Çocukları korkutuyoruz! Ne kadar farkındayız?

Neredeyse güneşi bile gördüğünde korkması gereken çocuklar yetiştirdik! Abartıyor muyum? Hayır!

Çocukları korkutuyoruz! Ne kadar farkındayız?

Çocukları korkunun merkezine oturttuk

Korkuyu çocuklara öğretmeyi bırakın, çocukların tüm ruhuna işledik. Bakan birinden korkmayı, sevgiyle bakan birinden korkmayı ‘merhaba’ diyen birinden korkmayı, aşağıya inerken korkmayı, yukarıya çıkarken korkmayı…

Çocukları korkunun merkezine oturttuk. Haklı mıyız? Tabi ki haklı olabiliriz çünkü “biz” korkuyoruz. Çocuklar hepimizin en değerli varlıkları, bam telimiz, şah damarımız. Dünyanın en iyi insanı olsak bile, onlara verilecek her hangi bir zararda her şey değişiyor.

23 Nisan’da çocukları nasıl korkuttuk?

2017 yılının 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramında yaptığım büyük bir organizasyonda, ne kadar çok mutsuz çocuk olduğuna şahit olmak beni derinden sarstı.

Çocukların pek çoğu en güvendiği varlık olan annesinin ya da babasının elini tutarken bile, ona hediye olarak verilen; balon, oyuncak, şeker ya da çikolataya korkuyla bakıp almak istemedi. Bu da bana bir kez daha çocuklarımız ile ilgili çok büyük bir sorunumuz olduğunu gösterdi. O gün 700’e yakın çocuğun %98’in yüzünde korku vardı gülmüyordu ve gülmedi!

Korku çok güçlü bir duygudur ve her güzel duyguyu da alt üst etmeyi çok iyi başarır. Bir çocuğun çocuk bayramında en güvendiği insan olan annesinin, babasının elini tutarken bile, hediye edilen en sevdiği oyuncağı almaması, öğretilmiş korkunun çok daha büyüyerek yer ettiğinin göstergesidir. Üstelik bunu öğreten kişinin o an yanında olmasının bile ona güven vermediğini gösterir ki, işte buradaki sorun çok daha büyüktür.

Peki, biz geleceğimiz olan bu çocukları nasıl mutlu edeceğiz? Mutlu çocukluk yaşamayan çocukların mutlu büyükler olmasını nasıl bekleyeceğiz?  Olay bununla kalsa yine iyi! Mutlu olmayan büyüklerin nasıl mutlu çocuklar yetiştirmesini bekleyeceğiz? Buyurun büyük girdabın içerisine hoş geldiniz. Haydi, döne döne gidelim!

Hepimiz haklıyız!

Üstelik bu durum bahanelere değil gerçek sebeplere dayanıyor öyle değil mi? Anne de haklı, baba da haklı. Peki ya çocuğun mutluluk hakkı!

Çocukları korkutuyoruz! Ne kadar farkındayız?

Korku dolu ruhlar yetiştirip, sonra da mutlu bir hayat sürsünler diye ömür boyu ellerimizi açıp dua ediyoruz.

Ben de bir anneyim, üstelik zihinsel engelli bir çocuk annesiyim. Özel bir çocuk olduğu için, kendini koruma mekanizması normalden çok daha geç gelişecek, belki de hiç gelişmeyecekti. Onu korkuyla büyütmenin saf dünyasına zarar vermek olduğunu ve yaşı ilerledikçe çok daha büyük duygusal hasarlar oluşturacağını düşünüyordum. Bunu kendi ayrıştırabilecek seviyeye gelene kadar, ruhsal ve bedensel olarak güvenlik duvarını hep ben oluşturmalıydım. İş, ev, sosyallik ve diğer faktörlerin daima en önünde olmalı, diğerlerine devam ederken de asla ihmal edilmemeliydi. Kolay olduğunu söylemiyorum ama kesinlikle imkansız olmadığını söylüyorum.

Burada önemli olan ise: bu açık ya da gizli kontrolü ona hissettirmeden yani özgür bırakarak yapabilmekti. Yanlış anlamayın, kontrollü ve uzaktan takipten bahsediyorum. Şimdilerde ise oğlum ayrıştırmayı yapabiliyor.

Çocuklarımıza, kendileri olabilmeyi hediye eden anne babalar olmalıyız.

Yetişkin olan bizleriz ve onun dünyaya gelmesine sebep olan kişiler olarak onun tüm mesuliyetine ‘evet, varız’ diyoruz. Eğer ‘kendi zevklerim ve renklerim’ diyeceksek, çocuk sahibi olmayı bir kez daha gözden geçirmeliyiz.

Hepimiz belki çok önemli bir ayrıntıyı gözden kaçırıyoruz. Dünya hiç bir dönem  %100 saf, iyilik dolu insanlarla var olmayacak. İyiliğin var olması gerektiği gibi, kötülük de varlığını gösterme hakkını daima kullanacak. Peki, o kullanacak diye biz var olan iyiliğin içine kötülük ekerek iyiliği yok mu etmeliyiz? Hiç istemediğimiz kötülüğe hizmet etmek, onun safına geçmek değil midir bu? Yoksa kötülük ekmeden şahsi haklarımızdan ebeveynliğin getirdiği büyük mesuliyetle feragat mi etmeliyiz?

Neyi istediğimizi çok iyi bilmeliyiz!

Ebeveynlik, bir çocuğun her dakika fahri kontrol müfettişi olmak demektir. İster anne olun, ister baba ‘çocuk da yaparım kariyer de’ derken, her ikisini de gerçekten en iyi şekilde yapabileceğinize emin olmalısınız. Burada kariyerden kastım, tabi ki sadece meslek sahibi olmak değil. İşiniz, aşınız, sosyal yaşantınız, zevkleriniz, rahatlığınız… Yoksa edindiğiniz kariyer, mutluluğunu kaybetmiş bir çocuğa mal olabilir, yani bize verilen bu ömürdeki en büyük yangınımıza…

“Bu ülkenin emniyet birimleri, bu ülkenin düzeyi, bu ülkenin bilmem nesi, çocuğumu korumakla mesul” demekten önce, çocuğumuzun emniyet birimi de, düzeyi de, bilmem nesi de biz olmalıyız. İlk önce sorumluluk bizlere aittir. En azından onlar bunu algılayabilecek yaşa gelene kadar en büyük güvenlik duvarlarını biz oluşturmalıyız. Sorumluluk daima, içten başlar dışa doğru hareket eder. Aynen suyun, musluktan aktığı gibi, musluktan içeri girdiği gibi değil.

Yaşam içerisindeki en büyük yıkımlarımızın sebebi; doğru oluşturulmamış duygularımızdır.

Çocuk sahibi olmak demek, neredeyse kendinden vazgeçebilmek demektir. Hele ki; anne de baba da çalışıyorsa normal yaşamlarına devam ederken mutlaka birbirlerine destek olmaları gerekmektedir. Bu dönem; nefesinizi artık kendiniz için değil, onun için almaya başladığınız dönem olarak karşınıza çıkacaktır. Bunu ben söylemiyorum. Büyüttüğümüz çocuklarımız bize bizzat mutsuzluklarını göstererek çığlık çığlığa söylüyor ve yaşatıyorlar. Diyorlar ki; bir yerlerde yanlış var ve bu yanlıştan dolayı ben mutsuzum. Sen bana “nefesimsin” derken “neden benim nefes almamı engelliyorsun?” Onları korumaya çalışırken mutsuz ettiğimizi görmeliyiz. Çocuklarımız mutsuzsa, bir yerlerde yanlış yaptığımızı düşünmemiz gerekiyor. Aksi takdirde ” yavrum ne kadar mutsuz” diyerek bu acının geçmesi için dua ederek ömrümüzü tüketeceğiz.

Diğer alternatifler olarak eğer çocuğumuzu bir bakıcı ya da büyüğümüz büyütecekse ” bizden daha deneyimliler, daha iyi bilirler” düşüncesinin de bir hata olabileceğini göz ardı etmeden, bu konuda onları da gözetim altında tutmamız gerektiğini asla unutmamalıyız. Aksi takdirde 2017’nin gülmeyen çocuklarını takip edecek olan yeni doğan çocuklarımızı da, 2018 ve sonrasında “gülmeyen” kategorisine ekleyeceğiz.

Her ömür mutlaka tükenecek. Dolayısıyla sorun tükenmesinde değil, nasıl tükendiğindedir.

“Yavrum için her şeyi yaparım” deriz ya lütfen dikkat edelim! Bu dileğimizin içinde onun mutluluğu almak da olmasın. Çocuklarımıza korkmayı öğretmeyi “onu korumanın en basit yolu” olarak görmeyelim. Basit diye düşündüğünüz bu yol, onun en saf özelliği olan mutluluğunu elinden almak demektir.

Çocuklarımızı kötüden korumak en büyük vazifemizdir. Ama onlara, kötü duyguyu işleyerek vazifemizi kötüye kullandığımızı mutlaka görmeliyiz.

Kendilerinin algılayacağı vakit gelene kadar da yanlarında durarak onları koruyalım. Vakit geldiğinde ise çocuklarımızla gurur duyalım.

Çocukların çocuk kalmasına izin verdiğimiz bol gülücük dolu bayramlar ve yıllar olsun. Bunu da şöyle yapalım. Biz büyük olalım ki, onlar da çocuk olsun! Her daim çocuk sevgisiyle hoşça kalın.

Çocukta özgüven ne zaman gelişmeye başlar? Neler yapılmalı?

Önceki yazıTürkiye’nin ilk grafen katkılı müzik aleti üretildi
Sonraki yazıSON DAKİKA: İstanbul Pendik’te üniversite servisinde patlama
1973 İstanbul doğumluyum. Çalışma ve ilgi alanlarımı sınırlamam pek mümkün değildir. Kimi zaman kalemim bana sırdaş olmuş, kimi zaman toplumun faydasına olan cümleleri dökmüş, kimi zaman da toplumun yaralarına dokunarak dile gelmiştir. Kalemi kullanırken en keyif aldığım taraf ise "sessizin sesi" olabilmektir. Yeri geldiğinde bir taşın sesi, yeri geldiğinde bir kedinin serzenişi, yeri geldiğinde konuşamayan engelli bir çocuğun dili, yeri geldiğinde ise bir saç örgüsünü dile getirebilmek en keyif aldığım şeylerden biridir. Hayatın her alanında gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bağımlılık ile mücadele, kadın ve çocuk istismarına karşı destek, eğitime katkı amaçlı kütüphanaler kurulması, yardımlaşma derneklerinde faaliyetler, tüketicinin her tür hakkı (sağlık, hukuk...) üzerine destek çalışmaları, kültür sanat projelerine koçluk, danışmanlık, tutuklu çocukların topluma kazandırılması amaçlı eğitim organizasyonları, kan bağısı, organ bağışı, ilik bağışı üzerine organizasyonlarda koordinatörlük, özel eğitim öğretmeni olmam sebebiyle engelli çocuklarımızın ailelerine danışmanlık, okullarda çocuklarımızın yardımlaşma güdüsünü pekiştirme amaçlı seminerler ve sayamayacağım daha pek çok alanda, neredeyse hiç durmadan yıllardır gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bu alanlarda hakkıyla faaliyet gösteren kurumların yanında bulunmanın yanısıra, mağdurların şahsen yanında istikrarla olabilmenin de güzelligini yaşayabilenlerdenim. Yönetiminde ya da genel kurulunda faaliyet gösterdiğim derneklerde doğru ekip çalışması ile "olmaz" denilenin aslında ne kadar kolaylıkla olabileceğini yaşayanlardanım. "Şunun uzmanıyım, bunun uzmanıyım" demek elbet güzel, ben direkt sahaya dalarak takım çalışmasına hızla uyum sağlayarak, iş ve zihin gücünü sergileyerek faydalı olmaktan keyif duyanlardanım. 1998 doğumlu dünya tatlısı, mutlu mu mutlu, sevimli mi sevimli, şamatacının teki olan zihinsel engelli Cansın adında bir oğulun annesiyim. Onun bana öğrettiklerinin arasında "sessizliği dinleyebilmek" en değerlilerinden biridir diyebilirim. İnsanoğlunun değer biçilemeyecek kadar değerli olan, ne kadar çok şeye sahip olduğunu unutmadan yaşamak ve bunu unutanlara da hatırlatabilmenin gururunu yıllardır şahsen yaşayanlardanım. Ailem olan İndigo'ya duyduğum sevgi, saygı ve sadakat 1 Ağustos 2011'de başladığım andan itibaren hiç bitmeden devam etmektedir. İndigo aileme ve siz okuyucularıma sonsuz sevgi, saygı ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Ben 1 Ağustos 2011'den beri: Yazdım, yazıyorum ve yazacağım! Çocukluğumdan beri insanlık için çalışmalar: Yaptım, yapıyorum ve yapacağım! Daima huzurla kalmanız dileğimle...