Millet olarak artık kendini sorgulamanın zamanı

Millet olarak milletin isteklerini göz ardı ettik yıllarca, milletin halini umursamadık çoğu kez. Devletiyse asla bir devlet olarak düşünmedik. Ya yıkmak üzerine ütopik ve terörist düşünceler salladılar orada burada, ya savunduk öylesine düşünmeden, delicesine; bazen de cengavercesine. Düşünmedik, sadece duyduklarımızı tekrar ettik, sadece bize ezberletilmiş olanları savurduk etrafımıza.

Millet olarak artık kendini sorgulamanın zamanı

 Her Hata Büyük Bir Yanlışın Parçasıdır

Birikir, biriktikçe büyür, büyüdükçe koca bir yanlış haline gelir hatalar. Evet, hatasız kul olmaz ama hatayı çokça ve sıkça yapmak kulluğun özründen değil, ya ahmaklıktan sayılır ya da kötü olmaktan kasıtlı olarak kötülük yapmaktan. Doğrular tartışılır ama doğruları tartışmaktaki maksat onları çürütmek, onların doğru olmadığını göstermek değil, içlerindeki en doğru olanını seçmektir. Yoksa doğrular da yanlışlar kadar çoktur.

Ve mühim olan, bizi peşinde sürüklemesi gereken idea, doğruların içinden en uygulanabilir en doğru olanı seçmektir. Uygulanamaz olan ütopyalarda koşmak hayal kurmaya benzer ve hayaller kurulurken tatlı olmasına karşın kırılırken gerçeklerden daha fazla can yakar can acıtır. Geldik kelimelerden acıya, cümlemizi acı kelimesi ile bitirdik. Toplum olarak uzun zamandır acının içinden sıyrılıp çıkamadık. Verilen brifinglere bazı gazetecilerin köşelerinden bahsettiklerine göre bir müddet daha acılarla yaşamaya alışmak zorundayız.

Ülkemiz ve milletimiz bundan yüz yıl evvel büyük bir savaşın içine düştü, birçok şeyini kaybetti, kaybettiklerinin içinde bazılarını kurtardı ve elde kalanlarla yaşamaya devam etti. Adı değişse de devletin; İnsanı, insanının kimliği, hayalleri, düşünceleri değişmedi. Yıllar en sağlam yapılarda bile değişimler yapar, kaldı ki insan değişmesin, insanı insan yapan değerler düşünceler değişmesin bu mümkün mü?

Elbette değil, değişir insan, değişir, değişir… İnsan değiştikçe ülkeler, kurallar, idealler değişir. Büyük bir savaştan çıkan ülke ve millet yeri geldi eldekilerinin üstüne koydu, yeri geldi siyasi entrikalar, dış güçlerin içerideki oyunları ve darbelerle koyduklarını ve daha fazlasını geri aldı. Bu günlerde böyle zamanlarda televizyon programlarından, gazete köşelerinden, mahalle kahvelerindeki masa başlarından tartıştık. Durmadan cümleler savurduk etrafa…

Düşünmedik, sadece duyduklarımızı tekrar ettik, sadece bize ezberletilmiş olanları savurduk etrafımıza. Ne devleti anlayabildik ne milleti. Milletin isteklerini göz ardı ettik yıllarca, milletin halini umursamadık çoğu kez. Devletiyse asla bir devlet olarak düşünmedik. Ya yıkmak üzerine ütopik ve terörist düşünceler salladılar orada burada, ya savunduk öylesine düşünmeden, delicesine; bazen de cengavercesine.

Unuttuğumuz şey ise devletin bir isim, bir kavram, bir güç olduğuydu. Eleştirilerin ise öncelikle o gücü, o kavramı kullananlara yapılması gerektiği idi. Devletin insan gibi olmadığı, insan gibi merhamet edemeyeceği, insan gibi eğlenemeyeceği ve insan gibi düşünemeyeceğiydi. Devlet ile insan arasındaki en bariz farklardan biri de sorumluluklardır. Bir insan en fazla kendine ve ailesine karşı sorumluyken; Devlet bünyesindeki her türlü inanç ve kimlikten oluşan, binlerce, milyonlarca aileye ve o ailelerin bireylerine karşı sorumludur. Bu konuda ise gelmiş geçmiş en iyi söz “milleti yaşat ki devlet yaşasın” olduğu idi.

Üç bomba patladı Ankara’da

Bu arada sadece Ankara’da üç bomba patladı. Patlayan başka bombalarda vardı, kimini duyduk kimini duymazlıktan geldik. Örneğin doğuda çok bombalar patladı askerlerin, polislerin ve halkın başında evlerinin köşelerinde. Patladı ama biz çoğuna göz yumduk, çoğuna sessiz kaldık, o başkaydı.

Gelelim Ankara’ya. Ankara’da çok değil beş ay içerisinde üç defa “an karardı”. Ve bombaların ortada bıraktığı sisler henüz kalkmadı, kalkmak bilmedi. Şimdi sözlerime katılırsınız katılmazsınız ama gerçekleri ne kadar kulak arkası yapsanız da gün gelir kışın esen sert bir rüzgar kadar somut olarak gerçekler suratınıza çarpar. Her bombanın kendine ait kötü bir amacı, terörist faaliyeti vardı. Her bombanın kendine ait bir kitlesi ve hainliği vardı. İlk bomba patladığında bombanın öldürdüğü, parçaladığı, madden ve manen sakat bıraktığı insanlar belli bir ideolojinin bayrağı altında toplandığı için bu olay sonrasında mağdurlar için üzülenler olduğu kadar, zaten bunlar böyle miting miting dolanıp kargaşa çıkarmanın anarşinin peşinde diyerek üzülmedikleri gibi haklı görenler de oldu.

İkinci bombanın ise hedefi bambaşkaydı. Askerleri personeli; Gerek rütbeli olsun gerek rütbesiz olsun TSK mensuplarını ve askeriye bünyesinde çalışan memurları hedef almıştı. O zaman şehit düşenlere ülke olarak üzüldük, ağladık, sitemlerde bulunduk. Bunun yanında örgüt propagandası yapmayı yaşam biçimi haline getirmiş olan ve örgüt mensuplarınca bu olay üzücü olarak değil daha çok bir zafer olarak görüldü. Bunun en bariz örneği ise yüzlerce insanın canını kast eden ve bunu terörist düşünceler altında yaptığını bağıran bombacılar için taziye çadırı kurup o çadırlarda boy gösteren vatandaş kılıklı insanlardan, milletvekili görünümlü herkestir.

Ülke şehitleri için ağlarken birileri taziye çadırında kendilerince bir zafer sevinci yaşadılar. Hüzün onların sadece maskeleriydi. Ve çok değil az bir süre sonra üçüncü bomba patladı. Bu bombanın hedefi ise hepsinden daha beterdi. Hedefte, Türk de vardı, Kürt de, Sünni de vardı, Alevi de genç de vardı yaşlı da. Resmisi de vardı sivili de. Sonuç ne oldu şehitler için ağlayan bir ülke vardı bir kenarda, bir kenarda ise hala taziye çadırı kuracağım diye didinen insan kılıklı canavarlar.

Çok seviyoruz, bombaların ardından konuşmayı daha çok sevdik millet olarak

Sosyal medyada, basılı yayınlarda, çarşıda, okulda, kahvelerde, meydanlarda bilenler de konuştu, bilmeyenler de duyarlısı da konuştu, her şeyden kendine pay çıkarmaya çalışanı da. Kimisi geldi iç işleri bakanını istifaya çağırdı, başkası geldi tüm iktidarı istifaya çağırdı, bir başkası da geldi cumhurbaşkanına kadar uzattı istifa bağrışlarını.

Birileri de çıktı iktidarı istifaya çağıran kesimi doladı ağzına. Onlarla öyle mücadele etti ki iktidar, gayrı düşüneni bazen vatan hainliğine kadar sürükledi. Bizdensen doğrusun, değilsen sen de hainsin demeye kadar götürdü. Oysa kimse susmayı, susup düşünmeyi düşünüp ondan sonra mantıklı bir karar vermeyi ve verdiği kararı uygulamayı düşünmedi.

Öncelikle aynı vatanın vatandaşları olarak tek yürek olup devlete, millete ve yarınlarımıza zarar veren bu terörist düşünceye isyan etmeli ve onu lanetlemeliydik. Bu kadar yeter mi, yetmez. Oturduğun yerden ekrana geçip tükürünce üstüne düşeni yapmış olmuyorsun. İşin kolayına kaçmış içini rahatlatmış oluyorsun sadece. Sonra sormalıydık kendimize nerede hata yapıyoruz? Nerede? Öyle ya işi başkalarına yükleyip kendini aklamak kolay değil mi? Bir kere olur olabilir gafletime geldi dersin, ikincisi olur hadi bunda hazırlıklı değildim, boş anımı kovalamışlar dersin ama üçüncü kez oluyorsa orada ihmal de vardır, bilinçsizlik de vardır, duyarsızlık da vardır.

Gereksiz cümleler sarf etek yerine, gruplara ayrılıp yeni gruplar doğurmak yerine düşünmeden sadece klişeleşmiş ezberlenmiş ideolojik ve asılsız sloganlar savurmak yerine bu kadar olaydan sonra önce millet olarak kendimizi sorgulamamız lazım. Sosyal medyada atıp tutmak yerine birey birey ben nerde yanlış yaptım, biz nerede yanlış yaptık diye sormamız lazım.

Bu ülke sadece 550 milletvekilinin ülkesi değil, ülkeyi geliştirmek kalkındırmak ve güçlendirmek savunmak sadece 550 milletvekilinin işi değil. Millet her bireyi güçlü olursa güçlüdür. Yoksa pazarcı tezgahındaki gibi önde iyileri güzelleri arkada ezikleri çürükleri olan bir millet her zaman güçsüzdür ve yenilmeye mahkumdur.

Velhasıl kelam; artık sorumluluk alma ve yanlışından dönme zamanı millette. Sadece hayallerde değil gerçekte de sadece afişlerde değil, düşüncelerde de birlik olmanın vakti. Var olan olaylarda, yaşanan kötü hadiselerde taşın altına millet olarak birey birey elimizi koymak.

Ben devemi yürüteyim de kimin eşeği ölüyorsa ölsün dediğimiz için, dur birader ben bunun kaymağını iyi yerim ben buradan kendime iyi malzeme çıkarırım diyerek hareket ede ede bu hale geldik. Politika, diplomasi sıkıntıya düşmüş olabilir. Ama seçen de seçtiğini geri indiren de alternatif ihtiyacı çektiği gibi alternatifler üretecek olan da millettir. Bizim en büyük sıkıntımız aslında birlikçi düşünce üretmekten uzak olmamız. Çözüm üretirken yarını düşünmeden anlık çözümlere çığırtkanlık yapmamız. Yanlışımız çok, ama yanlışı doğruya çevirmek için yapabileceklerimiz de çok.

Ne diyelim; Terörün tüm kurban ettiklerine, dikkat edin kurban diyorum aslında onlar terörün değil bizim kurbanlarımız, bizim yerimize ölen isteyerek ya da istemeyerek ölen kurbanlarımıza rahmet, ve madden ve manevi olarak sıkıntıya düşenlerimize yaralılarımıza şifalar diliyorum. Birimiz de ölsek bir, binimiz de. Bütün olarak düşünüp bütün olarak hareket edeceğimiz günler dileği ile…