Pembe gözlüklerin getirdiği mutluluklar

“Alın pembe gözlüklerinizi başınıza çalın!” diye bağıramıyor tabi insan. Ama gelmiyor mu içimden, geliyor, gelmez olur mu? Bu dünyanın karanlığına kör olan gözlerinizin önündeki perdeleri kenara çekme vakti gelmedi mi ama sizce de? Bana göre her geçen günün, her geçen olayın o perdeyi çekiştirmesi gerekir. Çekiştiren yok mu?

Pembe gözlüklerin getirdiği mutluluklar

Bir dilencinin çığlıkları içinde yürüyorduk aynı karanlık metro koridorunda ve ben derin nefesler almakta buldum kaçışı ve adımlarımı hızlandırdım. Çok acıyordu içim, gördüğüm her aç insandan sonra olduğu gibi sabahtan beri yediklerim midemden ağzıma geliyordu ve yine bana çocuklarının evde açlıktan öldüğünü söyleyen o teyzenin laflarıyla ettim akşam yemeğimi, çünkü su bile fazla geliyordu dolu mideme.

Mideme fazla gelen bir başka şey de önümüzdeki o dram karşısında “bu benden çok yemek yiyordur” diyenler

İnanılmaz utanıyorum onlar adına. Bir olgu ki hayatımıza tecavüz etmiş. Bir olgu ki adı para. Bir olgu ki duygularımızı, fikirlerimizi alabilir hale gelmiş. Bizi tutuklatır ya da özgürlüğümüzün garantisi olur hale gelmiş. Bunların bir sonucu olarak da günlük yaşamda bir dilenci için “bu hepimizden zengin” demek yadırganmaz bir hal almış. Kimse durumun ne kadar acı olduğunu görmez olmuş ya da görmemek için eve bir lira fazla götürmek için kara gözlerinin önüne kapkara bir perde çekip dünyalarını pembeleştirmiş.

Bu durumda kızmamız gereken kim oluyor? Sokakta dilenip evinde bizden çok yiyen mi, gözlerinin önünde perde, cebinde bir lira fazla eve gidip doğalgazını kısıp battaniyeyle oturan mı yoksa bunlara sebep olup insanların ceplerindeki bir liralarla karnını altın çatal bıçakla doyuran mı?

Karşımızda bir Türkiye duruyor, zor durumda; darbeler yiyor, haksızlıklar bizlere hapishane olan sokaklarda volta atıyor. Özgürce ve genç beyinler kelepçelerin sıkılığından uykusuzluk çekiyor, kurtulma umutları yıkıldığından en azından gevşetmek istiyorlar kelepçelerini. Bindiğimiz otobüste, okuduğumuz gazetede olmaması gereken şeyler yığılmış bakıyorlar bize, bağırıyorlar. Bakmıyoruz, duymuyoruz…

Şarkılar söyleyip, dans etmek istiyorum. Belki biraz bira içmek, güzel şeylerden söz etmek, gülmek istiyorum. Bunun yerine korkuyorum, korkularımı kolumun altına alıp yürüyorum belirsizlikte. Gençliğini yaşayamadan yaşlanan “çocukların” yönetiminde yaşlı bir çocuk olma yolunda günler alıyorum.

Artık güzel şeyler yazmak istiyorum mutlu müzikler açıyorum klavyemin üstündeki ekranımda, ama mutlu müzikler gözlerimin önüne yaşayamadıklarımızı getiriyor. Bir şey fark etmiyor. Bu yüzden yalnızlığımızla kururken sormak istiyorum son bir kere daha yalnızlığımızın yalnızlığını kurtarın ve siz de pembe gözlüklerinizi kaldırın. Belki o zaman olmadığını iddia edecek kadar cesur olduğunuz evreni benim yalnızlığımda görürsünüz.

Birey bugün yalnızlıktan ölmek üzere

PAYLAŞ
Önceki yazıFigen Yüksekdağ’ın 10 aylık hapis cezası onandı
Sonraki yazıÇok bilenler kulübü ve Kürk Mantolu Madonna
1997 yılında temmuz ayının yirmi ikisinde İstanbul’da doğdum. Hatta babam tarafından İstanbulluyum bile ama neyse ki Şile’den. Annem tarafından Rizeliyim. İki çocuklu ailemin ikinci çocuğuyum. Eğitim hayatım Türkiye’de okuyan bir genç olmama rağmen şansım sayesinde olacak hep iyi yerlerde geçti. Mahallemdeki ilkokulum Cenap Şahabettin’den sonra yine mahallemdeki Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi’ni bitirdim. Şimdi Boğaziçi Üniversitesi’nde psikoloji bölümündeyim. Hayatımda bir şekilde sanatı bulundurmayı sevdiğim için olacak flüt çalıp tiyatro yapmayı ve birkaç kelimeyi bir araya getirerek bir şeyler yazmayı denemeyi seviyorum. Bunların hepsini yeteneklerimden değil de sevgimden yaptığım için olacak uzun yıllardır devam ettiriyorum. Bu nedenle de olmayan yeteneklerime ve olan kocaman sevgime teşekkür ediyorum.