Batı ve Anadolu felsefeleri arasındaki fark

Batı felsefesinde bir konu ya doğrudur ya yanlış. Anadolu’da ise sema yapan dervişler sağ ellerini göğe, sol ellerini yeryüzüne çevirirler. “Topraktan geldik Hakk’a gidiyoruz, Hak’tan alır halka veririz” derler.

Batı ve Anadolu felsefeleri arasındaki fark

Epistemoloji

Rönesans döneminin en ünlü sanatçılarından biri olan Rafael’in (Raffaello Sanzio) Atina Okulu (Scuola di Atene) tablosunda Antik Yunan filozoflarının bir tasvirini görürüz. Arşimet’ten Pisagor’a, Heraklitos’tan Demokritos’a kadar bir çok filozofun yer aldığı tablonun tam merkezinde ise Platon ve Aristoteles vardır. Bu iki isim resmin en önemli unsurlarıdır. Felsefenin en temel sorularından olan; bilgi nedir, kaynağı nedir, doğru  bilgi var mıdır, bilgiye nasıl ulaşılır gibi sorulara cevap arayan ve bilgi felsefesinin (epistemoloji) ilk adımlarını atan da bu iki isimdir.

Akılcılık (rasyonalizm) gerçek bilgiye akıl yoluyla ulaşılabileceğini savunan felsefi görüştür.

İlk temsilcisi Sokrates ve onun öğrencisi olan Platon’dur. Rasyonalistlere göre bilgi insan aklında doğuştan hazır bulunur ve ona yine akıl yoluyla ulaşılabilir. Sokrates bilgiye ulaşmak için doğru soruların sorulmasının gerektiğini ve bunun diyalektik (münazara) yoluyla yapılabileceğini söyler. Rasyonalistler duyularla algılanan dünyanın gerçekliğinden kuşku duyarlar, çünkü duyular yanıltıcıdır. Burada Platon’un idealar evreni (düşünceler evreni) devreye girer.

İdealar evrenine göre var olan her şey düşüncelerimizin bir yansımasıdır.

Yani düşünce var olanları yaratmıştır, düşünebildiğimiz her şey evrende vardır. Bu düşünceden yola çıkarak tanrının da hakkında düşünülebilen bir şey olduğu ve var olduğu söylenir. Matematik, geometri, mantık gibi bilim alanları da tamamen aklın ürünleridir; deney, gözlem ve duyularla elde edilemezler. Popüler kültürde Matrix filmi de idealist düşüncenin bir tezahürüdür.

Aristo ve Platon arasındaki görüş ayrılığı

Aristoteles Platon’un öğrencisidir ve aslında hocası gibi kendisi de bir akılcıdır ama bir noktada Platon ile farklı düşünür. Aristo’ya göre de bilgiye ulaşmanın yolu akıldır. Fakat O, bilginin aklımızda doğuştan bulunduğu fikrine karşı çıkar. İnsanlar öncelikli olarak evrende bulunan şeyleri deneyimler ve sonrasında aklın yardımıyla onların bilgisine ulaşır. Bu bakımdan Aristo deney, gözlem ve duyulara önem verir, tüm gerçekliğin bu evrende olduğunu ve duyuların bilgiye ulaşmakta bir aracı olduğunu savunur. İlk defa aynada kendisini gören bir insan onun kendisinin bir yansıması olduğunu bilemeyebilir. İdealist düşünce doğru olsaydı o insan aynanın ne işe yaradığını zaten bilirdi ama Aristo’ya göre önce aynayı deneyimlemesi, onunla tanışması gerekir

Atina okulu tablosunda Aristo ve Platon’a baktığımızda şunu görürüz:

Platon parmağıyla gökyüzünü gösterir. Bu onun idealar evreni düşüncesini temsil eder. Yani platon eliyle zamanın ve mekanın ötesinde bir gerçekliği işaret eder. Hemen yanındaki Aristoteles ise eliyle yeryüzünü gösterir. O da yaşadığımız evrenin bilgiyi kendi içinde barındırdığını, deneyimlerimizin, duyularımızın bize bu evrenin bilgisini verebileceğini işaret eder.

Hakk’tan alır, halka veririz

Anadolu’da Mevlevi dervişleri ise sema yaparken sağ ellerini göğe, sol ellerini yeryüzüne çevirerek dönerler. Böylece topraktan geldik Hakk’a gidiyoruz, Hak’tan alır halka veririz derler. Doğu ve Batı felsefesinin farkı da buradadır belki.

Batı’nın özellikle aydınlanma ve sanayi devriminden sonra ortaya koyduğu insan figürü maddi dünyayı yücelten, aklı ilahlaştıran, kendi çıkarlarını gözeten bir insan tipolojisidir. Elbette Batı dünyası çok iyi sanatçılar, düşünürler, bilim insanları da çıkarmıştır ama onların düşüncesiyle söylersek; az olan kıymetlidir. Batı’nın ürettiği bu değerlerin kıymeti de azlığından kaynaklıdır.

Doğu topraklarında ise her insanın yüreğinde bir Mevlana, Yunus Emre, bulabilirdik ve yine o topraklardan maneviyatını aklıyla yoğurmuş Farabi, İbn-i Sina, Heysem, Biruni… çıkmıştır. Belki bir gün kaybettiğimiz o medeniyeti, anlayışı, kültürü yeniden tesis edebiliriz.

Batı’da ise keskin sınırlar görürüz.

Bir insan kendini en net sınırlarla tanımlama ihtiyacı duyar. Bir konu ya öyledir ya da hiç öyle değildir. Ya doğrudur ya yanlış. Ya haklısındır ya da haksız. Buna karşın şöyle bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır:

Hoca, kadılık yaparken bir adam burnundan soluyarak gelmiş. Hasmı için söylemediğini bırakmamış.

– Hocam, Allah aşkına söyle, demiş, haklı değil miyim?

Hoca ne yapsın?

– Haklısın, demiş.

Hemen arkasından onun da hasmı gelmiş. Bu defa da o başlamış atıp tutmaya, yok bana şöyle yaptı, böyle yaptı demeye. O da Hoca’ya sormuş:

– Haklı değil miyim?

Hoca:

– Vallahi çok haklısın, demiş.

Tüm bunlara tanık olan Hoca’nın karısı bile bu işe şaşırmış kalmış.

– Senin kadılığın da bir garip Hoca Efendi. İkisine de sen haklısın dedin. Hiç öyle şey olur mu?

Nasreddin Hoca hanımının yüzüne bakıp:

– Hatun, demiş, sen de haklısın!

Platon’un Gözünden Filozofların Filozofu: Socrates