Dişil ve eril kalp nedir?

Aldığı her darbe onu öldürüp yeniden yaşama getirirken kalp gitgide o iyileştirici sevgi ile harmanlanıp, hamur kıvamına geliyor. Ve böylece artık kurşunların kıramayacağı kadar yumuşak, esnek, kucaklayıcı ve yaşama gebe bir yere dönüşmüş oluyor kalp.

Dişil ve Eril Kalp nedir?

Her insan hem kadın, hem erkek doğasına sahip, öyle değil mi? Bedeninin cinsiyeti ne olursa olsun; her kişinin bu iki yön arasında kendince bir dengesi var. Bu yüzden eril ve dişil diye ayırdığım bu davranışlar kadına ve erkeğe değil, insanın içindeki kutuplara dair yargılar.

Dişilin kaotik, alıcı, ve yuvarlak doğası ile erilin düzenli, verici, kare doğası… Söz konusu kalp olduğunda bu iki zıt hayalimde şöyle canlanmakta:

Kalp, zırh ve yaşam

Eril, kuvvetli durmak isteyen taraf. Bu yüzden kontrol etmeye yöneliyor. Şeyleri dilediği şekle sokmaya, belirlemeye, köşeleri olan çizgiler çizmeye yarıyor. Çizgileri bir sınırdan ziyade güvenli belirlilikler olarak görüyor. Kalbin alabileceği bir darbeyle tüm kontrolünü yitirmek, düzenin dağılması ve belirsizliğin hakimiyetinde kalmak eril için alışılmadık ve korkutucu. Bu yüzden eril kalp, yaralanmamak için zırh giyiyor.

Oysa zırhın ardında sevginin yolu da tıkanıyor. Ve işte bundan dolayı zamanla katılaşıyor. Hayatta tutsa da bir kalbin yapabildiği onca şeyi artık yapamaz hale geliyor.

Dişil kalp ise zırhsız. Korunmasız ama kaotik düzene güven içinde. Kontrolsüzlüğü kabul ediyor, belirsizlikle barışık ve bu yüzden kalbi sevginin akabilmesi için açık. Dolayısıyla eninde sonunda yara alıyor. Kalp kırıldığındaysa mucize başlıyor: ölümle yaşamın birbirine akan müthiş doğasına ev sahipliği yapıyor kalp.

Nasıl? Tıpkı bir ağaç gibi kendi iyileştirici öz suyunu salgılayarak.  Bu yoğun, akışkan ve yapışkan sıvı, artık sevgi, şefkat, her ne ise, yarayı iyileştirmeye başlıyor. Ve bir yandan da artık kalbin harcına katıldığı için kalp yumuşuyor. Dişil kalp daha çok yaşamla dolmanın coşkusuyla kendini yeniden sevmeye açık bırakıyor.

Dişil ve Eril Kalp nedir?

Aldığı her darbe onu öldürüp yeniden yaşama getirirken kalp gitgide o iyileştirici sevgi ile harmanlanıp, hamur kıvamına geliyor. Ve böylece artık kurşunların kıramayacağı kadar yumuşak, esnek, kucaklayıcı ve yaşama gebe bir yere dönüşmüş oluyor kalp. Dalga geçercesine gelen kurşunları kalp şekline getirip geri tükürüyor hatta. Şifası kendinden taşarak başkalarına yayılıyor. Hayatta tutmaktan öte, yaşatan bir kalbe dönüşüyor. Tüm bu süreç kesinlikle acı verici, fakat yaşamın doğması hep sancılıdır zaten. Dişil bunu bilir ve yine de göze alır.

Dengesizlikten doğan iç ve dış şiddet


Maksat bir kutbu yerip diğerini yüceltmek değil elbet. Bu iki kutup biri kırmızı ve biri mavi diyelim, asla tek başına var olamaz, daima ikisi birden vardır. Yani insan hep farklı bir ton mordur. Tıpkı beynin iki yarısı gibi, analitik ve sezgisel olan bir arada olmadan insan hayatta kalamıyor. Yaşama gebe kalan kadın olsa da erkek olmadan bunu yapamıyor.

Her insanın kendi içinde ve dünyanın genelinde bu iki kutbun dengesizliğinden başka bir dert olmasa gerek. Dişili baskılayan global kültürde kendi doğamızla kavga ediyoruz. “İhtiyacı olmak” durumunu kabul edemeyen, ‘alıcı’ kavramını dişile yakıştırmadığından kavgaya girişen feminist kadınlar bu sırada ne kadar eril olduklarının farkında değil. Dişil yönünü reddeden erkekler gerçekte “erkekçilik” oynayan küçük çocuklar gibi görünüyor.

“Kırılganlığın Gücü” adlı bu TED konuşması, kırılganlığın önemini kavramaya, ve bununla barışmanın açtığı kapılara müthiş bir yol sağlıyor.  Şimdi tıpkı ses ve sessizlik gibi geliyor bu iki kutup. Ses tüm baskınlığıyla öne çıkarken aslında sessizliğin içinde var oluyor. Sesler birbiriyle çakışıp bozsa da sessizlik sadece izin veriyor ve hepsi gelip geçtiğinde o sürüyor. Biri diğerine gebe, öteki diğerinin fark edilmesine. Kendi doğamızla barışmamız ve dengeyle yönlerimizi benimsememiz dileğiyle.


Cinsel uyumsuzluk: İlişkilerde tehlike sinyalleri!