynaklanmış olduğunun altını çizelim.

Neden okumuyor olduğumuz sorusunun cevabını yıllardır bir şekilde karşıma çıkan, tanıştığım, arkadaş olduğum ve sohbet ettiğim insanlarda arıyorum.

Bir kere pratik düşünmeye alışmışız. İnsanımız bir şekilde kendisine yeter derecede (idamesini sağlayacak) düşünme formatı buluyor. Bunun için çok fazla kitap okumaya da gerek duymuyor. Başarının ölçüsünü öncelikle ekmeğin aslanın ağzında olduğu hayat mücadelesinin içinde kurguluyor. Aslında hayat da sanki böylesi bir algıya izin veriyor. Maddi kazanımlar ve başarılar bilmekle eşdeğer tutuluyor. Ameli bilgi, binlerce sayfa dolusu yazılmış bilginin önüne hemen geçiveriyor. Kazanımlar tecrübe ile sabitlenmiştir artık. Hayatın bütün temel çelişkilerini ya başararak çözmüşüzdür ya da başarısızlıklarımızla deneyim haline getirmişizdir.

Kitap yazmak / Yazar olmak boş zaman işi mi?

Yıllar önce çok büyük bir gruba iş görüşmesine gitmiştim. İnsan kaynaklarındaki profesyonel özgeçmişimi incelerken “yazıyor” olduğuma takılmıştı. Yazmak boş zaman işiydi ve kendisi o kadar yoğundu ki yazacak zamanı nasıl buluyor olduğuma şaşırmıştı. O kişinin bulunduğu güçlü pozisyon nedeniyle beni değerlendirirken yüzünde beliren ifadeyi hiç unutmayacağım sanırım.

Yazmak boş zaman işiyse ya okumak? Kuşkusuz okumak da boş zaman işidir.

Şansımdan başka büyük bir grupta çalışma imkanı yakaladım. Orada çalışan üst düzey profesyonelleri yakından gözlemleme, sohbet etme…

Yaşadıkları zamansızlıkların büyük bölümünü kendilerinin yarattığı karar verememeden kaynaklanan karmaşadan oluştuğunu bir süre sonra fark ettim. Karar vermek “bilmekle” ilintiliydi, bilmek için bilgiye sahip olmak, okumak gerekiyordu. Bilmediği için karar verme cesaretine sahip değildi. Bu nedenle de riski dağıtma adına bitmek tükenmek bilmeyen saatlere yayılan toplantılarda zamanöldürülüyordu. Ancak hayatın bir temposu vardı ve o tempo bir şekilde karar vermeyi de gerektiriyordu. İşte bu karar sonrasında oluşan yeni durum da bir başka süreci tetikliyordu. Az zaman kalmıştır ve bir an önce var gücüyle süreç tamamlanmalıdır.

Okumaya zaman ayıramadığımız için bilmediğimiz, bilmediğimiz için karar veremediğimiz, karar vermediğimiz için tecrübe etmekten başka seçeneğimiz kalmadığı ve tecrübe de büyük zaman aldığı için kitap okumak (ve yazmak) boş adam işine dönüşüverir gözümüzde.

Az önce yazdığım paragrafların önemli bölümü erkekler için geçerlidir. Kadınlar toplumumuzda okuyan kesimi temsil eder. Kadın okuduğu için de yazarların önemli bölümü yazdıklarını kadın ruhuna dokunacak şekilde kaleme alır.

Kadınların neden daha çok okuyor olduklarına gelince… Bu konuda ahkam kesmek zor; ancak erkek egemen, bilen, karar veren toplumda, kadın belki de alçakgönüllülüğüyle bilmiyor olduğunu daha kolay kabullenip, öğrenmek için kitap okumaya yöneliyor; belki de hayat mücadelesine başka açıdan bakabiliyor. Biraz daha içsel yaşayabiliyor.

İçselleşmek kendi derinliklerimizde yolculuk başlatır. Oradaki büyük hazinenin keşfi ise bir başka macerayı tetikler. O zaman dışımızda bizi başkalarına karşı koruyan, herkeste bir benzerinin olduğu ancak hiçbir şekilde bize ait olmayan örtünün içeriden gelen hayat belirtisiyle dönüşmeye başladığını fark ederiz.

Sadece fark etmeyiz, evrensel olanın zenginliği olan “farklı biri olduğumuzu” ayırt ederiz.

Okumak kuşkusuz sadece dünyayı bilmekle eşlenecek bir süreç değildir. Kendimize ait olanın fark edilmesi bizi biraz daha renklendirir, başkalarıyla olan temasımızın gücünü ve kalitesini arttırır.