Kadınlar günüymüş bugün: Onsuz zaten hayat yok!

Bugün dünya kadınlar günüymüş. Bugün kadın olmayı, kadınlığı, dişiliği yüceltiyoruz. Oysa ki kadın olmak zaten her gün kutlanası bir hal değil mi? Hava, toprak, su, ateş gibi.

Kadınlar günüymüş bugün: Onsuz zaten hayat yok!

Çivisi çıkmış dünya düzeninin içinde kadınlığı bir türlü nereye yerleştireceğini idrak edememiş erkek egemen dünya bilincine, yaratımın yeri doldurulamaz parçası olan kadının yerini hatırlatmak için böyle bir gün uyduruyoruz. Güller, çiçekler, mesajlar gönderiyoruz. ‘Bak bu dünyada kadınlar da var’ diye bir hatırlatma yapıyoruz. Aslında ne komik, onsuz zaten hayat yok, varlık yok, nefes yok.

Kadın doğdum kadın olarak öleceğim

Tekrar dünyaya gelsem sorsalar ne olmak istersin diye yine ‘kadın’ derim. Kadın olmanın değerini, özelliğini, ayrıcalığını kırklı yaşlarıma geldiğimde anladım ancak. Neden mi bu kadar geç? Çünkü, bu bozuk düzen bana bile unutturmuştu kadın olduğumu. Kırk yaşıma kadar ben de bu dünyada bir yer edinmenin yolunun erkek gibi yaşamaktan geçtiğini sanıyordum.

Savaşarak, avlanarak, atılarak, kendini ispatlayarak, statü elde etmeye çalışarak, istediğimi gidip kendim alarak, kimseden bir şey istemeden ben hallederim diyerek, gücün dışarıda olduğunu zannedip, onu gidip almaya çalışarak, hep güçlü gözükmeye ve kalmaya çalışarak…Hala da izleri var yaşamımda.

Ne zaman ki hayat bana ne yaparsan yap hayatta her istediğinin mümkün olmadığını, çaresizliğin yaşamın bir parçası olduğunu gösterdi o zaman kadın olmanın gücünü hatırladım. Aslında istediğin her şeyin kadın olmanın içindeki metanetin, özgürlüğün, olgunluğun, alıcılığın, kabulcülüğün içinde gizlendiğini fark ettim.

Kadın olmanın vermek değil, almak olduğunu, sevmek değil, sevilmek olduğunu, yapmak değil, yaratmak olduğunu, yok etmek değil, var etmek olduğunu, savaşmak değil, mücadele etmek olduğunu, vazgeçmek değil, sabır olduğunu, yok saymak değil, var saymak olduğunu, ateşlemek değil, sulamak olduğunu, biçmek değil, ekmek olduğunu, koparmak değil, bağlamak olduğunu, gurur değil, onur olduğunu, beyin değil, kalp olduğunu, tutsak değil özgürlük olduğunu ve kontrol değil, teslimiyet olduğunu anladım.

Kadınlar günüymüş: Hepsi bende saklı!

Bu demek değil ki bu ‘değil’lerin hepsinden vazgeçtim. Vazgeçmedim. Hepsi bende saklı. Kadın olmanın o ‘değil’ leri gerekmedikçe kullanmamak olduğunu, onları gizlemek, karşıtlarını parlatmak olduğunu anladım.

Kadınlar günüymüş bugün: Onsuz zaten hayat yok!

Bugün kadınların gününü kutlayan erkekler, kadın olmanın bunlar olduğunun farkındalar mı?

Onlar kadını bu özelliklerinden ötürü mü kutluyorlar? Yoksa, doğurabildikleri, anneleri, kardeşleri oldukları, kendilerini sevdikleri, olmadık hatalarına katlandıkları, hayatlarını paylaştıkları, çocuklarına baktıkları, evi çekip çevirip, güzel yemekler pişirdikleri için mi kutluyorlar?

Kadınlar günüymüş; ‘Kadın’ dediğinde ne geliyor erkeğin aklına?

Özellikle de ülkemizdeki erkeklerin… Kadın hep vermeli, hoşgörülü olmalı, talepkar olmamalı, hatamı yüzüme vurmamalı, fazla dır dır etmemeli, susmayı bilmeli, ekonomik olarak fazla güçlenmemeli ama bana da çok muhtaç olmamalı, istediğimde yanımda, istemediğimde uzakta olmalı, her konuda fikrini beyan etmemeli, benim sağlayamayacağım ihtiyaçlarını dile getirmemeli, fazla açılmamalı; hem fiziken, hem beynen, benim çizdiğim sınırların fazla dışına çıkmamalı, haa, bir de benim kendime söylediğim yalanlara o da inanmış gibi yapmalı, gerçekleri konuşup canımı sıkmamalı…

Kadın kavramı sınırlamaları

Kadın kavramını bu sığ tanımların içine hapseden bir toplum kendisini tanımayan kadına da kadınlığını unutturuyor ister istemez. Bu tanımların içine hapsetmeye çocukluktan başlıyoruz.

Bırakmıyoruz ki doğalarının içinde serpilip, gelişsinler kadın doğan çocuklarımız. Beklentilerimiz net ve kesin kadından. Evlensin, okusun, doğursun, çalışsın, tarif edilen şekilde bir eş ve anne olsun, yaşlansın, torun baksın…

Kadın, bu kalıplar içinde hapis olduğunun farkında bile olmadan tatminsiz, eksik, keşfedilmemiş bir ömür tüketiyor.

Kadınlar günüymüş: Kadınlığını keşfeden kadın

Sevdiklerini kaybetmemek uğruna kadınlığından feragat ediyor. Ona biçilen kaftan neyse onu giyiyor. O kaftanı giymeyip kadınlığını keşfeden kadın ise bizim toplumumuzda dışlanıyor, kabullenilmiyor. En büyük kötülüğü de bu kalıplar içinde yaşayan kadın, kadınlığını keşfetmiş olan kadına yapıyor. Erkekten çok onlar dışlıyor o kadını. Hazmedemiyor o kadındaki özgürlüğü, gücü, boyun eğmezliği, yaratıcılığı, coşkuyu, canlılığı…

Kadınlar günüymüş bugün: Onsuz zaten hayat yok!

“İstikbal ancak kadınlığın da erkeklik kadar göklere çıkmasıyla göklerdedir.”

‘Kadınlık’ üç beş edepli tanımın içine hapsedilemeyecek kadar engin bir okyanus. Her gün içine dalınıp, her gün keşfedilecek bir dünya. Kadını bastırıp, kalıplar içine hapseden toplumlar bu dünyayı hapsediyor aslında. Kadını baskılanıp, sınırlanan hiçbir toplumun serpilip, gelişme şansı yoktur. Bir önceki yüzyıldan yüzyılımıza hala fikirleriyle ışık olmaya devam eden Mustafa Kemal Atatürk de bu gerçeğin farkındaydı ki Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda şöyle söylemiştir:

”İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”

Mümkün değildir, kadını kapatılan, baskılanan, doğasına saygı duyulmayan, yok sayılan, hor görülen, değer görmeyen bir toplumun göklere çıkması. Kadınların kadınlığını keşfetmesiyle mümkündür göklere çıkmak. İstikbal ancak kadınlığın da erkeklik kadar göklere çıkmasıyla göklerdedir.

Mühimdir bizde kadın: Şubat 2017 ve 30 kadın öldürüldü

Dünya Kadınlar Günü: Güçlü kadınları yürüyüşünden tanırsınız!

8 Kasım 1974 Ankara doğumluyum. 1998 yılı Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum.2000 senesinden itibaren dış dünyamdan gelen büyük değişimler beni iç dünyamla derin bir bağlantı kurma yolunda yönlendirdi. 2000 senesinden itibaren içsel yolculuğumda almış olduğum yol, dış dünyamdaki yaşantımda büyük değişikliklere neden oldu. Bu süre içerisinde hayatımdan kendimle ilgili bana çok şey gösteren bir yığın insan geçerken, iş hayatımda da çeşitli iş değişiklikleri oldu. Şu an geldiğim noktada, dış dünyamda yaşadığım her şeyin ruhsal yaşam amacımı gerçekleştirmemde aracı olduğuna ve bu aracın amaca hizmet ettiği sürece her zaman değişebileceğine inanıyorum. Taşıdığımız isimlerin frekanslarının da yaşam amaçlarımızı gerçekleştirmede büyük bir etkeni olduğuna olan inancımdan dolayı, 2016 yılında ismime, profesyonel bir isim analistinden almış olduğum danışmanlık neticesinde ‘Melisa’ ismini ekledim.Aile işimizden dolayı çocukluğumdan itibaren hep ticaret ve iş hayatının içinde bulundum. İnsanları tanımanın en kestirme yolunun ticaretten geçtiğine inanırım. Ticaret hayatım boyunca Türkiye’de her kesimden insanla iş ilişkim gereği muhatap olduğum için Türk halkını çok derinden analiz ve tetkik etme fırsatım oldu. Bu analizler beni siyasete olan ilgim neticesinde siyaset ve yaşam üzerine yazılar yazmaya teşvik etti. Yazılarımı şimdilik amatörce Facebook sayfamda ve Yaşam Senaryosu adlı bloğumda yayınlıyorum. İndigo Dergisinde yazmak benim için belki de profesyonelce yazmaya adım atmak için ilk adım olacaktır.Geçen yıl almış olduğum karar neticesinde, 3 ay önce ABD’nin Washington D.C. şehrinde yaşamaya başladım. Buradaki hedefim, bir yandan ticaret hayatıma devam ederken, bir yandan da Georgetown Üniversitesinde politika, din, terörizm, dış ilişkiler gibi konuları kapsayan ‘Master of Arts in Liberal Studies’ mastır programına katılıp, bu konular üzerine araştırma yapmaya ve yazmaya devam etmektir.