Dil bir hapishane midir?

Dil, en başta toplumsal iletişim aracıdır. Dilin sosyal hayatımıza verdiği katkıları saymakla bitiremeyiz.  İnsanlar arasında anlam alışverişini gerçekleştirerek manevi bağlar kurar, yığınların düzenli bir topluluk olmasını sağlar. Kültürü gelecek nesillere taşır. Bu vesileyle medeniyetleri kurulmasında baş öğedir. Bilim, sanat ve edebiyatın malzemesini oluşturur. Peki dilin hapishane ya da tutsaklık olduğunu nereden çıkarıyoruz?

dil-bir-hapishane-midir

Dil, suya biçim veren bir kap gibi, düşünceyi biçimlendirir, somutlaştırarak dışarıya aksettirir.

Hatta son yapılan araştırmalar, dilin düşüncenin sadece basit bir kabı olmadığı, dil ile düşüncenin aynı şey olduğu, dilin düşünceyi ürettiği, dil olmadan insanın düşünemeyeceğini göstermektedir. Bu yüzden diğer canlılar arasında dil (sembol) kullanan insanların ayrıcalıklı bir yeri olduğu söylenebilir. İnsanı hayvandan ayıran en önemli fark da diyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda dil insanı özgürleştirir. İnsanı insan yapar.

İnsanı özgürleştiren bir araç nasıl olur da aynı zamanda onu tutsaklaştırır?

Slavoj Zizek’in deyimiyle olaya biraz yamuk bakarak ne demek istediğimizi daha net anlatabiliriz. Çünkü insanoğlu doğduğunda, dünyayı bulduğu gibi benimser. Dünyaya düz bakar. Onun için her şey olağan, tanıdık ve sıradandır. Halbuki içinde bulunduğumuz toplumsal örgütlenme dahil her şey göründüğü gibi değildir. Bu yüzden her şeye yamuk bakmayı öğrenmeliyiz.

Efendim, Wittgenstein’in deyimiyle dil, dünyayı resmeder. Dünyada var olan her nesnenin dilde adlı vardır. Dil bir bakıma dünyanın fihristi gibidir. Elma veya armut dediğimde sizin kafanızda hemen elma ve armudun şeması oluşacaktır. Ya da ‘Dışarda yağmur yağıyor’ dediğimde siz yağmurun yağdığını hem anlayacaksınız hem de dışarı bakıp bunun gerçek olup olmadığını gözlerinizle göreceksinizdir.

Çünkü örneğini verdiğim kelime ve cümlenin dış dünyada bir nesnesi vardır. Ve bizler de bu yüzden adını andığımız kelime ve cümle üzerinde hiç tartışmaya gerek duymayız. Onların ne olduğu konusunda ortak bir mutabakatımız vardır. Ama dil sadece somut nesnelerin değil aynı zamanda soyut/tümel kavramların da sözünün edildiği ve temsilinin yapıldığı bir sistemdir.

Dil bir hapishane midir?

Örneğin ‘Aşk’ deyince kafamızda somut bir nesne canlanmaz. Ya da ‘Dünya kötüdür’ dediğimizde dışarı bakıp bunun ispatını yapamayız. Çünkü bu dilsel kavram ve önermelerin gerçek dünyada bir nesnesi yoktur. Nesnesi olmadığı için de aşkın ne olduğu ya da kötülüğün biçimi üzerinde herkes mutabık kalamaz. Bu göreceli kavramların hepsi toplumsal değerleri temsil eder.

İşte dananın kuyruğu da burada kopar. Dil sadece somut, yalın, tekil bir olgular dünyasını değil, insanın toplu halde yaşamasından yani toplum olmasından dolayı ortaya çıkan değerlerin (tarih, din, kültür, hukuk…) taşıyıcılığını da üstlenir. Ama bu iş sadece taşıyıcılık değil, aynı zamanda toplumu (kültürel – simgesel alanı) inşa eden, bireyi baştan aşağı sarıp sarmalayan, onun zihin dünyasını şekillendiren, dünyaya bakışını değiştiren kısacası kaderini etkileyen bir olgudur.

Peki bunun hapishaneyle ne alakası var?

Biraz önceki örneğe dönersek birisi elma veya armudun ne olduğunu sorduğunda kimse bizi neyin elma veya armut olduğu/olmadığı konusunda kandıramaz. Fakat soyut/tümel kavramlar için aynısını söyleyebilir miyiz?

İyi, kötü, doğru, yanlış, hak, adalet, güzel, çirkin vb. sorulduğunda, iki kere iki dört eder derecesinde kesin bilgimiz var mıdır? Biz bu kavramlar üzerine sadece konuşabiliriz fakat onların ne olduğunu gösteremeyiz. İşte bu yüzden siyasal iktidarın veya diğer güç merkezlerinin üzerinde en çok oynama yaptığı alan da bu alandır.

Üzerine konuştuğumuz fakat gerçek hayatta gösteremediğimiz, dilde var olan fakat reel dünyada var olmayan kavramlar, spekülasyona en açık alanlardır. Başta siyasal ve etik söylem bu kavramların çarpıtılmasıyla oluşturulur. Bu da bir nevi kurgu, yanılsama ve yabancılaşmanın diğer adıdır.

Mesela bir siyasi hareket insanları yaptığı bir işin doğruluğuna inandırmak için, düşmanlarını ‘suyun öte yakasından gelen yabancılar’ olarak ifade edebilir. Ya da kendisinin verdiği siyasi mücadeleyi ‘hak ile batılın’ verdiği bir mücadele olarak niteleyebilir. Peki soralım: Hak nedir batıl nedir? Cevap var mı? Var ama kime göre neye göre? Tabii ki sana göre!

İçinde bulunduğu toplumun (kültürel/simgesel dünyanın) bir parçası olan birey, dil vasıtasıyla – istemeyerek de olsa – hak ile batılın anlamını birilerinin dikte ettiği ideoloji doğrultusunda öğrenecek.

İşte size hapishane, işte size tutsaklık! İstemediğiniz ve size dikte edilen bir anlamın içine hapsolmak!

Sadece siyasal alanda değil günlük hayatın içinde de her türlü söylem böyledir. Mesela, bir aşığın sevdiği kıza söylediği ‘Ben sensiz yaşayamam, kafama sıkarım.’ sözü de içi boş bir söylemin ürünüdür. Bu sözün gerçek hayatta herhangi bir olguya ya da gerçekliğe tekabül ettiğini kim iddia edebilir? İçi kof, karın ağrısı gibi sözlerin etkisine kapılarak intihar etmeye ne gerek var?

Yaşarsın kardeşim hem de bal gibi yaşarsın. Fakat sen bir hapishanenin içindesin. Farkında değilsin. Doğduğunda kafanda böyle düşünceler yoktu. Tertemizdin. Sen toplumun ürettiği kültürel – simgesel alanın içine girdiğinde böyle duygu ve düşüncelerin sahibi oldun. Halbuki dil, sen dünyaya gelmeden çok önce, uzun bir geçmişte oluşmuş doğru veya yanlış değer yargılarını taşımış ve doğduktan sonra senin üzerine cuk diye giydirmiş. Özgürleşmek istiyorsan dil hapishanesinden çıkmalısın. Sonra da toplumu böylesi hastalıklı söylemlerin pençesinden kurtarmalısın.