Bencillik… Kutsanmalı mı lanetlenmeli mi?

İnsan bencildir… Bana veya bir başkasına ‘Bencil’ dendiği zaman bir tebessüm belirir yüzümde. Gülünç bulurum çünkü bu, ağaca ‘Yaprakların var’, kediye ‘Kuyruklusun’, balığa ‘Karada yaşayamazsın’ demek kadar saçmadır. Türün tüm bireylerine has olduğu su götürmez olan bir özelliği, tikel önermeymiş gibi sunmak, yeni bir bilgi veriyormuş gibi yapıp da aslında hiçbir şey söylememek. Boş konuşma ve totolojiden oldum olası hazzetmedim.

Bencillik… Kutsanmalı mı lanetlenmeli mi?

Evet her insan bencildir

Fakat bu özelliğin her bireyde, tıpkı saç gürlüğü gibi, az veya çok yoğunlukta olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öyle insanlar vardır ki sadece diğerleri için yaşıyor gibi görünürler. Egoizmin tersi olan altruizm için; bir başkasının esenliğinin, mutluluğunun çoğalması adına kendininkini hiçe sayan davranışlar bütünü diyebiliriz. Yalnız birçoğumuzun farkında olduğu bir gerçek varsa o da en büyük altruizmin temelinde dahi bencilliğin yattığıdır. Diğerlerinin duyduğu mutluluktan alınan keyif yine kişinin kendisine aittir. Başkalarını harcayarak alınan zevkten çok daha fazla insanlığa hizmet ettiği ve vicdanla uyumlu olduğu da muhakkaktır fakat diğerleri ya da vatan-millet için gösterilen fedakarlığın içimizde sarhoş eden bir zevk hali yaratmadığını söyleyebilecek biri olmasa gerek…

Altruizmin temelinde yine öz çıkar oluşuna bilim de değinmiştir. Darwin, türlerin kökeniyle ilgili çalışmaları esnasında, toplumsal yaşamı seçmiş tüm hayvanlarda, grup içindeki bireylerin genel yarar için çalıştığını farkeder. Haliyle bu gözlem, hayatta kalmak için birey yararının esas olduğu savına ters düşer. Nitekim bilim adamı, doğal seleksiyonun bireyler arasında bazı fedakarlıkları tetiklediğini, bunun da grubun üreme potansiyelini arttırdığını ileri sürer. Kıssadan hisse, ‘Ben’in varlığının garantisi, ‘Diğerleri’nin varlığını sürdürebilmesine bağlı olduğundan dolayıdır ki, fedakarlıklar ve dayanışma söz konusu olur. Bir çeşit ‘kaz gelecek yerden tavuk esirgememe’  özverisi altındaki bencilliğin sadece insana has bir durum olmadığı anlaşılıyor.

***

Her taşın altında ‘Ben’in oluşu, bilincin kendiliğinden ulaştığı mutlak hakikatın öznenin kendisinde olduğu ve öznenin (Ben’in) dışındaki herşeyin olasılıktan başka hiçbir şey olmadığı düşüncesi; Descartes’ın cogito’sundan yola çıkıp, Varoluşçuluk’tan geçip günümüzde evrensel felsefe diye de adlandırılabilecek, kuantum teorisi ile el ele giden dünya görüşüne kadar vardı: ‘Etrafımda gerçeklik dediğim herşeyin ölçüsü Ben’im!’

Ruhsal evrimin tamamen bireysel olduğuna inanan her türlü felsefe haliyle ‘Ben’i, eski dünya görüşünün Tanrı’yı yerleştirdiği makama oturtuyor. Öyle ki artık evrensel felsefeyi sunduğunu iddia eden metinlerde aşağıdaki gibi altın kurallara rastlıyoruz:

“Sen ne hissediyorsan o her zaman doğrudur. Dünyadaki bütün insanlar toplansa ve sana aksini söylese bile senin hissettiklerin senin için doğrudur.”

“Geçmişte yaptıkların için pişmanlık duyma ve özür dileme” (!)

“Ailen dışındaki insanlarla ilişkilerinde, asla kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atma.”

“Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin.”

“Asla başka insanlar üzülmesin diye kendini üzmeyi tercih etme. Sen kaldırabiliyorsan, onlar da kaldırabilir.” vs. vs.

Hakikate varış yolunda bireyin yalnız olduğuna, ona bu hakikati hazır olarak kimsenin sunamayacağına, dolayısıyla bir kişi tekamül yolunda ilerlerken ve hayatına dair seçimlerde bulunurken ona müdahale edilmemesi gerektiğine ben de yürekten inanıyorum. Bu yüzden ne kendi değerlerimi bir başkasına empoze etmeye uğraşıyorum, ne de bir başkasının ideal insan tasarımını bana benimsetmesine izin veriyorum. Fakat “Her zaman ama her zaman önce sen gelmelisin” diyen bir dünya görüşüne kendimi yakın hissedemiyorum.  Bu sebeptendir ki ne zaman hat safhada bencil, paylaşmaktan ve yardımlaşmaktan uzak duran, diğerlerinin esenliğini kendi esenliğiymişcesine gözetmeyen, ‘Benden sonrası tufan’ veya ‘Kimsenin mutluluğu için kendi mutluluğumdan en ufak miktarda özveride bulunamam’ diyen insanlara sempati duyamıyor hatta itiraf etmem gerekir ki acıyorum.

Özgürlük sadece kendini seçiş değildir

Bu gerçeği dillendirmesi için, Jean-Paul Sartre’ın ‘L’existentialisme est un humanisme’ (Varoluşçuluk bir insancılıktır) isimli konuşmasından bir bölüme başvuruyorum:

İnsan kendi kendini seçer dediğimizde, her birimizin kendi kendini seçmesini anlıyoruz. Ama insan kendini seçerken, bütün insanları da seçer. Olmak istediğimiz kimseyi yaratırken, herkesin nasıl olması gerektiğini de tasarlarız. Hiçbir edimimiz yoktur ki, olmasını zorunlu saydığımız bir insan tasavvuru doğurmasın bize. […] seçişimle yalnızca kendimi bağlamış olmakla kalmam, herkes adına tevekkülü salık vermekle bütün insanlığı da bağlamış olurum. […] Bağlanan ve yalnızca olmak istediği kimseyi değil, bir yasa koyucu olarak bütün insanlığı seçen kişi, o derin ve tümel (küllî) sorumluluk duygusundan kurtulamaz.

Kurtulmamalıdır da…