Samimiyetsiz vicdanlar: Unutmasınlar!

“Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlaktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim; özveriden yoksun bir din anlayışı.” Mahatma Gandhi

İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence; çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar; ahlaktan yoksun bir iş dünyası...

İnsanlar öldü, insanlıkla beraber katledildi. Cenazelerin kanı bile kurumadan katil avına çıkan bizler “ölüm” en çok bizlerin ağzına yakışır. Yas tutmada hızımıza rakip yoktur.

Nusrettin, Zeynep, Berkin, Yasin ve niceleri oluruz o lanet günlerde! Analarından ve ailelerinden daha çok sahipleriniz acılarını, cellatlarını sosyal medyada infaz ederiz. Ve attığımız tweetlerle adaleti sağlamış oluruz. En çok like’ı alan paylaşımın sahibi en çok sahiplenmiş oluyor o insanların acılarını. Bu lanet haberlerden hemen sonra sosyal medyada görürüz onları. Herkes Necip Fazıl, Nazım ve Orhan Veli okuruymuş. En afili şiirleri, yazıları yazanımız en çok üzülenimiz sayılıyormuş. Şu günlerde herkes niyetçi gibi iki alıntı edip, alabildiğine samimiyetsiz paylaşımlar yapınca ne oluyor yani, haliyle bir şey olmuyor azizim siz de biliyorsunuz. Bir gün sözde sahip çıkan olup, diğer günler hiçbir şey olmamış gibi devam edip çirkeflik edenler var bir de. Aforizmalarımızı sayfalarımıza giydirmeyin; ruhumuza giyelim onları lütfen. Oysaki bir anne için bir evladını kaybetmenin bir tarifi, olabilir mi? Anlatılabilir bir şey midir bu, o yası tutanlar için?

Televizyonlardan ve sosyal medyadan öğrendiğimiz o kahır eden haberleri izleyip, üzülüp belki çok üzülüp hemen ardından yorganı başımıza çekeriz. Yeni güne merhaba deriz, sanki olan hiç olmamış ölen hiç ölmemiş gibi. Ama bilmeliyiz ki ateş düştüğü yeri yakar.

Bir gün farklı bir zamanda, yine bir yerde bir bomba patlar. Birileri insafsızca katledilir veyahut tecavüz edilir. Hemen o gün ana haber bültenleri saatlerce yayın yapar. Paylaşımlarımız ev ödevi gibi yapılır -çünkü yapmazsak lümpen damgası yeriz maazallah!- tepkiler koyulur ve sonraki gün, derbi maçı olur, iki gün Fener maçını konuşuruz ta ki sıradaki bombaya kadar. Sonraki gün yine her şey hiçbir şey olmamış gibi devam eder. Kronik yakın geçmiş hafıza kaybımız var milletçe. Öyle değil mi ama?

“Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset; vicdanı sollayan eğlence;
çalışmadan zenginlik; bilgili ama karaktersiz insanlar;
ahlaktan yoksun bir iş dünyası; insan sevgisini alt plana itmiş bilim;
özveriden yoksun bir din anlayışı.”

Mahatma Gandhi’nin bu sözünü alıntıladım maalesef. Çünkü yok olmaya, güruh bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Koşuyoruz bile diyebilirim ne yazık ki… Şu sıralananlardan hangi biriyle yüz yüze değiliz ki Allah aşkına?

Ne çok şeyden yoksun olduk böyle

Vicdanlarımızı kapatıyor onu köreltiyoruz fark etmeden, halbuki vicdan Tanrının sesi değil miydi? Öyle söylememiş miydi düşünür? Vicdanı ketumlaştırmanın manası nedir? Kutuplaşmadır! İnsanların tarifsiz acılarını üstlenmeye kalkmayalım. Haksızlık olur bu ve lütfen buna inanmamı beklemeyin. Kendimize binlerce fersah uzaklıktakine bile üzülmeyi beceremiyoruz artık.

Yaptığımız iyiliklerde bile çıkar peşindeyiz. Bir kere bile, “eğer her yerde hazır ve nazır olan göz görmese, yine iyilik yapar mıydım?” diye sormuyoruz kendimize. Faşizmin kapsama alanımızda olduğu, tanrının sesi olan vicdanın şebeke yoksunluğu çektiği bir coğrafya da bunlar bittabi normal. Eğer herkesin değişmesini, tüm acıları yok etmek ve tüm insanlığı uyandırmak istiyorsak, tamamen önce kendimizi uyandıralım. Acıları bitirmek istiyorsak, içimizdeki karanlığı yok edeceğiz bir kere önce.

O zaman, durup birbirimizi dinleyeceğiz. İçe doğru derinleşip, samimi insan ilişkileri için vakit ayıracağız buna. Bizi  kontrol eden, bizi robotlaştıran ve yozlaştıran şeylere; Facebook, Google ve türevlerinin birer ürünü olmaktan çıkacağız. Samimiyetimizin ve insanlığımızın kapsama alanı, Tanrının sesi olan vicdanımızın zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur. ”İnsanlığımızın” sesi ayyuka çıkıp, her birimizin ruhunda yankılanıp  asla dinmeyecek bizleri birbirimize bağlayacaktır. Kızdığımız, tanık olduğumuz şeyler bizlerden bir sorumluluk bekliyor. Onları değiştirip düzeltmek, bulduğumuzdan daha güzel yapma sorumluluğu gibi. İnsan zihni neyle meşgulse rüyasında onu görür. O zaman kötü rüyaları tamir edeceğiz ve toplum olarak, tüm insanlık insanlıkla meşgul olacaktır.

Unutulmamalı ki;

”Dünya hayal olur, hayal de gerçek”  olur.