Yalan’daki seçimim: Edebiyatçı mı siyasetçi mi?

Edebiyatçı ölmeyi ister ama ölemez; siyasetçi ise ölmemeyi ister ama ölür. Edebiyatçı güçlüdür; siyasetçi ise güçlü görünmeye çalışan bir korkak. Siyasetçi gündeliktir; edebiyatçı ise asırlık.

Yalan'daki Seçimim: Edebiyatçı mı? Siyasetçi mi?

İlk başlarda edebiyatçıların yalan söylemediğine inanırdım. Örneğin, bir hikayede ya da romanda anlatılan şeyde mutlaka bir gerçeklik payı vardı. Ya da olmalıydı. Çünkü dış dünyadaki insanlara inanmaktan beni alıkoyan tek şey romanlardaki gerçeğimsi ve benim inanmak istediğim ”o” insanların var olma çabasıydı. Fakat bir müddet sonra kurmacadaki yalanların aslında masumane yalanlar olduğu gerçeği ile yüzleştim.

John G. Fitzgerald’ın, kurmaca ile alakalı olarak, ”iyi bir yazar olmanın iyi yalan söyleyebilmekteki” maharet olduğunu anlatır nitelikteki ”Eğer yalan söylemeyi ve abartmayı beceremiyorsanız, kurmaca yazamazsınız. Yalan söylemeksizin olay örgüsü kurulamayacağını söyleyen kişinin Shakespeare olduğunu sanıyorum. Bu gerçek, eğer yalan söylemezlerse ve abartmazlarsa, açlıktan öleceklerini keşfeden, eskinin ortaçağ halk ozanlarına kadar uzanır. Bu yüzden, onların zamanında küçük bir kuzuyu öldüren vahşi bir hayvan, başka bir yerde on erkek, kadın ve çocuğu yiyen ejderha olarak anlatılır.” diye başlayan yazısıylala karşılaşmam, benim için bir dönüm noktasıydı.

Yalan söylemezlerse aç kalacak olan ortaçağ halk hikayecilerinden bahsediyordu Fitzgerald. Onlar çevresine toplaşan onlarca kişiye bir kuzuyu öldüren kurt’u değil de halkın istediği ve ilginç gelen ejderhaları anlatıyorlardı. Ama olayın temeline inersek eğer ”ölüm” korkusu tüm insanlarda vardı ve bu hikaye anlatıcıları okuyucuyu kendilerine çekebilmek için böyle ‘ölümlü’ ama ölümsüz ve abartılı hikayeleri anlatıp günlük yiyecek ya da içecek paralarını kazanmak zorundaydılar. Ve bu anlatılan hikayeler insanların günlük koşuşturmacalarında onlara bir soluk aldırıyor olabilirdi. Yani bu anlatılanların yalan olduğunu bilse bile bir ortaçağ vatandaşı, yine de dinlemek isterdi anlatıcıyı.

Olayın bir de siyasetçi boyutuna bakalım isterseniz. Kilisenin anahtarını vatandaşa satan din adamları ve bu din adamlarının vaftiz ettiği ‘muhteşem siyaset adamları’ boyutuna. Ortaçağ’da Avrupa’da Roma’nın yıkılmasından sonra merkezi bir siyasal güç kalmamıştır. Bu dönemde merkezi tek güç Kilise’dir. Kilise otoritesini doğrudan Tanrı’dan aldığını iddia etmiş ve Tanrı tarafından otoritenin Aziz Paul’e verildiğine inanılmıştır. Bütün iktidarın Tanrı’dan geldiği iddiası Kilise’nin bütün dünyevi güçleri kendisine bağlamasına yetmiş ve böylece teokratik devlet düzeni ortaya çıkmıştır. Ne kadar da tanıdık geliyor bu hikaye bana.

Allah’ın dünyadaki yansımaları olan liderlere sonsuz boyun eğilmelidir ne de olsa. Ve dine dayalı bir yönetim öngören siyasetçileri( illa dine dayalı bir yönetim diyerek söylemek istediğim şeyi kısıtlamak da istemem bu arada, milliyete ya da illüzyon olarak bizlere sunulan özgürlük vaadine de dayalı olabilir), edebiyatçılardan ayıran şey tam olarak nedir? Bu sorunun cevabı bizlere herşeyi açık olarak sunacaktır.

Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’ndeki bir anısından bahsederek söylemek istediğim şeyi daha da detaylandırmak istiyorum. Nazım Hikmet’in Bursa Cezaevi’nde tutsaklık günleri. Koğuş arkadaşlarını okumaya yazmaya yönlendiren Nazım, aynı zamanda cezaevi yönetimine de yardım etmektedir. Cezaevi denetimine Adalet Bakanlığı’ndan bir müfettiş gelir.

Bir kaç gün denetim yaptıktan sonra müdüre:
– Nazım da buradaymış, çağır da görelim nasıl biridir? der.
Nazım’ı odaya getirirler. Müdür koltuğuna iyice kurulan müfettiş Nazım’ı tepeden tırnağa süzer ve:
– Demek Nazım sizsiniz, der. Nazım’a oturması için yer göstermez. Kısa bir konuşma sonrası, gidebilirsiniz, der.
Nazım tam kapıdan çıkarken durur ve müfettişe:

– Ömer Hayyam adını duydunuz mu? diye sorar.

Müfettiş hemen atılır:
– Kim duymaz Hayyam’ı.
Nazım:
– Hayyam zamanında İran hükümdarı kimdi? diye sorar.

Müfettiş şaşırır. Nazım konuşmasını sürdürür, görüyorsunuz sanatçıyı anımsadınız ama hükümdarı anımsamadınız. Yıllar sonra beni dünya anımsayacak ama dönemin Adalet Bakanını ve sizi kimse anımsamayacak, der çıkar.
Müfettiş yaptığı yanlışı anlar, Nazım’ı geri çağırır ama Nazım koğuşunun yolunu tutmuştur.

Sahi, o dönemin Adalet Bakanı kimdi?

Eminim ki çoğumuz o dönemde kim cumhurbaşkanıydı, kim başbakandı ya da kim hangi partinin başındaydı bilmiyoruz ve insanoğlunun gereksiz bilgileri eleyip önemli olanlarda yoğunlaşan beynine de binlerce kez şükürler olsun ki bilmiyoruz!

Zalim edebiyatçılar (!) ile mazlum siyasetçiler (!) arasındaki farkları sıralamak istiyorum.

Burada yazılan sınıflandırmalar tamamen benim kendi görüşümdür, objektif değildir ve olması da beklenemez.

13244823_1742646929337609_4104818211339345273_n

Edebiyatçı ölmeyi ister ama ölemez; siyasetçi ise ölmemeyi ister ama ölür.

Edebiyatçı güçlüdür; siyasetçi ise güçlü görünmeye çalışan bir korkak.

Siyasetçi gündeliktir; edebiyatçı ise asırlık.

Edebiyatçının vicdanı vardır; siyasetçinin ise ”vicdan edebiyatı”.

Edebiyatçı insan hayatına önem verir; siyasetçi ise ”insan hayatını” kullanır.

Edebiyatçının görevi yoktur; ama siyasetçinin üzerine vazife edindiği görevleri vardır.

Siyasetçi güzel bir paket içindeki yüzde 5 oranında süt kullanılarak yapılan sütlü dondurmadır; siyasetçi ise dondurma kabından çıkan yaprak sarması.

Edebiyatçı samimidir; siyasetçi ise ”samimi olduğunu ispatlamaya çalışan” bir yapmacık.

Edebiyatçı geleceği inkar ederek ‘an’ı yaşatır; siyasetçi ise geleceği vaadeder bu arada an’ı da mahveder.

Edebiyatçı doğaçlama oynar; siyasetçi ise profesyonel oyuncudur.

Siyasetçi alkışlanmak ister; edebiyatçı ise ”alkışlayan insanların olmadığı” bir dünya.

Edebiyatçı fakir ama gururludur; siyasetçi ise zengin ve bir o kadar görgüsüz.

Edebiyatçı günlük kıyafettir; siyasetçi ise takım elbise.

Edebiyatçı ipe un serer; siyasetçi ise ipi de unu da satmak ister.

Edebiyatçı bakidir; siyasetçi fani.

Edebiyatçı korkulan gerçektir; siyasetçi ise mutluluk vaadeden yalanlar silsilesi…

Ve edebiyatçı unutturulmak istenir; siyasetçi ise hep hatırlanmak.

Edebiyatçı halktan gelir; siyasetçi ise halktan geldiğini her fırsatta söylemek mecburiyetinde hisseder kendini.

Şimdi söyler misiniz bana kim ‘gerçek’ yalancı?


Edebiyatçı mı yoksa siyasetçi mi ?

Evet son cümlemde ‘siyasetçi’ ismini küçük yazdığımı farkettim bu arada, iyi ki ‘Edebiyatçı’ her cümlenin başında.