Homojen toplumdan karmaşık topluma: Değerlerin yok oluşu

Yozlaşan değerler, toplumu oluşturan bireylerin düşünce ve davranışları üzerindeki belirleyici ve birleştirici niteliğini kaybeder. Sonunda toplumsal ve milli bütünlük olumsuz yönde etkilenir.

Homojen toplumdan karmaşık topluma: Değerlerin yok oluşu

Küçük homojen toplumlardan, büyük karmaşık toplumlara: Değerlerin yok oluşu

“Vazifemiz kendi kendine yeterli tam bir insan haline gelmek mi; yoksa bir bütünün parçası, bir organizmanın organı olmak mı?” der Fransız Sosyolog Emile Durkheim. Her şeyden önce toplumu bir arada tutan ve sosyal düzeni sağlayan bütün sosyal olgulara değinerek… Çünkü insan, yaşadığı çevrenin bir ürünüdür.

“Ne bireyin hayatı toplumun tarihinden, ne de toplumun tarihi bireyin hayatından ayrı olarak anlaşılabilir.” Charles Wright Mills

Modern toplumları geleneksel olandan ayıran, sosyal kaynaşma şeklindeki değişimdir. Sanayinin gelişmesi ile dayanışma şekli de evrimden geçmiştir. İlkel topluluklarda bireyler tamamen aynı işleri yapar, her biri kendi kendine yeterli olabilecekse ortak bir amaç, deneyim duygusu, inanç ve değerler ile kolektif bilinç “dayanışma” beslerlerdi.

Fakat toplumlar büyüdükçe ve karmaşık hale geldikçe geleneksel toplumun mekanik dayanışması yerini organik dayanışmaya bırakır. Kendine yeterliğin değil de karşılıklı bağımlılığı getiren daha uzmanlaşmış yetenekler geliştirmeye başlarlar. Mesela çiftçi atlarının nallarını çaktırmak için nalbanta, nalbant da yiyeceğini temin etmek için çiftçiye bel bağlar.

Bu emek bölüşümü, gittikçe artan nüfus yoğunluğu ile kaynakları elde etme rekabetine dönüşmüştür. Hızla sanayileşen toplum, sosyal problemleri de beraberinde taşır. İnsanlar arasında birbirini tamamlayıcı nitelikler farklılaşır, organik dayanışma topluluk yerine bireye odaklanır. Kaynaşmayı sağlayan ortak inanç ve değerler de yozlaşır. İnsanlar davranış normlarının çerçevesi olmadığında yolunu kaybeder ve toplum istikrarsızlaşır.

Homojen toplumlardan, karmaşık toplumlara:'Değerler'in yok oluşu

Durkheim’e göre insan arzularının ve isteklerinin dipsiz okyanuslar kadar sonsuz olduğudur. Elini uzattığı her şeyi elde etmek, her dilediğinin olmasını istemek arzusunda olan insanın kendi kendini sınırlayıp kontrol altına alamayacağını, bunun için toplumun bireyi sınırlandırması ve kontrol altına alması gerektiği iddiasındadır. Ancak, toplumsal yapıda meydana gelecek sarsıntılar ve düzensizlikler toplumun bireyi kontrol edebilme kapasitesini ciddi biçimde zayıflatır.

Bunu da Durkheim, “Anomi” olarak ifade eder. Yani, sosyal yapının bozulmasıdır.

Sosyal değerler, toplumda, fertler arasında ortak duygu, düşünce, amaç ve davranış bütünlüğü meydana getiren birleştirici ve kaynaştırıcı faktörlerdir. Bu değerler, toplum tarafından desteklendiği, yaşatıldığı ve geliştirilerek yeni nesillere aktarıldığı sürece birleştirici özelliğini muhafaza eder ve sosyal ilişkilerde düzenlilik sağlar. Değerler üzerinde toplumun desteği zayıfladığında, değerlerin yozlaşması ve bozulması durumu söz konusudur.

Yozlaşan değerler, toplumu oluşturan bireylerin düşünce ve davranışları üzerindeki belirleyici ve birleştirici niteliğini kaybeder. Sonunda toplumsal ve milli bütünlük olumsuz yönde etkilenir.

Birçok toplumsal problemler, insanların değer yargılarının çatışmasından doğarlar. Bir toplumda asgari müşterekler üzerinde anlaşma olmadıkça birlik ve beraberliğin devamı zorlaşır. Toplum, insanları değerlerle yoğurarak benzer hale getirir, ortak duyuş ve davranışların temelini oluşturur. Kişilerin değer anlayışları, günlük davranışlarına yansır ve eğitim tarafından şekillendirilir. İnsanların değer yargıları zamanla kurumsallaşır, bu nedenle insanlarla ilişki kurarken değer yargılarına dikkat etmek gerekir.

Sosyal değerlerin ve normların kaynağı milli kültürdür. Milli kültür, bir toplumda halkın orijinal yaratmasıdır. Nesilden nesile aktarılan gelenek, inanç, değerler sistemi, fertlerin dünya görüşü ve hayat tarzları fonksiyonel bir ilişki halindedir. Bu yüzden milli kültür, canlı, sürekliliği olan bir değerler sistemi, öğrenilmiş davranış biçimleridir.

Biz onları doğuştan hazır buluruz, hayatımızın her safhasında bu kültür, norm ve değerlerine uymak suretiyle kişilik kazanırız ve toplumdaki yerimizi alırız.

Sosyalleşme, kişiliğimizi oluşturan kültürel norm ve değerleri öğrenme ve benimseme, milli kültüre katılma sürecidir.

Toplumsal kimliği oluşturan milli kültür, ona dahil olan her ferde kendi değerlerini ve normlarını öğreterek ferdi sosyalleştirir, toplumun bir üyesi haline getirir. Sosyal değerler ve normlar toplumsal düzenin devamını, milli birlik ve bütünlüğün korunmasını, fertlerin mutlu ve huzurlu olmasını sağlar.

Hızlı toplumsal dönüşüm dönemlerinde değerler sistemi ve normatif yapının toplumsal yapı ile ilişki uyumunun bozulması ve toplumu oluşturan bireylerin davranış, düşünce ve eylemleri üzerindeki belirleyici ve yönlendirici niteliğinin yitirilmesi hali, sosyal değerlerin bozulması, Durkheim’in sözünü ettiği anomi yapıyla ilişkilendirilir. Burada aynı zamanda önemli olan, tek bir bireyin yönelimlerinden ötede toplumsal yapının bireyler üzerindeki yönlendirici etkisi söz konusudur. Sosyalleşmenin tüm bireyleri benzer kılmayacağı tabiidir. Her toplumda, kültürce “normal”in sınırı olarak belirtilen çizgiyi aşan bireysel davranışlara rastlanmakta ve bu durum da sosyal sapma olarak tanımlanmaktadır.

Sosyal değerlerin bozulmasında en önemli vasıtalardan biri kitle iletişim araçlarıdır.

Seçici denetim sistemleriyle donatılmayan açık kültürler, yozlaştırıcı kabul edilecek baskılarla karşılaşır. Gerek iç, gerek dış baskılar sonucu toplumun sosyal bünyesine uygun olmayan öğeleri taşıyan yayınlar neticesinde bir bozulma meydana gelir. Bireyler kendi toplumuna ait tarihine, kültür ve medeniyetine, içinde yaşadığı toplum ve değerlerine karşı da yabancılaşabilir, uzaklaşabilir.

Marx’a göre insanlık tarihi, insanın varlığının giderek gelişmesi ama aynı zamanda giderek yabancılaşması anlamına gelmektedir. Marx için yabancılaşma, insanın çevresine egemen olamamasından ziyade, çevrenin, doğanın, diğer insanların ve hatta bizzat kendisinin kendi öz varlığına yabancı kalması demektir.

Homojen toplumlardan, karmaşık toplumlara: Değerlerin yok oluşu

Charles Wright Mills

Amerikalı Sosyolog Charles Wright Mills, 1950’lerde savaş sonrası Amerikan toplumuna keskin bir eleştiride bulunmuştur. Mills, çok yerinde olarak yirminci yüzyılın ortasında Amerikan toplumunun tüketim toplumuna dönüştüğünü, demokratik kamunun ve aktif yurttaşlığın yok olduğunu, medyanın tekelleştiğini, liberal düzenin otoriterleştiğini belirtir.

İnsanlar hayatın edilgen seyircileri haline gelmişler, liberal entelektüellerin çoğunluğu soğuk savaş ideolojisine teslim olmuşlardı. 1930’ların ekonomik zorlukları geride kalmış, hızlı ekonomik gelişme orta sınıfın hayat standartlarını yükseltmiş olsa da; insanlar kendilerini güvensizlik içinde hissediyorlar, dışarıdan her an gelebilecek tehlikeye karşı tedbirler alıyorlardı. Amerika soğuk mu soğuk bir savaşın yaydığı kolektif paranoya ikliminde yaşıyordu. O dönemlerdeki birçok bilim kurgu filmi böylesi bir tehlikeyi işaret eder. Demokratik bir toplumun can alıcı öğesini, dahası temelini oluşturan ve yasaların, kurumların meşruluğunu sorgulayan kamu silinmiş, yok olmuştu.

Neşeli robotlar

İnsanlar güdümlenen, tepkisiz bir yığına dönüşmüşlerdi. Bürokratik orta sınıflar da Amerikan orta sınıflarının üretim süreçlerinden yabancılaşarak, geleneksel değerlerden kopan, rasyonelleşme ile insanlıktan uzaklaşan bir hal almışlardı. Bunlar artık, kendi koşulları üzerinde hiçbir kontrole sahip olmayan, mutluluğu maddi şeylerde arayan; entelektüel, politik ve sosyal açıdan duyarsız kalan “neşeli robotlardı.”

Toplumun refah düzeyleri gelişmiş, ama özgürlük alanları tam aksine daralmıştı. Etik duyarsızlık, politik kayıtsızlık, konformizmin (eyyamcılığın), topluma egemen olmasına yol açmıştı.

Mills, bu durumun kaygı verici ve umut kırıcı olduğunu düşünüyordu. Haksız da sayılmazdı, zira konformizmin yaygınlaştığı bir toplumda insanlar eleştiri kapasitelerini ve cesaretlerini yitirmekle kalmazlar; böyle bir toplumda muhalefet ve eleştiri ihanet sayılırdı.

Mills, iktidar seçkinleri olarak adlandırdığı bir tabakanın topluma egemen olduğunu vurguluyordu. Profesyonel politikacılardan, onların danışmanlarından, teknokratlardan ve diğer uzmanlardan oluşan bu tabaka toplumun kilit noktalarına yerleşmişti. Toplumun bugünü ilgilendiren, geleceğini biçimlendirecek olan bütün hayati kararları yeni seçkinler veriyordu. Topluma hiç danışmadan, toplumu hiç hesaba katmadan yapıyorlardı bunu. Aslında bu tabakayı doğuran bir gelişme vardı: Devlet, ordu, şirketlerin kenetlenerek bir iktidar üçgeni, bir kompleks oluşturmasıydı.

Mills, modern toplumdaki gelişmelerin akıl ile özgürlük, aklın yaygınlaşması ile özgürleşme arasında doğrudan ilişki bulunduğuna dair liberal varsayımın tam aksini ortaya koyuyordu.

Gerçekten Aydınlanmacıların ileri sürdüklerinin aksine, aklın ışıltısı toplumu parlatmadı. Aklın, devleti örgütlemede kullanılması, araçsallaştırılması toplumu akıl dışına itti. Bağımsız düşünme, karar alma ve davranma yeteneklerini ortadan kaldırdı. Bürokrasi büyüdükçe bireyin özgürlük alanı daraldı. İşbölümü teknik bilgiyi, teknik bilgiye dayalı uzmanlaşmayı öne çıkarırken, entelektüel sığlığa yol açtı. Kültürün yerini teknik, kültür insanının yerini ise teknisyen aldı.

İşbölümü, uzmanlaşma iktisadi hayata verimlilik getirdi ama toplumsal hayatı da rutinleştirdi, insanları dar bir çerçeveye hapsetti. Kafka’nın betimlediği karabasan kertesindeki baskıcı atmosfer hayatın gerçeğine dönüştü.

Homojen toplumlardan, karmaşık toplumlara: Değerlerin yok oluşu

Modern çağın bitimini yaşadığımızı savunan Mills, çağ sonuna özgürlük sorununun damgasını vurduğunu, insanların özgürlüklerini yitirdiklerini ve bunun farkında dahi olmadıklarını belirtir. Bir grup insanların da otorite karşısında toplumdaki isyanlarını, adalet taleplerini cezalandırması gereken toplumdışı davranış, hak talep eden halkı (Demos’u) heyecana kapılmış ve güruh sayarlardı.

Toplum statik değil, dinamik bir yapıdadır, değişim kaçınılmazdır.

Sanayiden sonra çağımızın gereği bilim ve teknolojideki gelişmeler dünyayı küçültmüş ve bütün toplumları birbirine yaklaştırmıştır. Teknolojik üstünlüğü olan toplumlar, gelişmekte olanları daha fazla etkilemekte ve bu etkileşimde aktif rolü oynamaktadır.

Modernleşme, toplum seviyesinde değil, ferdi düzeyde zihni bir gelişim sürecidir. Dünyadaki hiçbir toplum gelişme ve yeniliklere kayıtsız kalamaz. Sosyal değişmenin sağlıklı ve dengeli olabilmesi için her şeyden önce milli birliğin tam anlamıyla gerçekleştirilmesi gerekir. Değişme, kaçınılmaz olduğu kadar, toplumların hayatı da sadece değişkenlikten ibaret değildir. Amaç bu nedenle değişmek değil, gelişmek anlamında olmalıdır. Gelişmeyi sağlamayan her türlü değişim, yozlaşmayı, kargaşayı ve bölünmeyi doğurur.

“Her şey akar, her şey değişir, aynı ırmağa iki defa girilmez” der Yunan filozofu Herakleitos.

Nehir gibi milletlerin hayatı da durmadan değişmekle beraber, akışında nasıl bir süreklilik varsa nehrin, milletlerin de hayatında aynı süreklilik mevcuttur.

Toplumun genel yaşamında sağlıklı ve kalıcı yenilikler sosyal değerlerin içinden gelir. Siyasi gücü elinde bulunduranlar, zorlayıcı tedbirlerle sosyal değerleri ve gelenekleri değiştirme girişiminde bulunsalar, hatta bunu iyi niyetle ve yüksek idealler için yapmış olsalar bile, bu gibi yenilikler kolayca benimsenmez. Zorlama ile kabul ettirilen değişiklikler, aksaklık ve uyumsuzluklara yol açar. Değerlerde parçalanma, kırılma kaçınılmaz olur. Sosyolojik gerçeklerden uzak, milletin ruhiyatı ve temel değerlerini hiçe sayan, salt siyasi nedenlerle, toplumda herkesin ortaklaşa benimsediği temel değerler tahrip edilirse, toplum sarsılır.

Temel değerlerden sapma ve değerler üzerine bölünme olursa, toplumda bitmeyen bir çatışma meydana gelir. Siyasi rejim ile toplumsal yapı ve değerler paralellik arz etmeli ki toplumun gelişim ve ilerleme çizgisi sağlıklı olsun. Değerlerle siyasi rejim uyumlu olursa devlet ve toplum kutuplaşması da yaşanmaz.

Organize kaçış planı

Platon’un Gözünden Filozofların Filozofu: Socrates

Önceki yazıLaiklik nedir? Sokak aralarında laiklik aranır mı?
Sonraki yazıTek kurtuluş yine eğitimde
İnsanın en büyük pratiği kendi hayatıdır, derler. Deneyimlerimizden çıktığımız yolculuğumuzda her durakta ve her yolda hayatın anlamına dair edindiğimiz her doktrin muazzam mucizelerle dolu biz insanlara münhasırdır. Benimse en büyük meramım, derin bir insan sevgisi ve anlayışı, bütün insanlara duyulan kardeşlik ruhu; insanların mutabakat içinde olmaları, dünyayı daha iyi algılayıp, daha yaşanılır bir yer olmaya muktedir, düşüncelerin özgür, barışın ve insanlığın hüküm sürdüğü, çocukların mutlu yaşadığı bir dünya inancı ve de hayalidir. Yazmaksa, olup bitenler karşısında herkesin sesi olmak, kıyılardan geçip, sokağın en işlek caddelerinden dokunmaktır hayata... Hayatın kendisine karışmak, düşünceye biat etmek demektir. Varoluşun en derin sebebidir yazmak...