Eğitim sistemi hızla geriye giden ülke: Yeni Türkiye

Bir yanda inşası hızla süren ve eğitim sistemi hızla geriye giden “Yeni Türkiye”, diğer yanda sürekli olarak gelişen, ileriye giden, böyle bir yaşam da mümkün diyebileceğimiz başka ülkeler…

Eğitim seviyesi hızla düşen ülke: Yeni Türkiye

Eğitim seviyesi düşük olan bir ülkenin, diğer tüm sistemleri de çarpık, bozuk ve geridir. Eğitimin gelişmediği, sistemin bozuk olduğu ülkelerde iktidarda olanlar da ilelebet o koltuklarda otururlar. Eğitim seviyesi, bir ülkenin her şeyini etkilerken kimse ses çıkarmadığı sürece farklı bir durum da beklenmemelidir. Vahameti olan durum ise toplumun bu çarpık düzen içerisinde yaşamaya artık alışmış olmasıdır.

Peki, iyi bir eğitim sistemi bulunmayan ülkemizde; çocuklarımız ülkemizin geleceğini nasıl etkileyebilir ve böyle giderse nasıl etkileyecektir? Bunların müsebbibi nelerdir? Ülkemiz bu vaziyet içerisindeyken bizler nasıl projeler ve çalışmalar yapıp kalkınabiliriz? Artık nasıl ‘gelişen’ bir ülke konuma gelinebilir? Ve hangi gelişmiş ülkelerin hangi sistemlerini rol model olarak almalıyız?


Elmalılı M. Hamdi Yazır der ki; “Hikmetli bilgi, tecrübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler taşıyan ilimdir… Hikmet, ilim ile sanatın birleşmesidir.”

Eğitim sistemimiz eğri bir şekilde son sürat ilerlemekte. Bu da kültürden politikaya sanattan sağlığımıza kadar hayatımızın her alanına olumsuz etki ediyor. Milyonlarca çocuğa asıl öğretilmesi gereken şeyleri öğretmeyen bir sistem ve çocukların neye öncelik vermeleri, neye değer vermeleri gerektiğini öğretmeyen bir müfredat işlemekte okullarda.

İstersek dünyanın en büyük ekonomisine en büyük gücüne sahip olunsun; geleceğimiz olan bu çocuklara verilmesi gereken eğitimi veremeyeceksek; toplum bu bozuk sistemle habire yerinde sayacak, iktidar da koyun gibi güdecekse, önceliklerimiz başka şeylerse eğer, her türden sona hazırlanmalıyız.

Dünyadaki ‘gelişmiş‘ ülkeler nasıl bu kadar gelişmişken, gelişmeyen ülkeler neden gelişememiş? Gelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülke sınıfına halen girememektedir acaba? Ve biz sözde “gelişmekte olan”  bir ülke olarak neden hala gelişememekte ve yerimizde saymaktayız?

Bu sorunun elbette çeşitli cevapları var. Farklı dallardan farklı ideolojilere sahip kişilerin elbette çeşitli ve değişik cevapları olacaktır. Ama bunun en temeli ve açık ara başarısızlıklarla dolu olanı eğitim sistemimizdeki sorunlardır. Öyle ki yıllar yılı ezbere dayalı bir eğitim sistemiyle, bu şekilde başarı sağlayamayan binlerce öğrencinin yerine yine binlerce öğrenci eklenerek; “bu yetkililer acaba bu gençlerden koleksiyon mu yapıyorlar?” diye kendime sormadan edemiyorum.

Alanlarında gerçekten üstün başarılı olan beyinlerin ürettikleri, fikirleri ve projeleri kurumların bu insanları dikkate almamasıyla ve hükümetlerin bu yöndeki yetkinsizlikleri, dolayısıyla da; bu beyinlere asıl değeri, desteği veren ülkeler bizim aksimize bu insanları daha iyi imkanlarla kendi ülkelerine bilimde ve sanatta katkı sağlamaları için beyin göçü olarak gerçekleştiriyorlar. Bizim üstün meziyetli yetkililerimiz sayesindeyse ülkemiz ve geleceğimiz bu şekilde tahrip edilerek ilerleyemiyor. Yine geçenlerde okuduğum bir haberi örnek vereyim onlarca örneğin arasından…

Özel MEF Lisesi 12’nci sınıf öğrencisi İlayda Şamilgil, “First Step To Nobel Prize In Physics” yarışmasında, 70’e yakın ülkeden 5 bin fizik projesini geçerek dünya birincisi oldu.

eğitim tübitak

Göğüs kabartan bir haber bu öyle değil mi? İlayda Şamilgil’in bu projesi daha önce TÜBİTAK’a gönderildiğini ancak derece bile alınamadığını utançla öğrenmiştik. Bu tip kurumlar kimlerin ellerinde?

Asıl onların utanıp istifa etmeleri gerekirken bizim hangi bilmediğimiz – duymadığımız projelere öncelik tanıyorlar? Bu gençler neden sürekli diğer ülkelerin kanatları arasına alınırken, bizim kurumlarımız ve büyüklerimiz neden bu kişilere kapıyı gösteriyorlar?

Finlandiya’da eğitim nasıl?

Sizleri bir İskandinav ülkesi olan Finlandiya’ya götürmek istiyorum Avrupa’nın Kuzeyinde Baltık Denizi kıyısında bir Avrupa ülkesi, İskandinavya yarımadası… Dünyanın her yerinden insanlar burada huzuru arıyor. Komşuları Rusya ve Norveç. İntihar oranı maalesef biraz yüksek bir ülke (malum kapalı ve soğuk havanın depresyon etkisi) ama bunun konumuzla bir ilgisi yok. Finlandiya’dan bahsetmemin sebebi; sadece huzurundan değil hayran kalınacak mükemmele yakın bir eğitim sistemleri bulunduğundan…

Finlandiya'da eğitim nasıl?

2012’nin en iyi 10 ülkesi Finlandiya iken, 2015 in bulguları ve verileri gösteriyor ki “En İyi Eğitime Sahip Ülkeler” arasında 5. sıraya düşmüş olsa da halen eğitim sistemleri bizler için bir rol model olmalıdır.

  • Hiçbir çocukta sınav stresi yok
  • Herhangi bir sınav sıralaması yok
  • Merkezi sınav ve dershaneler yok.
  • Okullarda okutulacak kitapları öğretmenler kendileri seçiyorlar.
  • Öğrencileri testlere ve sınavlara hazırlamaktan daha çok ‘öğrenmeye’ hazırlıyorlar.
  • Sistem tamamen öğrenci odaklı.
  • Ödev ve öğrenim, öğrencinin öğretmen ve diğer öğrencilerle olan etkileşimi daha çok ön planda tutuluyor.
  • Kantinlerde sadece süt, su ve meyve bulunuyor.
  • Okuldaki eğitim süreleri çok kısa; 4 saat kadar ve her öğrencide eşit düzeyde başarılı!
  • Ve sistemdeki en büyük ve en etkili bir diğer husus da; her çocuğa kendi öğrenme yöntemine göre ödev veriliyor. NLP Teknikleri öğretmenler tarafından derslerde uygulanıyor.

Bizim eğitim sistemimizde; öğrencilerin eğitim – öğretim hayatlarındaki en büyük ve hala devam edip bilinmeyen sıkıntılardan biri: Finlandiya’da öğretmenler tarafından bilinen ve derslerde uygulanan bu ‘temel sistemler’ Türkiye’de bilinmiyor. Öğrenci bu sistemlerdeki tekniklerin faydaları ve işlevlerini bilmediğinden dolayı, işitsel, görsel ve kinestetik öğrenme stillerine uygun bir şekilde eğitim görememekte ve bundan dolayı başarısız olmakta.

Yeniden Finlandiya’ya dönecek olursak, okullarda farklı yaş gruplarıyla öğrenciler bazı dersleri beraber işleyebiliyorlar.

  • Böylece uyumu öğreniyorlar.
  • Okullardaki bitki bakımlarını, kütüphane işlerini, atık kağıtların toplanmasını, mutfak yardımı gibi gündelik işleri her öğrenci sırayla yapıyor. Yani Fin okullarında hizmetli yok, tüm işler öğrenciler tarafından yapılıyor.
  • Böylece sorumluluk duyguları gelişiyor.
  • Öğretmenlerini de ebeveynleri gibi sevip onlara güvene biliyorlar!

finlandiya eğitim

Evet, çocuklarına böyle bir eğitim veren öğretmen olmak da kolay değil Finlandiya’da. Liseden mezun olup öğretmen olmak isteyen bir öğrenci, üç aşamadan oluşan bir kabul testinden başarılı olmak zorunda.

İlk aşama; kitap sınavıyla, bilgiyi araştırma, sentez yapabilme yetisi, eleştirel bakış açısıyla bilgiyi yorumlama ve analiz edebilme yetisi test ediliyor. İkinci ve en önemli aşamada, bu mülakat da gerçekleşiyor; kişilik ve karakter yapısı bakımından bu mesleğe uygun olup olmadığı analiz ediliyor. Bu ikinci hususa dikkat edin (!) tekrardan değineceğim buraya! Son olarak üçüncü aşamaya gelince; bu adaylardan örnek bir ders anlatmalarını veya grup tartışmasını yönetmesi istenilerek sosyal yönü, konuşma sunum ve yönetim yetenekleri ölçüp biçiliyor. Bunların hepsinden sonra müracaat edenlerin ancak %10 gibi bir oran, ancak öğretmen yetiştirme programına kabul ediliyor.

Bizim ülkemizde öğretmenlik stajı sadece ve sadece son yıl yapılır. Ki son senesinde ‘KPSS’ mağduru olup sınava çalıştıklarından hedeflerine ulaşamazlar!

Finlandiya’da öğretmenlik lisans programı boyunca, öğrencilerin her yıl birer ay uygulama okullarında staj yapma zorunlulukları vardır. Ki bu da öyle naylon bir staj değil. Stajları; üniversitedeki öğretmenleri ve öğrenciler tarafından değerlendirilir.

Ülkemde tanıdığım nice başarılı ve yetkin öğretmen var ki bunların hiç biri emeklerinin karşılığını alamamakta… Öğretmen kendini tüketerek başkasına ışık verir şiarına hiç katılmıyorum ve eminim ki öğretmenlerimiz de bu konuda memnun değillerdir. Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi ise oldukça iyi. Kendi mesleği haricinde bir iş yaparak ek gelir elde etmeye çalışan öğretmen yok denecek kadar az.

Kendi ülkemizin eğitim sistemindeki üstün vasıfları yazıp da karşılaştırma yapmama gerek yok herhalde.

Tekrardan değineceğimi söylediğim, öğretmenlerin kabulü sırasındaki ikinci aşamalarında karakter ve kişilik analizleri yapılmakta. Başarısızlıklarımızı bir kenara koyalım, sistemimizi şimdilik böyle kabul edelim. Daha üstünden çok geçmedi ki yıllar geçse de hafızalardan silinmeyecek bir hadise daha yaşadı Türkiye; Kayseri’de, matematik öğretmeninin cinsel saldırısına uğradıktan sonra intihar eden Cansel Buse‘nin öğretmenini bu şekilde tanıdı Türkiye. Bir ‘öğretmen’ sözde! Ve herkes nedense bu haberlere rağmen gönül rahatlığıyla her gün çocuklarını o sözde güvenli eğitim yuvalarına, yurtlarına gönderiyor. ”Peki çocuklarımızı okula göndermeyelim de napalım cahil mi kalsınlar bre deyyus, göndermeyip de napıcüz?” diyenler de olacaktır elbet.

cansel buse kayseri öğretmen tecavüz
Cansel Buse

Söyleyin o zaman bana sevgili aile bireyleri; henüz birinci sınıfa giden çocuklara deneme sınavı yaptırmanın mantığı nedir? Bu çocuklar bu şekilde mi eğitim görüp aydınlanacaklar? El kadar çocukları henüz 7 – 8 yaşlarında amansız ve saçma bir yarışın içerisine sokarak? Onu da geçin Cansel’in öğretmeni gibi mahlukların bu gibi iğrenç haberlerle gündeme düştüğü malumunuzken – Allah tüm çocuklarımızı korusun – illaki evlatlarınızdan birinin bunu yaşaması mı gerekir tepki göstermeniz için?

Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa bilin ki; en namussuzu o'dur

“Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa bilin ki; en namussuzu o’dur” –Friedrich Nietzsche

Böyle yaratıkları hangi akılla, hangi mantıkla hacı, hoca yaparlar ki? Böyle kutsal bir mesleğin adının çiğnemelerine nasıl izin verir yetkililer? Neden öğretmen adaylarını Fin sisteminde olduğu gibi bir mülakata tabii tutmazlar? Ülkemizde oyuncu, heykeltıraş ve müzisyen olmak isteyenlere bile özel yetenek sınavı uygulanırken, etten ve kemikten gerçek insanı şekillendirecek olan öğretmenlerin çoktan seçmeli sorularla bu kutsal mesleğe öylece kabul edilmesi kabul edilebilir bir şey değil! Gündemden bildiğimiz bu ve daha bilmediğimiz nice istismarların suçlusu da hala sistemde bir değişim yapmayan kişilerdir. Bunları bile bile halen yerinde sayan yetkililer kimler barizdir!

“Çocuklar anne ve babalarının kötü örnekleri ile bozulmaya devam ettikçe, yeni bir dünya kuramayız.” –Alexis Carrel

Eğitimsizliğin bozukluğundan kaynaklanan cehalet aileleri nasıl etkilemekte? Okul dışında aileler çocuklarını evde nasıl yetiştiriyorlar? Peki aileler kendini geliştirebiliyor mu? Onlar kendi çocuklarına yetebiliyorlar mı? Pedagojiden anlamayan ebeveynlerin çocukların üzerindeki etkileri ne denlidir?


Geçenlerde bir video izledim. Kız arkadaşım bana gönderdi ve izlerken kanının donduğunu itiraf etti. Şimdi izlemediyseniz yazıya bir kaç dakika ara verip önce izlemenizi tavsiye ederim. Böylelikle yukarıdaki soruların cevabına bu videoda bir karşılık bulacaksınız.

Dikkat: Video’da küfür ve argo ifadeler yer almaktadır.

“Aile toplumun özüdür. Onu tahribe yönelen her şey toplumun tahribine yönelmiş demektir.” –Samuel Butler

Bu vasıftaki ana ve babalar çocuklara ne ölçütte bir gelecek vaat edebilir ki? Kadınlarımız erkek şiddetine maruz kaldıkları yetmezmiş gibi, oğullarını bu düsturda nasıl yetiştirirler? Cidden videodaki gibi komik ve basit bir şey mi bu?

Eğitimde çığır açmış, gelişmiş ulusların da eksiklikleri, kusurları, kabahatleri elbette ki var. Bunları mükemmel ülke olarak tanıtmadım, sizlere başta da Finlandiya’da bir intihar sorunu olduğunu ekledim. Ama tüm eksikliklerine rağmen bizlerin derdi dil, din, ırk  gibi kavramların beşiğinde sallanmak iken bunu aşan toplumlar mevcut. Dört dörtlük bir toplum, insan beklemiyorum. Fakat sürekli yanlış giden şeylerin bir değişime ve gelişime ihtiyacı olduğunu söylüyorum.

Kadın cinayetleri ve tecavüzleri her ilde, kız çocukları küçük yaşta halen evlendiriliyorlar. Çocuklar halen ölüyorlar, istismarlar halen devam ediyor. Bunların en büyük müsebbibi kör ruhların eğitimsizliği, bilinçsizliği dışında nedir sorarım sizlere?

Köy Enstitülerinde eğitim nasıldı?

Peki ya Köy Enstitüleri nasıldı?

Enstitülerin görevi sadece köy öğretmeni yetiştirmekle sınırlı kalmayıp, öğretmenle birlikte sağlık görevlileri, teknisyenler gibi meslek elemanlarını da yetiştirmekti. Köy Enstitüleri, kuruluş amaçlarının çok da üstünde bir başarı göstermişti. Kaç yıl olmuş köylerde tiyatro oyunu oynanmıyor, çocuklar sinemadan ne kadar haberdar? Köyden ziyade şehrim Hakkari’de bile bunları zor şartlarda altında yapıyoruz. Ajitasyon yapmaya gerek yok ama bu enstitüler kapatılıp bir daha açılmazken Ensar Vakfı, Safa Vakfı gibi vakıflardaki sapık üyelerin çocuk istismarı haberleriyle sarsılıyoruz. Şimdilerde de her ilde yüzlerce ‘dernek’ var. Bu derneklerin hangileri ve kaç tanesi verdikleri projelerinde başarılı olup geri bildirim almış vaziyette? Elbette bazı belli dernekler mevcut, bir genelleme yapmıyorum. Fakat bunların denetiminin ve yaptıkları işlerin ne kadar gevşek olduğunu kendi ilimden biliyorum.

“Sanat ve sanatçıdan yoksun bir toplumun canlılığı olmaz…” –Mustafa Kemal Atatürk

Benim memleketimde sanat neden doğru düzgün ilerlemiyor ki? Neden o günkü duruşa bir karşı duruş sergilendiğinde hükümetlerin ve muhaliflerin ödü kopuyor? Peki, kültürümüz varken neden ‘müdürümüz’ yoktur? Günümüzde sanatçıları, gazetecileri hapse atmak, işlerinden etmek de ne demektir peki? Herkes her şey olabilir ama bir sanatçı veya sporcu olamazken hem de. Şimdilerde tiyatro oyunları kültür müdürlerinin ve valilerin, kendi ahlakları kendi doğruları ve düsturlarıyla cımbızla seçilmekte. Yıllar önce oynanmış o oyunlar, neyinden çekiniyorsunuz dedik? Halkın uyanmasından korkuyorlarmış. Çünkü onlara cahil ve bilgisiz bir toplum gerekiyormuş. Eğer cahil olmayıp uyanırsak, aydın bir toplum olursak kendilerine olacaklardan korkuyorlarmış. Bunları uydurmuyorum öyle diyorlar canım. Küçük bir hatırlatma yapmak lazım ama sonra kötü yine biz oluyor iftira atıyormuşuz…

Şaşırmayın lütfen, devam edelim.  27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü‘nde okuduğum Nazım şiirlerini tereddütle okumuştum. Çünkü hocalarım bana ‘okuma evlat, polis kameraya alıyor oyunu, sıkıntı olabilir senin için’ demişlerdi. Bakın tüm samimiyetimle söylüyorum; devletin katlettiği, sürdüğü her aydın, her sanatçı bugün yine katledilir yine sürülür yine hapsedilirdi.

Bu bittabi hükümetlerin yıllar süren cehaletlerinden, dar kafalarından kaynaklanmakta kanımca. Halkın ha bire aynı düsturda ilerleyen kişilere oy vermesinden. Gelişmiş ülkelerde sanat ve spor, belli bir azınlığın hobisi değil; hayatı güzelleştiren, ona çeki düzen veren, türün bedensel ve ruhsal olarak daha sağlıklı bir şekilde devamına hizmet etmek için hayatın tam ortasında yer alır.

Danimarka’da Sanat Müzesi

Danimarka'da Sanat Müzesi

Danimarka da çok refah olan topluma ve yüksek yaşam standartlarına sahiptir. Toplum genellikle iyi eğitimlidir. Ücretsiz eğitim ve sağlık hizmetlerinin olduğu ülkede herkes iyi korunan bisiklet ve araç yolundan, kapsamlı ulaşım sisteminden, çeşitli ücretsiz sanatsal ve kültürel aktivitelerden yararlanabilir. Kraliçelerinin bile eğlenmeyi çok iyi bildiği bu ülkede mutsuz olmak pek mümkün gözükmüyor.

Kuş Bakışı İzlanda

Kuş Bakışı İzlanda

İzlanda büyük bir kriz yaşamasına rağmen ekonomileri yavaş yavaş düzeliyor ve işsizlik ise %6,1 civarında. Ülkedeyse sanata inanılmaz bir destek var, yaşadıkları ekonomik buhran bile sanatlarını etkilemedi.

Dönüp dolaşıp memleketimize yine gelirsek  – sıkılacaksınız yine ama yapacak bir şey yok – kendi şehrimden örnek vereyim; Tiyatro sanatıyla ilgileniyoruz. Çalışmalarımızı sıkı bir şekilde haftalarca aylarca yapar. Sadece oyunculuğunu değil ameleliğini bile seve seve yaparız. İyi kötü geçen çalışma sonrası biletlerimizi basar, afişlerimizi asarız. Sanatı toplum için yapma şiarıyla yola çıkarız ama bunun toplum için pek de bir önemi olmadığını tepkilerinden fark ederiz. Biletlerimiz tam satılmaz, fiyatları ya çok pahalı gelir, ya da alınırsa bir kesimi gelmez. Ki bunu ifade etmekte yarar var; bu sadece benim şehrimde olan bir şey değil. Bunun da bir diğer nedeni tüm ülkede bir meslek hiyerarşisi mevcut!

Doktor, Mühendis, Avukat gibi meslek hiyerarşisindeki en yukarıda olan bu meslekleri veya devlet memurluğunu – piramidin en tepelerindeki meslek gruplarını – tercih etmeli sadece bu meslekleri hedeflemeli, aklından geçirmelisin. Sanata ve spora yöneldiğin takdirdeyse tiye alınmazsın. Toplumda böyle bir algı olduğundan seni destekleyecekler bir elin parmaklarını geçmeyecektir. Ve sanata, spora saygı duyulmadıkça sadece belli bir azınlığın hobisi olarak değil; hayatı güzelleştiren, ona çeki düzen veren hayatın ortasında olmadığımız müddetçe gerilemeye devam edeceğiz.

Nietzsche eğitim

“Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın… egemenliğini çalan, zalim ve madrabaz hainlerdir…” Nietzsche

Seçtiklerimizin bedelidir bu; Her gün yeni bir acı haberle uyanıyoruz ve ardından uyuyoruz. Halen uyuyoruz!

Bizler acaba cidden alıştık mı acıya, bünyemiz artık buna karşı alışkanlık, aşinalık mı kazandı? Bu zalimler karşısında nasıl bu kadar duyarsızlaştık, kararsızlaştık?

Bir acı gitti, daha başka bir ağrıya terfi oldu. Tepeden tırnağa hüzün saran kentlerin ve insanlarının acıları yetti de arttı. Nietzsche ‘Beni öldürmeyen şey güçlendirir’ dediği için mi her gün canımızı yakarlar. Ölüm vakti gelmeden önce öldürürler. Mevlana’nın ölmeden önce ölmek deyimini bu şekilde mi hayatlarımıza uyarlıyorlar zalimler. Bizleri kokmuş karanlığımızda boğarak, susturarak, hapsederek gazlanarak, coplanarak mı Yeni Türkiye’lerini kuracaklar? Ve bizler halen okumayarak, sorgulamayarak bu tiyatroya devam edeceğiz?

Kişi başına düşen milli geliri boş verelim de, kişi başına düşen vicdan ve sorumluluklarımız? Onlardan bir başkası sorumlu değil bir kere. Ülkemin ve toplumumun kaderini sadece yönetenlerin ufku ve kalitesi değil, yönetilenlerin kültür ve eğitim düzeyi de belirler. Diyor Dücane Cündioğlu. Bizler elimizi ne kadar taşın altına koyuyoruz? Her şeyi devletten beklememek sözü cidden de çok da doğru olabiliyor aslında. Almanlar II. Dünya Savaşında uzun bir dönem hükumetlerinden maaş almadan çalışmışlar ve böylece kalkınmışlardı. Bizler de kokmuş karanlığımızda boğulmak yerine, aydınlığa hep beraber çalışarak pek ala çıkabiliriz. Karşılaştığımız her şey bizlerden bir sorumluluk bekler. Onları bulduğumuzdan daha güzel hale getirme gibi bir sorumluluk. Okumak, sorgulamak ve önceki halimizden daha iyi olmanın vereceği hazla yaşamak varken, nelerle tatmin ediyoruz kendimizi?

uykusuz kürk mantolu madonna karikatür

Neler okuyoruz?

Kendi tarihimizi, kökenimizi, edebiyatımızı daha bilmezken; Dimağlarımızı yeni yetmelerin aşk kitaplarıyla dürüyoruz. Bu okunan kitaplar okuyanlara ne katmakta? Bu kitaplarla hayata olan bakış açıları ne ölçüde gelişmekte, genişlemekte ki?

Bakış açılarına bu yetkinlikteki eserlerle at gözlüğü giydirenler ne gibi bir sorumluluk üstlenebilir? Okumayın demiyorum, hobi olarak yine okuyun bunları ama! Hayyam, Arabi, İbn Ruşd, Necip Fazıl, Sabahattin Ali, Cahit Sıtkı, Mevlana, Cinuçen Tanrıkorur, Nazım Hikmet, Bedri Koraman ve nice üstadı ve eserlerini okuyun bilin bunları. Ki bunlar okundukları taktirde de okumak için okur. Bunu içselleştirmezler. Kahve yanında kitabı anca sosyal medyada paylaşır o şekilde kültürlü olurlar. Bu şekilde ilerleyip dediğim gibi bakış açıları ve ideolojileri; kendileri dışında her şeyle ilgilenir, herkese bir çamur atılır. Mevzu bahis kendiyle yüzleşme olunca başkalarından esirgemediği lafı kendinden sakınır. Bunlardan bazılarına öyle bir denk geliyorum ki üniversite okuyorlar ama öylesine okuyorlar. Ki hak verelim onlara da diploma almak çok kolay bir hal almış ülkemizde cidden. Üniversite öğrencilerinin işsiz olmalarının en büyük etkenlerinden biri de bu bence.

Öylesine okumak varken bu üniversitedeki öğrencilere aslında büyük işler düşüyor. Doğu batı her kesimden her ildeki sosyo – kültürel ve spor türündeki topluluklar etkileşimli ve koordineli bir şekilde çalışabilirler. Bu topluluklar her ilde kurulmalı çoğalmalı öğrenciler diğer öğrencileri bu şekilde örgütlemeli ve toplumdaki sorunları çözmeye yönelik sosyal sorumluluk projeleriyle bu topluluklar, toplumun bilincinde ve gelişiminde büyük katkıda bulunacaklar.

mercek inceleyen çocuk; yıl, 1958 eğitim
Mercek inceleyen çocuk – 1958

1. Dünya Savaşında yok olan Japonların kısa zamanda akıllanıp hızlı bir şekilde gelişmesi uzun sürmedi. ABD tarafından iki tane Atom Bombası atılan Japonya. Nükleer vahşete maruz kalan ilk ülkeydi. Çok acılar çekti Nagazaki ve Hiroşima yaşanmaz yerlere döndü. Radyasyon, etkisinden dolayı birçok insanı hasta etti. Buna rağmen kısa zamanda toparlanmaya çalışan Japonlar, akıl güçleri sayesinde kısa zamanda büyük gelişme gösterdi. Peki nedenleri nelerdi?

Zekalarını o zamandan bu zamana eğitim – bilim yönünde kullanmaları ve birbirlerine olan bağlılıkları, saygılarındandı. Kültürlerine ve geleneklerine baktığımızda görürüz ki birbirlerine olan saygı – sevgi içselleşmiştir. Japonya’da toplumun tüm kesimlerinde eğitime verilen önem hem bilgiye hem de bilene gösterilen saygıyla simgelenir. Orada iyi yetişmiş her insan (okulda, kamuda, iş yerinde, siyasette) bir usta veya öğretmen (Sensei) sıfatına sahiptir ve ondan yararlanılmalıdır. Bu şekilde eğitimin zaman ve mekan sınırlarını aşması, süreklilik kazanarak gerektiği şekilde güncellenmesi sağlanmıştır. Günümüzdeki araştırmalarla da gösteriyor ki Japonya’da okuma oranı %99’dur ve artık teknolojide çığır açan bir toplum haline geldiler.

Bizim gelenek ve göreneklerimizle de benzerlikleri bulunmaktadır Japon kültürünün. Bunların yanı sıra ülkemize gelen ve bir süre yaşayan turistlerin Türkiye denilince; önce ‘sıcakkanlı ve samimi’ bir toplum olduğumuz akıllarına gelmesi de hiç tuhaf değildir. Peki ya biz ne denli böyle yozlaşmaya meyilli olduk ki? Ayrıldık, ayrıştırıldık? Karanlıklardan aydınlığa geçme vakti çoktan geçmeden, karanlık çağı yeterince yaşamışken zekamızı ve ruhumuzu nereye ve nasıl yönlendireceğimizi artık bilmeliyiz.


Bizlere düşen görev çok olmasına karşın yapacaklarımız ve nereden başlamamız gerektiği bellidir sevgili okurlar, artık bir şeyler yapmaya başlamalıyız. Bunun için çabalayacağız ve emin olun bu yolda ilerlerken başarısız da olacağız. Ama düştükçe tekrardan ayağa kalkacağız. Öyle ki; daha ileri ve aydın bir toplum olmak şiarıyla ilerleyeceksek; Herkes elini taşın altına koymalıdır. Zamanla aydın bireylerin her biri, toplumu oluşturacak ve bu nezih toplum da çocuklarımız için bir miras olacaktır.


Editor
Haber Merkezi ▪ İndigo Dergisi, 18 yıldır yayın hayatında olan bağımsız bir medya kuruluşudur. İlkelerinden ödün vermeden tarafsız yayıncılık anlayışı ile çalışmaktadır. Amacı; gidişatı ve tabuları sorgulayarak, kamuoyu oluşturarak farkındalık yaratmaktır. Vizyonu; okuyucularında sosyal sorumluluk bilinci geliştirerek toplumun olumlu yönde değişimine katkıda bulunmaktır. Temel değerleri; dürüst, sağduyulu, barışçıl ve sosyal sorumluluklarının bilincinde olmaktır. İndigo Dergisi, Türkiye’nin saygın İnternet yayınlarından biri olarak; iletişim özgürlüğünü halkın gerçekleri öğrenme hakkı olarak kabul etmekte; Basın Meslek İlkeleri ve Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ne uymayı taahhüt eder. İlaveten İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni benimsemekte ve yayın içeriğinde de bu bildiriyi göz önünde bulundurmaktadır. Buradan hareketle herkesin ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasi veya diğer herhangi bir milli veya içtimai menşe, servet, doğuş veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin eşitliğine ve özgürlüğüne inanmaktadır. İndigo Dergisi, Türkiye Cumhuriyeti çıkarlarına ters düşen; milli haysiyetimizi ve değerlerimizi karalayan, küçümseyen ya da bunlara zarar verebilecek nitelikte hiçbir yazıya yer vermez. İndigo Dergisi herhangi bir çıkar grubu, örgüt, ideoloji, politik hiçbir oluşumun parçası değildir.