Modern çağın peygamberi: Tarkovsky

Adeta bir kurtarıcı, bir peygamber bekler gibiyiz. Bir peygamberin gelip bizleri aşkın olanla, kutsal olanla tekrar buluşturmasını, insanlığı tekrar canlandırmasını arzuluyoruz.

Modern çağın peygamberi: Tarkovsky

Bir peygamber bekler gibiyiz

İnsanlığın inancını yitirdiğinden bahsediyoruz sürekli…

Hem Tanrı’ya hem de insanlığa olan inancımızı yitirdik. Zaten birincisini yitirince diğeri de arkasından geliyor doğal olarak. Artık insanoğlunun mavera diye bir sorunu yok! Ya da varlık nedir gibi bir sorusu! Gözü maddi dünyadan gayrısını görmüyor.

Sırtı tamamıyla kutsal olana dönük. Manevi olandan kopan insan ruhu derin çelişkiler ve acılar içinde kıvranıyor. Psikolojik sorunlar hat safhada. Adeta bir kurtarıcı, bir peygamber bekler gibiyiz. Bir peygamberin gelip bizleri aşkın olanla, kutsal olanla tekrar buluşturmasını, insanlığı tekrar canlandırmasını arzuluyoruz.

Ama nafile bir bekleyiş… Bir daha peygamber gelmeyecek. Fakat modern çağda peygamber gelmese bile peygamberlerin yaptığı yenilenme ve ruhsal dirilişi gerçekleştirecek sanatçılar gelebiliyor. Bunlardan biri de Andrey Tarkovski’dir.

Tarkovski sinemalarında neyi anlatıyor?

Modern çağın peygamberi: Tarkovsky

Peygamberler kutsal kitaplarda insanlara neyi anlatıyorsa onu anlatıyor. Ezcümle ilahi mesajı anlatıyor. İlahi mesajlar, bizim hakikatle olan bağımızı kuracak manevi değerleri bildirir. Ama insanoğlu nisyan ile maluldür. (insanoğlu unutkanlığı ile bilinir) Mutlaka unutacaktır. Birilerinin bu unutkan varlığa sürekli ilahi mesajı (hakikati) hatırlatması gerekir. Ama Tarkovski peygamberlerden farklı olarak bunu sanat ile yapar.

Zaten o da France – Culture dergisine verdiği bir röportajında sanat için şunları söylemiştir:

“Sanat yaratma kapasitesidir. Yaratıcının aynadaki yansısıdır. Biz sanatçılar bu jesti tekrarlamaktan, taklit etmekten başka bir şey yapmıyoruz. Sanat, yaratana benzediğimiz belirli bir andır. Bu yüzden yaratandan bağımsız bir sanata asla inanmadım. Tanrısız bir sanata inanmıyorum. Sanatın anlamı yakarmadır. Bu benim yakarışım. Eğer bu dua, bu yakarış, benim filmlerim insanları Tanrı’ya yöneltebilirse ne mutlu bana. Yaşamım esas anlamını bulacak…”(France – Culture – Tarkovsky Röportajı – 7 Ocak 1986)

Bütün insanlar sanat vasıtasıyla isterlerse Tanrıyla konuşurlar

Onun için sanat bir yakarıştır, bir duadır. İnsanlığın asıl gayesine tekrar dönmesi için bizim yerimize yaptığı bir yalvarmadır. Tıpkı İsa’nın çarmıha gerildiğinde halkı için yaptığı dua gibi. Ama o aynı zamanda insana da yalvarır. Sonsuzluğu tekrar duyumsamamız için didinir. Hakikati tekrar sezmemiz için adeta kendini paralar. Sanat onun için, mistiklerin Tanrıyla doğrudan kurdukları bağı bütün insanların da kurabilmesi için mükemmel bir deneyimdir. Bütün insanlar sanat vasıtasıyla isterlerse Tanrıyla konuşurlar. Bu manevi deneyimi herkes yaşayabilir.

O filmlerini de bu minval üzere çekmiştir. Dikkat edilirse Tarkovski’nin filmlerinde herhangi bir olay, macera ya da hareket yoktur. Filmlerinde bir olay olsa dahi sadece kurmaca yapıyı süslemek için oluşturulmuş çok da önemi olmayan bir unsurdur. Bir maceradan ziyade, doğadan, müzikten, resimden, dinden, gizemli sözlerden oluşan fragmanları ön plana çıkarır. (Çünkü hareketsizlik temaşa için gereklidir )

“Stalker” filmindeki İz Sürücü

Modern çağın peygamberi: Tarkovsky

Kamerasını özellikle doğa ve doğanın farklı halleri üzerinde uzun süre durdurmasıyla, sanki bize özel bir şey anlatmak ister. Belki de doğanın bir ritminin ve ruhunun olduğunu, gördüğümüz varlıkların bizlere sanki hal diliyle tevhit ve hakikat şarkısını söylemek istediğini anlatır. “Stalker” filminde İz Sürücünün bir su ortasındaki çamurun üzerine yatışını uzun süre çekerek, bizlerin dikkatini suyun içinde yaşayan küçük organizmalara yöneltmesi, evrende makro alemin dışında bizim gözlerimizle göremeyeceğimiz bir mikro alemin varlığını sezdirmeye çalışmasından ileri gelir.

‘Ayna’ filminde tabiatta esen rüzgarın çıkardığı ses, ağaçların yapraklarının ve otların çıkardığı hışırtılar, suların dalgalanması, sisler içinde geçilen ormanlar, bizlere tabiatın da bir dili olduğu, onların da insana bir şeyler anlatmak istediği, bu yüzden insanın evrende yalnız olmadığını telkin eder. Evet, İnsan evrende yalnız değildir. Ve de amaçsız değildir. Kıyame suresinde geçen “Yoksa insan evrende başıboş bırakılacağını mı sanır?” ayetini vurgulamak ister gibidir.

Tarkovski filmlerinde, tasavvufi bir hava içinde fizik ötesini sezdirirken esrarlı ve olağanüstü olaylara yer vermez. O çıplak gözlerimizle de hakikati görebileceğimizi anlatmaya çalışır. Onun bakışı bu yüzden madde ötesine değil, maddenin içine yani derinliğine doğrudur.

İnsanın temaşa ederek, maddenin arkasındaki sırra ve kutsal olana bizzat maddeyi delerek geçebileceğini ispatlamaya çalışır. Böylece hiç kimsenin yapamadığını yaparak doğayı, realist ve natüralist felsefenin bakışından kurtarıp, bizzat gerçekliğin içinden geçerek hakikate ulaşır.

Özetle, Tarkovski filmlerinde, Tanrının yeryüzündeki İmgelerini ve sembollerini şiirsel anlatım diliyle yansıtmaya çabalamıştır. İnsanın varoluş amacını temellerine kadar kazacak şekilde sorgulamış, üstüne üstlük neredeyse tüm filmlerinde başrolü, bıkmadan ve bıktırmadan, Tanrıya teslim etmiştir.

Yitip giden değerlerimizi, doğadan uzaklaşmayı ve toplumun çürüme tehlikesiyle karşı karşıya kalışını vurgulamış, kıyametin yakın olduğundan dem vurmuştur. Ama ümitlidir Tarkovski imanlı her mümin gibi. İnsanlığa çözümü de sunar: ” Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz”.

Tarkovski: Nostalghia

Modern çağın peygamberi: Tarkovsky

Son olarak Tarkovski, insanoğluna neyi kaybettiğini, tekrar neyi hatırlaması gerektiğini yine kendi filmi “Nostalghia” da – belki de ironik bir şekilde – deli zannedilen Domenico Piazza’nın dilinden şöyle haykırıyor:

“İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda, hem bedenimde aynı anda ayrılamam. Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları, gölgelerle kaplanmış.

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere, böceklerin vızıltıları girmeli.
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını, büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birileri piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapamamamızın bir önemi yok, o isteği beslemeliyiz.
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz, sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları, sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar, sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve birbirimizle yatmaya cesaretiniz yoksa.
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler, sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve küllerin içindeki kemikler…
Kemikler ve küller…

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeydim?

İşte yeni anlaşmam:

Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı.
Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır.
Toplum böyle parçalanmaktansa, yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.

Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?
Anne, başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış…”

Müzik işe yaramıyor….