Karanlık, kıyım ve kıyam

Hayat çekilmez oldu… Ülke ve dünya ölçeğinde bir mutluluk ve huzur anketi yapılsa ya da can güvenliği ve yarınlara umutla bakabilme inancı sorgulansa nasıl sonuçlar çıkardı acaba? İnsanlık öyle bir darboğazdan geçiyor ki her yer karanlık… Bakmayı unuttuğumuz gökyüzünün, bir zamanlar mavi olduğundan bile emin değiliz.

Karanlık, kıyım ve kıyam

Mikro ve makro boyutta, insanlar topluca çıldırmaktan hallice ve hatta birileri hayali sopasını uzaktan sallarken “yeter benden bu kadar, ne haliniz varsa görün” der gibi… Neden bu gergin tırmanış? Kaçacak bir yer var mı? Gittiğin yerdeki huzur, kafanın içindeki aydınlık kadar. Sen ne kadar karanlıktaysan gittiğin yer de en az senin kadar karanlık… Tecrübe etmekten kaçış yoksa ne yapacağız?

Canlar ve zihinler kıyıma uğrarken biz nasıl kıyamda yani ayakta kalacağız?

Garip bir oyun bu sanki, gerçek olamayacak kadar kötü bir senaryo var ortada. Ölüm, şiddet ve yozlaşma arka planda istifini bozmadan dururken sahnede bugün acaba neler olacak diye bekleyen edilgen bir insan topluluğu var. Herkesin aklını aynı sorular ve kaygılar işgal etmiş durumda. Akılda şu düşünceler var: Sıradan hayatlar içinde, huzurla nefes almak ne büyük konformuş. O eski günler ne kıymetliymiş meğer…

Karanlık, kıyım ve kıyam
Rasyonel olandan çok uzağız. Üst üste koymaktan yorulduk. Aklı ve vicdanı zorlayacak bir seneyi daha devam eden sürecin sonuna ekleyip yeni bir yıla girmek üzereyiz. Rakamlara dökülen acılar ve kayıplar alt alta yazılınca insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor… Geriye sarıyorum.

Gündem türbulansa girmiş ve çıkmak bilmiyor. Rus Büyükelçisinin, bir sergi açılışında Türk polisi tarafından tekbir getirilerek sırtından vurulması, kapıda bekleyen kaosun sınırlarına dair ne yazık ki fikir verir gibi. Arınma ve iyileşme için dibe çöken karanlığın biraz daha görünür olması mı gerekiyor?

Her yere sinmiş bu karanlık ve güdümlü zihniyet hangi ortamda gelişti ve bu kadar cesur oldu?

Bir vatanı vatan yapan değerler, o ülkenin sahip olduğu en büyük hazinedir. Karanlık, şiddet ve cahillik silmeye ve yok etmeye şartlanır. Bu hem en kolayıdır hem de kendi varoluşunun güvencesi gibi görünür.  Ama başka bir ülke ve dünya yok gidecek. Sen benim geçmişimi silmeye çalışırken ikimizin geleceğinden birlikte çalıyoruz kardeşim.

Giden canlar, uğranılan haksızlıklar, ölen çocuklar, tecavüze uğrayan kadınlar, kesilen ağaçlar, yıkılan tarih, kaderine terk edilen sınır köyleri, bilime ve sanata hakaret, umutsuz ve psikolojisi bozulan bir millet… Dışardan bakınca görünen resim bu, ancak koşullardan bağımsız olarak Türk olmak başka türlü bir şey.

Türk olmak başka bir şey

Türk olmanın sınırlarını bir yabancı tahmin bile edemez. Bizim genlerimiz ve hayata bakışımız farklı. Bizler ne Avrupalıyız ne de Ortadoğuluyuz. Şu çok moda terim var ya “resilient” olma hali. Tam da bize uygun bir sıfat. Türkçesi “düşer kalkar” yani “hacıyatmaz ” bir milletiz.

Dünyanın hiçbir ülkesinde görülmemiş hızla değişen bir gündem ve sınırları zorlansa da buna ayak uydurmaya, hayatta kalmaya çalışan bir millet var… Gariptir benim memleketim. Kendine göre dinamikleri vardır, acısı derindir, sevinci büyüktür.

Son yıllarda Türkiye’de yaşamanın tarifi değişmiştir. Her Türk vatandaşı,  hayatta kalabilmek için sirk cambazı refleksi, derviş sabrı ve politika uzmanlığı geliştirmiştir.  Delirme noktasına gelmek an meselesidir. Kimse kimseyi zorla tutamaz. İstediğin kadar uzağa git, istersen dünyanın en huzurlu ülkesinde kendine yeni bir hayat kur, son tahlilde bilirsin ki ait olduğun yer bu topraklardır. Yaşam ne kadar zor olursa olsun;  değerlerin, kültürün ve geçmişin seni oraya bağlar.

Eski ve değersiz bir kitap gibi, rastgele sayfaları kopartılıp kapağı kapatılmak istenen bu ülke, bizim hayat hikayemizdir. Onu doğru okumak gerekir. Bakmak için görmek, gördüğünü anlamak için akıl, vicdan ve bilgi gerekir. Bu ülke medeniyetin beşiğidir. Işık Doğudan yükselmiştir. Anadolu’nun kültür zenginliği içinde farklı etnik kökene sahip halklar, Mevlana’nın hoşgörüsüyle yüzyıllar boyu yaşamıştır.

Bu karanlık neden peki?

Yozlaşma, din sömürüsü ve milliyetçilik üzerinden insanların bölünmesi, ülkenin kimliksiz bir hale getirilmesi ve hayatta kalmanın en büyük kazanç sayılması mı varılmak istenen nokta? Böyle bir savaştan kim galip çıkmış ki? Akıl, sağduyu ve vicdan arasındaki makas gittikçe açılıyor. Büyük akılların, küçük akıllar kontrolündeki uygulama laboratuvarı gibiyiz. Çözüm önerisi var mı? Birileri ülkeyi terk edecek, kalanlar yeni bir dünya yaratacak. Formül tamam…

Bu, cahil bir bahçıvanın paslı bir makasla toprağa kök sakmış gülleri söküp yerine çirkin plastik güller ekmeye çalışmasına benziyor. Bu topraklar kusar o plastik gülleri… Gerçek olmayan, kökleri bulunmayan ve bu coğrafyanın insanıyla bütünleşmemiş hiçbir şey uzun vadede yaşayamaz… Sabır, akıl ve çalışmaktan öte yol yok.

Karanlık, kıyım ve kıyam

Sen, gökyüzüne bakmaktan vazgeçme!

Sen, gökyüzüne bakmaktan vazgeçme, karanlığı kendi umutsuzluğunla büyütme mesela. Pembe bir dünya yok seni bekleyen, ama seni ayakta tutacak ve kimsenin iç huzurunu bozamayacağı bir yaşam alanı yaratmak zorundasın.

Dünya dönüyor her şekilde ve tarih kendini tekrar ediyor. Görenler, uyananlar, çıldıranlar ve körü körüne aynı yolda devam edenler yan yana aynı havayı solumaya devam edecek. Acı acıyı, şiddet şiddeti, karamsarlık karamsarlığı, cehalet cehaleti büyütüyor sadece. Her türlü baskı ve korku bu döngüde palazlanıyor. Türbulansın içinde kaybolup gitmek an meselesi. İnsan refleksi birbirini taklit ediyor ve bu bazen bizi daha da aşağıya çekiyor. Söyleyecek bir cümlen yoksa bazen susmayı denemelisin. Yılgınlık, benzer sosyal medya isyanları ve tükenmişlik hissi vazgeçmeni kolaylaştırıyor. Sadece soluk alıp vermek yaşamak demek değil. Nefes alacağın bir dünyayı ellerinle yaratmalısın.

Kısacası, bireysel olarak aydınlık ve umut taşıyan tarafta olmaya mecburuz. Çalışmaya, yaşamaya, fikir üretmeye, yazmaya, birilerinin hayatına kendi bildiğimiz yoldan dokunmaya devam etmeliyiz. Bu yol uzun bir yol ve bir nevi bu döneme tanıklık eden insanların dönüşüm ve büyüme projesi gibi. Bedeli canla ödenen ağır bir ders…

İnsan olmanın ne olduğunu düşünmemize her dakika neden olan garip bir zaman diliminde yaşıyoruz. Şiddet dilinden, öfkeden ve çaresizlik hissinden uzak durmak bizi sakin ve güçlü kılar. Aydınlanma kendinden başlar ve etrafa sıçrar. Vazgeçmezsen sessiz çığlıkların bir gün dünyanın en güzel şarkısına dönüştüğünü görürsün.

Bu, iyilerin kötüleri yeneceği bir savaş değil. Koşullar ne adil, ne anlaşılır ne de insanca. Kötü, zamanı gelince kendi karanlığını beraberinde alıp götürecek elbet… Sabırla dönüşecek bir ülkeye ve dünyaya yine şekil veren bizler olacağız. Gücünle ve aklınla katma değer yaratmaktan vazgeçmemelisin.

Biz ise dalında kuruyan yaprağı koparırken bile gövdesinden izin almakla mükellefiz… Bütün gürültü dinsin. Salt sessizlik hakim olsun sadece. Bir daha çiçeklenemeyecek o genç ağaçların fısıltılarını belki duyarız.  “Hiçbir şey boşuna değil.”

2017 yılında Türkiye’de hangi mesleklerin yıldızı parlayacak?