Feyza Hepçilingirler: Dünyayı Ben Yönetseydim

Dünyayı kadınlar yönetse savaşlar biter, dünya dikensiz gül bahçesine mi döner? Yok; bir süre kadınlar kendi aralarında çekişirler. Ne de olsa yüzyıllar boyu kızıştırılan böyle bir savaş da var.

Feyza Hepçilingirler: Dünyayı Ben Yönetseydim

Edebiyatçı, yazar Feyza Hepçilingirler şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi. Türkçenin emekçi kadını Feyza Hepçilingir’e sorduk:

Dünyayı Siz Yönetseydiniz ne olurdu?

Dünyayı Ben Yönetseydim; “Dikensiz gül bahçesi olmaz ama…”

Dikensiz gül bahçesi olmaz ama…

Bana sorarsanız – ki sordunuz – şu anda dünyayı erkekler, erkekleri ise kadınlar yönetmekte. Ne var ki kadınlar bu yönetme işini, kendilerini geri plana çekerek (kadınlar beni bağışlasın ama) sinsice yaparken erkekler bütün kararları kendilerinin aldığını sanıp boşu boşuna şişinmekte.

Bir kadının sevgilisi / kocası; yani en yakınındaki erkeğe yaptıramayacağı şey yoktur. Kadın bunu öyle ustalıkla becerir ki erkek her ne yapıyorsa kendi seçimiyle, kendi kararıyla yaptığına sonuna kadar inanır. Kavgasını verir, gerekirse canı pahasına savunur yaptığını. “Dünya nereye gidiyor?” ya da “Ne olacak bu Türkiye’nin hali?” sorularının yanıtını aramayı erkeğe bırakır ama eve alınacak beyaz eşyadan çocuğun gideceği okula kadar, günlük yaşama ilişkin kararların tümünü kadın verir. Erkeğe düşen bunların kendi kararı olduğunu sanıp uygulamaktan ibarettir.

Ahmet Kaya’nın neredeyse linç edileceği şu Magazin Gazetecileri ödül gecesinde yaşananları anımsar mısınız? O geceden dolayı Serdar Ortaç’ın günahına girildi hep. Oysa bir kadın vardı. “Beyler size hakaret ediliyor. Susacak mısınız?” diyen o kadın öyle bağırmasaydı inanın bana hiçbir şey olmazdı. Ama bir kadın tarafından, hele de erkeklikleri hatırlatılarak uyarıldıkları zaman erkekler asla sakin kalamazlar. O gece de kalamadılar zaten. Ama çoğu zaman böyle avaz avaz bağırmaz kadın. Usul usul söyler. İçten içe işler. Bir çeşit beyin yıkama yöntemiyle… Öyle çok söyler, öyle ustalıkla işler ki fikrini, işin en doğrusunun o olduğuna ikna eder adamı. Ondan sonra adam varsın her şeyi kendisinin düşündüğünü sansın.

İsterseniz bakın; birçok çiftte kadın çok daha akıllıdır ama erkeğini yalnız aklını değil, her türlü gücünü öne sürerek yüceltir; erkek de bu yüceltmelerin gerçekliğini sorgulamayı aklına bile getirmeden tümüne sonuna kadar inanır. Kadın gizli güçtür; kendisini göstermeyen, göstermemek bir yana, ustaca gizleyen güç… Gizlemezse olacakları bilir çünkü.

Dünyayı ben yönetseydim bütün yöneticilik makamlarına kadınları getirirdim

ABD’de eğitim görmüş, Avrupa’da yaşamış bir yüksek mühendis beyefendinin karılarını (birkaç kez evlenmişti) neden dövdüğünü açıklarken sınıf arkadaşı olan eşime söyledikleri tümüyle aklımda. “Ne yapayım birader” demişti. “Allah kayırmış bunları. Aklı, ince düşünme gücünü bunlara vermiş. Ama bana da kas gücü verdi. Her konuda onun söylediklerinin doğru çıkmasından, onun haklı çıkmasından bıktım, usandım. Ben de yaradanın bana verdiği gücü kullanıp girişiyorum.” Erkeklerin her fırsatta kadınları baskı altında tutmaya çalışmasının nedenlerinden biri bu! Pek görülmek istenmeyen bir başka neden de erkeğinkinin sınırlı olmasına karşılık kadının sınırsız cinsel gücü… Bu yüzden bohçalayıp saklamaya çalışıyorlar kadınlarını.

Dünyayı ben yönetseydim bütün yöneticilik makamlarına kadınları getirirdim. Yalnız erkeklerin dünyayı yönetme hakkına tek başlarına sahip olmadıklarını anlamaları ya da kadınların dünyayı yönetmekte kendilerinin de söz sahibi olduğunu fark etmeleri için değil, asıl başka şeyler için…

Bir kadının altında çalışmak çoğu erkeğe zul gelir. Eşit insanlar olmamız gerektiği bilinciyle bakarsanız ne kadar ayıplanacak bir durum! Kim yeterli ve yetenekliyse onun yönetmesi gerekmez mi?

Cinsiyetin yönetim erkini belirlemesi ilkel bir durum değil mi? Nedir yani; mağara devrinde mi yaşıyoruz? Geyiği o vurdu, omzuna atıp getirdi diye mağarada onun sözü geçebilirdi ama bu devirde hâlâ böyle olmasının yeterli bir açıklaması var mı? Kendisinden daha iyi eğitim almış, o işi çok daha iyi yapabilecek kadınlar varken birinin salt erkektir diye, işin başına getirilmesi çok saçma değil mi? İşte erkeği bu, “Ben bilirim, ben yaparım” diyen, “ben benci” egoistliğinden kurtarmak için kadından emir almayı doğal karşılayan bir olgunluğa ulaştırmak gerek. Bunun için bütün makamlarda (hiç değilse bir süreliğine) kadın, emir veren konumundayken erkek, emir alan konumunda bulunmalı.

O yönetim makamlarında bulunmak, sanıyorum ve umuyorum ki kadını da saman altından su yürütme alışkanlıklarından vazgeçirecektir. Böylece kadın yüzyıllardan beri alışkanlık haline getirdiği kendisini gizleme, işlerini alttan alta, gizli kapaklı yürütme eğilimine son verir; gizlediği, erkekleri ürkütür diye ortaya çıkarmaktan kaçındığı her türlü zihinsel gücünü kullanma özgürlüğüne kavuşur. Erkekleşmeden, kendisi kalarak da başarılı olabileceğini görmüş olur.

Dünyayı kadınlar yönetse savaşlar biter, dünya dikensiz gül bahçesine mi döner? Yok; bir süre kadınlar kendi aralarında çekişirler. Ne de olsa yüzyıllar boyu kızıştırılan böyle bir savaş da var. Bu durum bazı erkeklerin çok hoşuna gidecektir. Kadınlar arasındaki çekişmeleri seyretmeye bayılan erkekler, kadınların birbirileriyle didişmesini izleme fırsatını kaçırmak istemezler. İzlesinler. Bu da bizden onlara eğlencelik olsun.


*

Biyografi: Feyza Hepçilingirler

1948 yılında Ayvalık’ta doğdu. İlkokulu ve ortaokulu Ayvalık’ta, liseyi İzmir Kız Lisesi’nde okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu ve İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi (1971). İzmir Kemalpaşa ve İzmir Karataş liselerinde edebiyat öğretmeni ve Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1983’te 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasasının 2. maddesiyle Ege Bölgesi sınırları içinde görev yapması yasaklandı. YÖK tarafından sürüldüğü Karadeniz Üniversitesi, Fatih Eğitim Fakültesi’nden, bu uygulamaları protesto etmek amacıyla 1984’te istifa edip İzmir’e döndü. Sakıncalılık durumu devam ettiği için üniversite ve liselerde çalıştırılmadı. İzmir’de Yeni Bilgi ve Batı dershanelerinde öğretmenlik ve bölüm başkanlığı yaptı. 1992’de İstanbul’a yerleşti. Burada, Dilko Dershanesi, İnanç Lisesi, Galatasaray Üniversitesi gibi çeşitli eğitim kurumlarında çalıştı. Şu anda Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir.

Yazmaya, okul yıllarında (1963) Feyza Baran adıyla ve İzmir’de kimi dergilerde yayımlanan şiirlerle başladı. 1979 yılında Kültür Bakanlığının açtığı Çocuk Yapıtları Yarışmasında ‘Yanlışlıklar’ adlı oyunuyla Başarı Ödülü, 1981’de Akademi Kitabevi Yarışmasında ‘Sabah Yolcuları’ adlı dosyasıyla Öykü Birincilik Ödülü kazandı. ‘Eski Bir Balerin’ adlı kitabıyla Sait Faik Hikâye Armağanını (1985), ‘Potluğu Gidermek’ adlı öyküsüyle Yunus Nadi Armağanı Öykü İkincilik Ödülünü (1989), ‘Ne Güzel Ölmüştüm’ adlı öyküsüyle Borski Grümen (Balkan Yazarlar Karşılaşması) Ödülünü (1991), ‘Savrulmalar’ adlı öykü kitabıyla da Sedat Simavi Edebiyat Ödülünü (1997) aldı. Öyküleri Fransızca, Almanca, İngilizce, Sırp – Hırvatça ve Slovence’ye çevrildi. Öykülerinden bir seçki ‘Die Hochzeitsnachtandi’ adıyla Almanya’da yayımlandı. Türkçenin yanlış ve kötü kullanımını eleştirdiği Türkçe “Off” adlı kitabıyla büyük ilgi uyandırdı. Bu kitap üst üste 36 baskı yaptı. Kimi dergilerde zaman zaman (Varlık, Evrensel, Düşler Öyküler, Milliyet Sanat), kimi dergilerde sürekli (Yaşasın Edebiyat, Öküz, E, Hayvan) yazdı; Siyah Beyaz, Yeni Gündem gibi gazetelerde köşe yazarlığı yaptı.