Bektaşi: Yüzyıllar ötesinden bir anti-kahraman

Bektaşi, tanrıya ve onun yasalarına inanan bir kişidir. Fakat onun inandığı tanrı, tanrı ismini sürekli kullanıp sosyal hayatta kendilerine bir statü elde etmek isteyen, Tanrı’nın buyruklarını insanlara dikte ederek kendisini tanrının bu dünyadaki yansıması olarak gören kişilerin inandığı tanrı değildir.

Yüzyıllar ötesinden bir anti-kahraman: Bektaşi

Kitap alma hastalığının muzdariplerindenim. Geçenlerde, elime nerden geçtiğini bilmediğim eski bir kitaba takıldı gözlerim. Üzerindeki deformasyonlar onun gerçekten eski bir kitap olduğunu gösteriyordu, fazla anlamam. Kapağında Bektaşi Dedikleri, Fıkraları Şiirleştirenler: M.ELOĞLU – O. TANSEL yazıyordu. İlk sayfayı çevirdiğimde kitabın İş Bankası Kültür Yayınlarından 1970 yılında çıktığı yazıyordu. Kapak ve Kitap düzenini hazırlayanın Ümit Yaşar Oğuzcan olduğunu gördüğümde daha da ilginç gelmeye başladı. Kitabın içindeki desenleri çizen ismin ise Abidin Dino olduğunu görmem, bu kitabı mutlaka okumam gerektiğini anlatıyordu bana. Önsözü yazan ismin ise dünyaca ünlü Türk Dilbilimcisi ve Halk Edebiyatı Araştırmacısı ve o dönemlerde Sorbonne Üniversitesi, Türk Edebiyatı Kürsüsü Profesörü, Pertel Naili Boratav olması da yeme de yanında yat bir kitapla karşı karşıya olduğumu gösteriyordu.

Kitapla ilgili bu bilgilerden sonra sizlere bugünlerde aklıma çokça takılan bir kavramdan da ayrıca bahsetmek istiyorum: ”anti – kahraman”dan.

13580473_tn50_0”Anti – kahraman” kavramını son günlerde epey sevmeye başladım. Vikipedia’ya ve diğer kaynaklara göre Anti – kahraman “kötü adam” dan (İngilizce: Villain) farklıdır. Anti – kahraman gaddarlık, acımasızlık, alaycılık, bencillik, bağnazlık, kötümserlik ve toplum değerlerini küçümseme gibi kötü karakterlerin vasıf ve özelliklerini barındırırken klasik bir kahramanın dürtüleri ile hareket eder. Klasik kahramanlar gibi verilen görevleri başarı ile yerine getirirler ama bunu yaparken yöntemleri daha farklıdır. Bu nedenle de seyirci veya okuyucu onlarla kendisini geleneksel kahramanlarla olduğu gibi tam anlamı ile özdeşleştiremez, ancak onları tamamen de soyutlayıp yok sayamaz.

Kısaca özetlemek gerekirse bir anti – kahraman, adından da anlaşılabileceği gibi, herkese bol jelatinli, bol ambalajlı paketlerde sunulan ‘o’ süper – kahraman kavramının vaadettiği hiçbir şeyi vermez. Gerçekten daha gerçektir o. Toplumun dayattığı değer yargıları ile arasında bir bağ yoktur ve aslına bakılırsa bu değer yargıları onun umrunda da değildir. Çevresindekilere göre güçlü görünebilir ama bir o kadar da acizdir dünyanın saçmalığı karşısında. Bir annenin ”ilerde ‘şu’nun gibi büyük adam ol, ya da ”ilerde böyle ‘iyi’ bir adam ol” nasihatlarından bıkmış bir çocuğun umursamamaya yavaş yavaş başladığı ve ideallerinden koptuğu an’daki bir süper kahramandır o.

Kuralları pek de taktığı söylenmez ama o kuralların getirdiği baskılar da canına tak etmiştir anti – kahramanın. Anti – kahraman, yaptığı işin ahlaki yöntemlerle yapılıp yapılmamasını fazla önemsemez, onun için yapılması gereken şey sadece ve sadece o ”iş” tir. Süpermen üzerine araba yaklaşan çocuğun yardımına koşar ve o ”süper” güçleri ile devasa kamyonu durdurabilir ama bir anti – kahraman böyle bir olayla karşılaştığında kamyonu durduramayacağını bilir, Dur! Yavaşla lan! diye bağırır ve kaza olduktan sonra kamyon şoförünü döver. Ve bir çocuk için bu dünyanın ne kadar da acımasız olduğunu, gördüğü her çocukta hatırlar. Gücünü iyilik yapmaya kullanır, fakat bu arada yaptığı bazı ufak kötülükler de onun bir insan olduğu gerçeğini yüzümüze yüzümüze çarpar.

Yüzyıllar ötesinden bir anti-kahraman: Bektaşi

Bektaşi ile anti – kahramanı nasıl bağdaştırdığım konusuna gelirsek…

Kitaptan edindiğim bilgilere göre Bektaşilik, geçmişte kalmış bir dini – sosyal akımdır. Ancak Bektaşi fıkralarında anlatılan Bektaşi günümüzde de hâla yaşamaktadır aramızda dolaşmaktadır. İkibin bilmem kaç yılında olsak da…

Bektaşi, tanrıya ve onun yasalarına inanan bir kişidir. Fakat onun inandığı tanrı, tanrı ismini sürekli kullanıp sosyal hayatta kendilerine bir statü elde etmek isteyen, Tanrı’nın buyruklarını insanlara dikte ederek kendisini tanrının bu dünyadaki yansıması olarak gören kişilerin inandığı tanrı değildir. Kitaptaki fıkraların büyük çoğunluğunda Bektaşi’ye ”Allah’ı ve onun yasalarını inkar eden bir “zındık” olarak bakan ‘yobaz’ kişiler, Bektaşi’ye ortayı açar. Ondan da bu nefis ortaya karşılık gol atmaması beklenebilir mi hiç?

Bektaşi düşündüğünü açıklamaktan vazgeçecek birisi değildir (Bu düşündükleri, Allah’ın yasaları bile olsa). Şeriatın şekilci ve taklitçi tutumu onun canını epey sıkar ve çevresinde gördüğü, akılcı düşünmeyen, ”Allah” adını kullanarak insanları kandıran ya da körü körüne inanan insanlarla sürekli bir kavga halindedir. Bu kavga esnasında Allah ile senli benli, bir arkadaş gibi konuşur ve ona nazı geçen bir dostu gibi iletir feryatlarını, samimi, içten…

Günümüzdeki ”Namaz kılmıyorum ama kalbim temiz” diyenlerin de bir nevi çığlığıdır o. Bunun sebebi ise fıkralarda sürekli karşısına çıkan: anlayıştan yoksun, bağnaz ve şekilci Müslümanlardır. Ve girdiği her laf yarışında üsttedir Bektaşi. Örnek vermek gerekirse bir fıkrasından:

Saçı, sakalı ağarmış yaşlı bir Bektaşi’yi,

Sarhoş diye tutup kadıya götürürler.

Tepesi atar bağnazın, şimşeklenir gözleri:

”Bu yaşta içiyorsun hala o pis şeyi,

Hiç yakışmıyor yaşına başına;

Sakalından sızıyor, utanmadan

”Haram olduğunu bilmiyor musun?”

Diyerek tepinir. Söz sırası Bektaşi’ye gelince:

”Kuruyası ellerim titriyor durmadan,

Boşa gidermem damlasını yoksa.

”Helal mi sanki sırtınızdaki ibrişim kaftan?”

”Bunun içine pamuk katarlar” der kadı.

Bektaşi: ”Doğru adam nerde bu dünyada!

Şaraba da su katıyorlar yarı yarıya.

Diyerek atar golünü kadı efendiye ve kadıyı, büyük ihtimalle kısa süreliğine bir şok haline sokar.

Fıkraların çoğunda namaz, oruç gibi dini ritüellerin eleştirilmesi kuvvetle muhtemeldir ki Bektaşiliğin içinde barındırdığı farklı din ve mezhep görüşlerindendir. Fakat buradaki eleştirileri sadece mezhepsel farklılıklara bağlamak da yanlış olur. Zira Bektaşi, İslam inancındaki ibadetlerin yapılmasının ruhu arındırıcı, kişiyi ulvi makamlara ulaştıracak bir gereklilik olduğunun farkındadır. Onun karşı çıktığı şey daha çok, insanların bu ibadetlerin arkasına sığınarak ”öteki” lere yaptığı baskı ve zulümlerdir. Kendisi de bu oyunun hep mağdur tarafındadır zaten. Yaptığı kötülükleri ve fenalıkları saklamak için kendisine oruç ve namaz gibi ibadetleri sütre yaparak sığınananlar ve ahireti peşin parayla satın aldığını düşünen insanlardan o zaman da sıkıldık, şimdi de sıkıldık. Yoksa yaşar mıydı Bektaşi hala aramızda? İkibin bilmem kaç yılında?

Bütün hafta boyunca kul hakkı yiyen, yanındaki işçinin parasını vermeyen, gelen müşterileri sürekli kazıklamaya çalışan günümüz esnafından birisi, muhtemeldir ki günümüz Bektaşi’lerinin sesleri çok çıkmadığından iyilik yaptıkları iftar çadırlarının üzerlerinde ”Bilmem ne kişisi ya da Bilmem ne kurumu İftar Çadırıdır bu” diye yazılama maharetinde bulunabiliyorlar.

Bektaşi, İslamiyet’in ‘şarap ve diğer sarhoş edici’ maddelere getirdiği yasağı da hiçe sayar. Fıkraların çoğu da zaten bu ”şarap” mevzusu üzerine döner. Fakat burada belirtmek istediğim şey, Bektaşi’nin asıl probleminin ”şarap” yasağı değil de; diğer bütün günahları işleyip ”şarap haramdır!” diyenin, ‘şarapçı ama Müslüman olan‘ın açığını yakalayıp oradan vurmak isteyen ‘şekilci Müslümanlarla olduğudur. Bir fıkra ile örneklendirmek gerekirse:

Şu ölümlü dünyada işi – iş’lerden biri,

Yoksul Bektaşi’ye – her nasılsa – yüzpara’cık verir;

O da ”Eyvallah” deyip, kırar kirişi…

Beriki bir cakayla ardından seslenir:

– Soluğu meyhanede alacaksın değil mi, Baba?

Tuzu kurunun densizliği işte, başka ne denir…

– A eli açık sultanım, yüz parayla da Hicaz’a gidilmez a!

Sarhoşluğun kendisine getirdiği toplum baskısının anlatıldığı bir başka fıkra ise:

Bektaşi’yi rakı içiyor diye yakalayıp,

Kadıya götürür bir mahalle halkı:

– Öğüt, zılgıt vız geldi buna;

Sonunda and içirdik, o da boşuna!

”Öyle mi? diye sorar kadı; Hem günah hem de ayıp!”

Bektaşi de der ki: A efendim,

”Ben yoksulun biriyim;

”Rakı olursa rakı,

”And olursa, and içerim…”

Görüldüğü üzere Bektaşi ”iş” ini yapıyor ve şaraptan daha kötü günahlar olduğunu, insanların günah yarıştırmadan önce kendi günahlarına bakmaları gerektiği konusunu muzip bir şekilde anlatıyor. Anti – kahraman’ın özellikleri ile Bektaşi’nin özellikleri arasındaki bu uyum ise beni oldukça etkiliyor.

Yüzyıllar ötesinden gelen bir anti – kahraman derken söylemek istediği şeyi de tam olarak karşılıyor. ”Anti – kahraman gaddarlık, acımasızlık, alaycılık, bencillik, bağnazlık, kötümserlik ve toplum değerlerini küçümseme gibi kötü karakterlerin vasıf ve özelliklerini barındırırken klasik bir kahramanın dürtüleri ile hareket eder” tanımı sanki Bektaşi’yi anlatıyor.

Değinmek istediğim bir başka husus ise Bektaşi’nin, dini kavramlarla alakalı yaptığı yergilerin yanı sıra fıkraların içinde bulunulan sosyal hayata ilişkin eleştirilerdir. Bu bölümü anlatan ve sizler için seçtiğim fıkra o dönemdeki sosyal hayattaki gelir adaletsizliği, fakirlik ve toplumun bu durumlardaki bakışını daha güzel anlatacaktır.

Bektaşilerden, susamlı simit sever, birine,

Tebelleş olmuşlar ikindileyin:

– Yürü bakalım yargıç önüne, önünü de ilikle e mi?

Öfke hep topunda zaten Devletlinin:

– Ulan, göz göre göre oruç yenir mi?

– Yoo, özrüm var, hoş görüle…

– Özrün de ne?

– Hastayım.

Kuşkuyla üstelemiş Yargıç:

– Hastalığın da neymiş bakalım?


– Açım aç… Açım!

Bektaşi klasik kahramanlar dürtüleriyle hareket ediyor ancak bu kahramanlığı yaparkenki yöntemi bildiğimizden çok farklı: Güldürürken düşündürmek.

Bektaşiler aramızda, Bektaşiler ölmüyor, Bektaşiler Anti – Kahramandır. Allah Bektaşileri eksik etmesin…

Not: Yazımı hazırlarken çok da güzel denk geldi. Bingöl’de bir iftar çadırında sıraya giren Suriyeli mülteci çocuklar zabıta ekipleri tarafından önce tartaklanmış sonra da sıradan çıkarılmış. Kim bilir belki de aç oldukları için kovulan o çocuklardan çıkar çağımız Bektaşileri, şimdilik çocuklar, sesleri çıkmıyor ama büyüyünce kendinizi hazırlayın efendim!


Ben Nesli: Endişe çağında gergin bir nesil