Ayahuasca: Peru’dan varoluşun gizemlerine yolculuk

Amazonlarda yüzyıllardır iyileştirici kutsal bitki olarak kullanılan Ayahuasca çayı deneyimi ve Peru’dan varoluşun gizemlerine yolculuk…

Ayahuasca: Peru'dan varoluşun gizemlerine yolculuk

Ayahuasca’nın varlığını ilk kez ne zaman duydum, hatırlamıyorum. Çok uzun zaman önce değil. Daha çok DMT adlı molekülün insanı evrenle nasıl bağlantıya sokabileceği, epifiz bezimizin nasıl köreltildiği konularına paralel olarak sıra dışı özelliklere sahip, gizemli master bir bitki olduğunu duymuştum. Ancak denemek hiçbir zaman aklıma gelmedi hatta Ayahuasca denemek için Peru’ya gitmek benim gelecek vizyonumda hiç görünmeyen ufuklardı.

Ancak her şeyin bir zamanı olduğu gibi, Mısır kadim ülkemde yollar aşıp, artık bazı noktaların Peru’yla da bağlantısı olduğunu hissettiğim günden beri Peru’ya gitmek isteği ruhumu çekiştirmeye başlamıştı.

Bir yıl öncesinden planlar yapıldı, kimlerle ve nasıl gidilecek, nasıl bir seyahat olacak, sonunda gün geldi, 25 Ağustos 2017 günü Lima’ya inmek üzere saatlerce uçtuk, uçtuk.
Peru’da geçen zamanı ve yaşadıklarımızı ayrıca anlatacağım. Beni buraya çeken İnka’lar, Mısır tarihindeki benzer karakterler ve konulardı. Bu geziye “Eldorado’nun İzlerinde” adını vermiştim.

Altınların beşiğinin ülkesinde, altın diyarı Eldorado’yu hissedebilir miydik? Ben hala kayıp Machu Picchu’nun yüzyıllar sonra bulunduğu gibi, Eldorado’nun da Peru’da bir yerlerde, belki Amazon’un diplerinde, orman tarafından yutulup saklanmış olduğunu düşünüyordum. Tüm bu gizemleri nasıl çözebilirdim? Hangi tarihçi ve usta şaman bana biraz ışık tutabilirdi? Bir hayal. Ama hayallerinizin peşinden gidin, diyor bilgeler. Ben de Eldorado rüyasında, ruhsal bir gezi tadında Peru’ya ayak bastım. Gelmeden önceki araştırmalarım, bana gizeme giden yolun, gizemin içinden geçeceğini fısıldıyordu. Ayahuasca.

Ona sorabilirim. Hey, Ayahuasca! Eldorado nerede? Gidecek arkadaşlarla bu konuda şakalar yapıyorduk. Herkes Ayahuasca içmek ve uçmak istiyordu. Bense altınları sormak istiyordum. Beni bu nedenle materyalist olmakla suçluyorlardı ama burada söz konusu olan, kutsal altınlardı. En iletken madde olan ve tıpkı Mısır’da olduğu gibi, nereden geldiği bilinmeyen altınlar.

Ancak Ayahuasca’ya yaklaştıkça ve Calca’da kaldığımız günlerde bu şakalar yerini ciddi bir hazırlanmaya bıraktı. Ayahuasca içmeye kararlı olan arkadaşlar kendi özgür iradeleriyle Ayahuasca diyetine başladılar. Bu, bir ay önce bize bir liste halinde gelmişti; listedeki yiyecek ve içecekleri mümkün olduğunca hayatımızdan çıkartmaya başladık.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Ayahuasca seremonimiz Peru’ya geldiğimizin hemen dördüncü gecesi olacak. Lima’da iki gece geçirdik, Kutsal Vadi, Calca’da bir gece ve hemen ertesi gün Calca yakınlarındaki bir tapınağa gideceğiz. Seremoni 28 Ağustos 2017, Pazartesi akşamı saat 17.00’den sonra, La Pacha Maho Temple adındaki tapınakta başlayacak. Brezilya’da, dünyanın en büyük Ayahuasca tapınağından sonraki en büyük ve en şık tapınakmış.

Bu gece sevilen ve deneyimli bir şaman seremoniyi yönetecek, Fransız kökenli Jan. Ben bir Perulu olmasını hayal etmiştim ama bu şaman hakkında çok övgü vardı. Calca’daki arkadaşlarımız bize tüm bilgileri aktarıyor, şamanı tanıyorlardı ve ona denk geldiğimiz için çok memnundular. Şamanın iki asistanı olacak ve şansımız burada da yaver gidiyordu; bu asistanın biri Türk.

Uzun yıllardır Peru’da yaşayan ve bu konuda kendini geliştiren, Semra adında bir hanım. Bu, bilinmeyene yolculuk yapacak olan bizleri çok rahatlatıyor. Daha ilk günden seremoniye girmek biraz tedirgin ediyor, önce bir gezsek, sonra aralarda bir gün yapsak? Daha on beş gün buradayız. Ancak Calca’daki arkadaşlar bize bunu hemen yapmanın faydalarını anlatıyorlar. Bu arada Calca ve Pisac kasabalarında yerleşmiş çok sayıda Türk olduğunu da belirtmeliyim. Kafe, restoran işletenler, sanatla uğraşanlar, rehberlik yapanlar.

Seremoniye birlikte gelmiş olduğumuz, toplam beş arkadaşla gireceğiz. Bir arkadaş aslında girmek istemiyor, sadece gözlemci olarak katılmak istiyor. Bu asla mümkün değil. Hepimiz gideceğimiz için o da bir anlamda bizimle sürükleniyor. Ancak gerçekte ruhu istemese herhalde asla gelmezdi.

Her birimiz kendi ruhsal yolculuğunda, bir noktada bu sıra dışı maceraya kendi özgür iradesiyle ve büyük bir ihtimalle ruhunun onayıyla katılıyor.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Bu konuda gelgitlerim var. Ben neden Ayahuasca içeceğim?

Bir sağlık sorunum yok, bir beklentim yok. Eldorado’nun altınları ise bir şaka. Bilinmeyen, kendime özel, karanlık bir tünele gireceğim. Buna ihtiyacım var mı? Yıllardır ruhsal öğretilerin içindeyim, profesyonel bir enerji beden terapistiyim, birçok deneyimi geride bıraktım. Bilgi olarak da son yirmi yıl içinde enerji ve kişisel gelişimle ilgili birçok konuda kendimi epey geliştirdim, farkında olduğum bir özüm var ve dünyada bulunma amacıma da uyanığım.

Ne bekleyebilirim? Bir öte deneyim mi? Belki?

Bize yaptığımız diyet kadar önemli olan niyetlerimizi belirlememiz anlatılıyor. Ayahuasca’yı neden içeceğim. Ne bekliyorum? Asıl niyetim ne? Bunun için bir gün öncemiz sessiz, sakin ve durgun geçiyor. Sessizlik doruk noktasına varıyor. Bana heyecanlı olup olmadığımı soruyorlar. Ben de kendime soruyorum? Hiç heyecan yok. Korku ve ya coşku da yok. Nötr ve biraz kilitlenmiş haldeyim. Kısaca içeceğim şu Ayahuasca’yı ve ne olacaksa göreceğim.
Asıl niyetim beliriyor bu arada. Bu dünyadaki gerçek yaşam amacım ne? Ben kimim? Nereden geldim? Bunları bilmek istiyorum. Bu sorular hakkında demek ki belirsizlikler var içimde.

Sonra yaptığım meditasyonda ve son on yıldır hayatımda en etkin ruhsal rehber olarak Bruno Gröning’e içimden soruyorum ve rica ediyorum. Bu Ayahuasca seremonisi benim için uygun mu? Bu deneyimi yaşamalı mıyım? Değilse lütfen beni durdur? Ruhumdan, üst benliğimden ve tüm koruyucu meleklerimden rica ediyorum. Beni canı gönülden istemediğim ama kilitlenmiş bir ruh hali içinde akmakta olduğum maceradan uzaklaştır.
Ancak hiçbir işaret gelmiyor. Her şey yolunda gidiyor ve bir gün sonra saatler hızla Ayahuasca’ya doğru akıyor. Günlerdir et, tuz, şeker, peynir ve un tüketmiyoruz. Ben zaten vejetaryen olduğum için hayatımda ete yer yok. Et diyetin önemli bir parçası.

28 Ağustos akşamı arabamız bizi alıp yarım saatlik mesafedeki tapınağa götürecek. Gece soğuk olacağı ve sıkı giyinmemiz gerektiği söyleniyor. Ağustos ayı Peru’nun kış mevsimi ve zaten yün içlikler getirmiştik. Giyinme konusunda bir çekişme yaşıyorum. İlk seremonimizde, ilk kez giyeceğimiz beyaz giysiler önermişti bir arkadaşımız, ancak tüm beyaz giyeceklerim çok ince. Beyaz ince giyeceklerin üstüne alpaka-yün panço çok garip görünüyor.

Tekrar soyunuyorum, rahat bir eşofman ve üstüne beyaz bir kazak giyiyorum. Üstüme mont ve yanıma da pançomu alıyorum. Yine sırt çantamda yedek kazak ve çamaşır var. Başımıza neler gelecek, tam bilmiyorum ancak kusmak ve altına kaçırmak gibi üstü kapalı hissettirilmeye çalışılan bir takım durumlar söz konusu. Biraz gerilim var. Bilinmeze giden kurbanlar gibiyiz. Sonunda arabamız geliyor. Artık ne kadar dut yemiş bülbül gibi görünüyorsak, arkadaşımız, “Çok tatlı görünüyorsunuz,” diyerek fotoğrafımızı çekiyor. Bu “çok tatlı” ne kadar da kurban gibi görünüyorsunuz” ile aynı etkiyi yapıyor, ancak artık geri dönüş yok.

Ekvator iklimi gereği, erkenden hafifçe kararmaya başlayan alacakaranlıkta yol alıyoruz. Arabada kimse konuşmuyor. Kimse artık soru da sormuyor, şaka da yok. Kendi özgür irademizle bir kader yaratıp, şimdi içinden geçeceğiz. Vazgeçen korkaktır.
Hepsi birbirine benzeyen salaş Calca otoyolunda 35 dakika sonra araba yavaşlıyor ve bize tüm Peru boyunca rehber şoförlük yapacak olan San Diago sağa sapıyor yavaşça. Bir çiftliğe benzeyen özel bir alana giriyoruz. Alan girişinde ahşap bir levha var, “La Pacha Maho Temple” yazıyor. Hemen ortam değişiyor, her yer temiz ve bakımlı. Bolca çiçek ve güzel bitkiler var, bir de hemen dikkatimizi çekerek ağırlaşmış havamızı dağıtan, Hobbit filmindekilere çok benzeyen evler. Burası bir yabacılar komitesi. Sonra daha yüksek olan bir tepede tapınak evini görüyoruz.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Tapınağa doğru yüksek bir merdiven var ve merdivenin başında arabadan iniyoruz. “Burası,” diyor San Diago. İşte geldik. Çantalarımızı alıp ağır çekim merdivenin Hint pembesi renkli basamaklarını çıkıyoruz. Burada sanki her birimiz bir diğerine güveniyor. Böyle bir deneyime tek başıma çıkamayacağımı şimdi daha iyi anlıyorum. İyi ki yanımda Burcu var, Gamze, Erol ve Olgu var. Herkes birbirine destek.

Merakla tapınağın kapısını açıyoruz ve bir koridora geliyoruz. Semra bizi karşılıyor hemen. Tüm ağır ve fazla eşyalarımızı battaniyelerin durduğu, depoya benzeyen bir odada bırakmamızı istiyor. Yanımda zaten kıymetli bir eşya yok. Sadece pançomu çıkartıyorum.

Hiçbir kapı kulpu olmayan büyük bir ahşap kapıyla ana salona giriyoruz. Kapı, kalın bir iple arkasına takılmış olan kum dolu bir kesenin mekanik olarak aşağı yukarı hareketiyle arkamızdan sessizce kapanıyor. Ana salon tamamen yuvarlak, ilk bakışta, loş ışıkta büyüklüğünü kestiremiyorum ama buraya rahatça 200 kişinin sığdığını söylemişlerdi.

Tapınağın içi üç kademeden oluşmuş. Taban, sonra onu çevreleyen bir kat ve sonra onun da üstünde bir kat daha. Üç yuvarlak halka gibi yaklaşık yarım metre yükseklikte birbiri üstüne inşa edilmiş. Tavan çok hoş, bambu veya ona benzer doğal ağaçlarla süslenmiş ve en tepede, üç metre çapında bir cam boşluk var. Alacakaranlıkta masmavi bakıyor. Burası gökyüzünü görebileceğimiz bir gök pencere.

Duvarlarda daha çok Hint motifleri, büyük bir fil tanrı resmi ve Ayahuasca ruh dünyasından betimlemeler var. İlk girişte, aynı zamanda hemzemin olan katta, girişin tam karşısına gelen yerde mütevazı bir sunak yer alıyor. Yerde yastıklar, mumlar, tütsüler; sunak minderinin yanındaysa sitar, davullar ve birçok başka müzik aleti var. Daha sonra şaman Jan orada oturacak. Yerlerde sıra sıra minderler var ve bizden önce gelenler minderlerine yerleşip alanlarını tutmuşlar.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Yeni ve bilinmeyen bir yere gelen bizler, biraz şaşkın bakınıyoruz, nereye otursak, neresi boştur? Ancak geriye kalan yerler dağınık. Bu arada yerlere katılımcı sayısı kadar minder konmuş. İki yüz kişilik mekânda daha sonra şamanla birlikte yirmi kişi olacağız sadece. Herkes kendine bir yer seçmeye çalışıyor. Olgu bir yer bulmuş, beni yanına çağırıyor; burası boş, oraya yerleşmeye çalışırken mutlaka yanında olmamı isteyen Burcu’da beni yanına çağırıyor. Ona söz vermiştim. Eşyalarımı toplayıp yine salonun diğer tarafına geçiyorum.

Katılım ücretimiz olan altmış dolar daha girişte toplanmıştı, ancak rehber Semra yanımıza geliyor ve yanımızda cırt diye sesi çıkan bir mont, ya da pıt diye kapanan bir çanta gibi, ses çıkartacak hiç bir şey kalmamasını istiyor. Hiç ses olmayacak. Böyle şüpheli eşyalar da depo odaya alınıyor. Her birimizin bir minderi, bir battaniyesi var, bir de kusmuk kovası. Kovalar özel bulunmuş olmalı, ufak ve renkli plastikten. İlk gelenler için pek iç karartıcı. Neler olacak, korku filmine gelmiş, korkmayı baştan kabul etmiş izleyiciler gibiyiz. Mumlar yanıyor, herkes yabancı, kimse birbiriyle konuşmuyor, ortada bir giz ve suskunluk var. Minderlerimize oturuyoruz, sırtımızı duvara yaslayıp, ayaklarımızı uzatıyoruz.

Burcu’nun dışında ansızın birbirimizden koptuk ve birbirimize iyi şanslar bile dileyemedik. Sonra Jan geliyor. Hoş bir adam. Beyaz, tertemiz, ilk kez giyilmiş gibi bembeyaz bir gömleği var. Konuşmaya başlıyor ve Ayahuasca ile ilgili bilgi veriyor. Bu arada Semra Burcu’nun yanına gelerek söylediklerini Türkçeye tercüme ediyor. Bu da özel bir hizmet oluyor. Hani dünyada her yerde Türkler var denir ya, işte burada da var.

Jan’ın konuşması ne kadar sürüyor, hatırlamıyorum, çünkü gerilim hepimizde tırmanıyor ve artık başlasın diyoruz içimizden. Jan’ın söylediklerinden aklımda kalan en önemli başlıklar; Ayahuasca içerek kimsenin ölmediği ve çıldırmadığı. İyi haber bu. Daha sonra yaptığım araştırmalarda, çok sayıda insanın Ayahuasca içerek öldüğü, kaybolduğu bilgilerine ulaşacağım. İyi ki bunları okumamışım.

Sadece DMT’nin (Dimetiltriptamin) Ayahuasca ile olan ilişkisini çözmeye odaklanmıştım. İçimde her zaman benimle olan bir duygu, başıma hiçbir zaman kötü bir şeyin gelmeyeceği, ışık benliğim ve ruhsal rehberlerimin benimle birlikte olduğudur. Her ne kadar ilk kez denenen ve bilinmeyen bir iksirin bende neler yaratacağını bilmiyor ve böylece risk alıyorsam da, bu deneyimi sanki bir görevli gibi yapmak için akıp gelmiştim. Oysa yeni bir ilacı alırken bile kılı kırk yaran bir kişiyim. Şimdi daha önce tanımadığım birinden, yeni geldiğim çok uzaklardaki bir ülkede, tam olarak nerede olduğumu bilmediğim bir yerde tartışmalı bir ilacı içecektim.

Seremoni başlasın!

Bu zaten başlı başına tam bir kendini aşma durumu. Bu arada Ayahuasca’ya, Peru’da ilaç (medizin) diyorlar. O bir uyuşturucu veya bir içecek değil, asla böyle kabul edilmiyor. İyileştiren bir ilaç. Başka bir deyişe, aslında Ayahuasca iyileştirmiyor, kişinin kendisine bir ayna tutuyor, öğretiyor ve kendisinde göremediği ve yok saydığı şeyleri gösteriyor. Biz de göreceğiz birazdan.

Jan salondakilere bu seremoniye ilk kez kimlerin katıldığını soruyor. Katılımcıların yarısından azı ilk kez katılıyor, demek ki diğerleri müdavimler.

Aklımda kalan diğer şey ise, eline alıp kendisinin de kollarıyla kucakladığı kusmuk kovası. “Onu iyi takip edin, nereye koyduğunuzu belirleyin, çünkü en iyi arkadaşınız bu kovalar olacak,” diyor.

“Ve Ayahuasca geldiği zaman ona direnmeyin, siz direnirseniz o daha da güçlü gelecektir. Ona teslim olun,” diyor. Daha sonra DMT’nin nasıl işlediğini, nasıl açığa çıktığını, yapılacak seremoninin Gökyüzü Seremonisi olduğunu anlatıyor. İçimde en ufak bir gevşeme ve iyi şeyler beklentisi yok. İçim geriliyor. Ve Ayahuasca içme seremonisi başlıyor.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Jan’ın önünde büyük plastik bir şişe var; loş ışıklar arasında taştan ya da ahşaptan küçük bir kupaya ilacı doldurduğunu görüyorum. Oturduğum yer Jan’dan uzakta ve her şeyi tam net göremiyorum. Bu, cam bir bardak değil, ama bir su bardağından küçük. İlk önce kendisi içiyor. Sonra asistan Semra, Jan’ın oturduğu yerin bir alt katında kalan alana inerek orada yerleştirilmiş sunak döşeğe diz çöküyor.

Kendi içtiği kupayı tekrar doldurup ona veriyor. Kupayı önce olasılıkla üçüncü göz kastedilerek alnına, sonra da kalbinin üstüne götürüyor ve sonra içiyor. İkinci asistan da içtikten sonra tüm katılımcıları sırayla tek tek çağırıyor. Herkes en alt kattaki dairede bulunan sunağa gelip diz çöküyor. Jan’a bakıyor, Jan’da onlara. Bir göz teması. Tanıştığımıza sevindim, yabancı. Sonra Jan o kişiye verilecek miktarı belirliyor.

Aynı seremoni herkeste tekrar ediliyor. Benim sıram sona doğru, ama bana da sıra geliyor. Sanki kaderine tutsak olmuş gibi, yan tarafta kaçmak için bir kapı varken, Matrix filmindeki gibi kırmızı hapı seçerek ben de Jan’ın önünde diz çöküyorum. Yüzü mum ışığında aydınlandığı için aslında yakışıklı biri olduğunu fark ediyorum saniye farkıyla. Hayatımın en inanılmaz yolculuğunu yaptıracak Ayahuasca dudaklarımdan geçip boğazımdan akarak midemi buluyor. Tek seferde içebiliyorum.

Toplamda kocaman üç büyük yudum diyebilirim. Tadı sanki yüzyıllık tortulanmış, kekremsi ve biraz acımtırak bir şarap gibi. Zaten adı Ruhun Şarabı ya da Ölüm Şarabı. Başımla sessizce selamladıktan sonra kupayı geri veriyorum. Sonra yerime geçiyorum. Son içecekleri bekliyorum. Gamze üst katta, hiç kimsenin olmadığı bir uçta, tek başına bir yere konuşlanmış, tam arka cephemde kalıyor. En son ona sıra geliyor. Daha sonra içinden ‘acaba beni unutur mu ‘ diye umutlandığını itiraf edecek. Ama salona giren herkes artık Ayahuasca’nın bir esiri. Kaçmak yok. İçtikten sonra ise kaçmak umutsuz bir hayal olacak.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Herkes içiyor. Yerlerine oturuyor. Oturuyor diyorum, çünkü ayaklar ileriye uzatılmış ve arkadaki yarı duvara dik yaslanmış bir şekilde, böyle oturmamız öneriliyor. Yatarsanız Ayahuasca çok daha fazla etki edecektir. Onun için oturun. Oturuyoruz ve Jan tüm mumları söndürüyor. Salon karanlık, sadece tuvalete gitme ihtiyacı olursa, özellikle bulunduğumuz orta katta, kenardan yürümememiz, alt kata ayaklarımızı sarkıtıp indikten sonra duvara tutunarak gitmemiz önerildi. Çünkü bizim bulunduğumuz daire katta yan parmaklık yok, ancak yukardaki katta ara ara destek alıp yol bulunacak korkuluklar var.

Son talimatları da aldık. Başımı yukarı kaldırıp gökyüzü camına bakıyorum. Zaten hep bir alaca aydınlık içinde bulunan bu bölgede gökyüzü karanlığın içinde masmavi parlıyor. Öylece, sessiz oturuyoruz. Yukarıya bakmak için başımı yukarı kaldırmam gerektiğinden, bu bir süre sonra zor geliyor ve karanlığa bakmaya başlıyorum. Sürekli karanlığa bakmak anlamsız geliyor ve gözlerimi kapatıyorum. Gözlerimi kapattığımda da her yer karanlık. Bu seremoniler hep gece yapılıyor. Ayahuasca bir dişi enerji olduğu, yin, yani karanlık onun doğasına uygunmuş.

Buraya gelmemizi, hazırlıkları ve tüm geçen süreyi hesaplarsam herhalde saat 20.00 civarında. Seremoni gece yarısından sonra 01.00′ de bitecek. Beş saat süreceği söylendi. Yoğun sessizlik ve karanlık içinde gözüm kapalı mı, açık mı, ayırt edemiyorum. Düşünceler geliyor geçiyor, daha sakinim başlangıca göre. İşte içtim ilacı, beş ya da on dakika geçti. Ölmedim. Buradayım. Şimdi keşke şöyle sinemaskop güzel hayaller gelse.

DMT ruh molekülü filmi geliyor aklıma.

Kendimle konuşuyorum ve zaman geçiyor, hiçbir şey olmuyor. Kendimi daha gevşemiş hissediyorum. Kendimdeyim. Belki on beş ya da yirmi dakika geçti. Öylece oturup, sessizlikte beklerken sanki bir ışın mı geçti ne? Hadi, hadi başlasın gösteri. Bekliyorum. Bu sırada ilk açılışı Burcu yapıyor ve büyük bir kusma sesiyle birlikte yanımda, çok yakınımda duran kovasına kusuyor. Bu kusmayla bir müzik başlıyor. Müzikle birlikte başkalarının da kusma ve öğürtü sesleri geliyor. Sesler başladıkça müzik de daha yoğun ve yüksek, kusma seslerini bastıran bir tonda yükseliyor. Güzel bir müzik daha önce hayatımda hiç duymadığım şarkılar.

Pacamama’ya, Toprak Ana’ya atfedilmiş, tamamen yabancı tınıların olduğu, ama yine de hoş gelen bir müzik. Şaman veya rehberler söylüyor, tam ayırt edemiyorum, çünkü şimdi görmeye başladığım ışık oyunlarının böyle kusmuk sesleri arasında geçmesine hayıflanıyorum. Ben kusmayacağım, şu an keyfim yerinde.

Daha sonra bedenimde bir şeyler oluyor, titreşiyorum ve yok olmaya başlıyorum. Bu nedir, şimdi tam anlayamıyorum ve tarif edemiyorum, çevremde tüm şekiller eriyor ve lime lime yok olmaya başlıyor. Sonra mideme kocaman bir bulantı saplanıyor ve kusmuk kovasına zor ulaşıyorum. Dev bir öğürtü eşliğinde ben de kendi açılışımı yapıyorum. Kusmak çok keyifli değil ve ilk sarsıntım başlıyor. Tüm bedenimin ayrıştığını ve yok olduğumu hissediyorum. Her şey bulanıklaşıyor. Güzel ve ışıklı hayaller yok. Bedenimi kaybediyorum ancak tam algılayamıyorum.

Tüm hissettiklerim alacakaranlık modunda, bir gidip bir geliyorum. Yok oluşum hızlanıyor ve yok olmak ne demek, hem yaşıyorum, hem anlayamıyorum. Geriye sadece duyular ve düşünceler kalıyor, tüm fiziksel beden hissi hızla dağılıyor ve çok ezici bir gücü algılarken bilincimde eriyor sanki. 360 derece, her yerden bir enerji saldırısı var. Hiç bir şeyi ayırt edemiyorum.

Ara sıra kendime gelmeye çalışıyorum. Kendimi kaybedince tabii, neler olduğunu bilmiyorum, bildiklerim, kendime gelir gibi olduğum, daha doğrusu, battıkça battığım balçık karanlık bataklıktan ara sıra dışarı çıktığımda fark ettiklerim. Sesleri duyuyorum. Sesleri, öğürtüleri ve çıkan garip seslerle harmanlanmış müziği duyuyorum. Demek ki kulaklarım yerinde. Kulaklarım da bedenimin bir parçası ama bedenimi hiç hissetmiyorum.

Tüm sesleri inanılmaz yüksek bir volümle beynimin içinde duyuyorum. Akustik korkutucu bir seviyede. Karanlık dalgaların içinde yok oluyorum ve hızla diplere iniyorum. Şimdi sesler de, bedenim de başka bir yerlerdeymiş gibi. Sonra alt orta salonda bendir sesini çok yoğun bir şekilde duyuyorum ve her nasılsa gözlerimi açıp bakıyorum.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Altta, orta kattaki boşlukta biri dans ediyor ve bendir çalıyor. Karanlığın içinde kapkaranlık. Dans ettikçe sanki etrafında tüyler dalgalanıyor. Karanlıkların efendisi gibi geliyor bana, hayır, bu Jan, diyorum. Aşağıya inmiş, dans mı ediyor? Ama onun beyaz gömleği vardı, bu kim? Bu kadarı yetiyor, baygın başım arkaya düşüyor ve hızla cenin pozisyonuna geçiyorum. Gördüğüm görüntü içimdeki tüm korkuları tetikliyor ve bir korku krizine giriyorum. Ne dehşet bir görüntü, karanlıkların efendisi gelmiş.

Ben bu oyunu oynamak istemiyorum. Şimdi, derhal buradan hemen gitmek istiyorum. “Ha ha ha ha. Gidemezsin, sen artık Ayahuasca’nın boyutuna geldin. Artık buradan kaçmak için bir bedenin yok. Sen öldün. Daha doğrusu bir yarı zombisin. Bedeni olmadığı halde gören ve duyan, ama hiç bir şey yapamayan bir tutsak” O zaman başka bir yere kaçarım, ana rahmine. Ben hiç cenin pozisyonunda yatmam ama şimdi sımsıkı bir cenin oluyorum. O kadar geriye gidiyorum. En güvende olacağım, saklanabileceğim yer orası.

Bu arada keskin zihin, duyular, ruhum, üst benliğim ve rehberlerim, hepsi birlikteyiz. Bedenim yok, ama onlar var. Ve diyor ki içlerinden biri; ‘şimdi böyle, cenin gibi yattın, oturma pozisyonunu kaybettin, şimdi seni daha çok ele geçirecek.’ Ama kalkmak için bedenimi bulamıyorum, aslında kalkma isteğim var ama kalkamıyorum, içim bulanıyor, ruhum bulanıyor. O korkunç görüntü tekrar gözlerimin önüne geliyor.

Bu arada daha yoğun karanlık dalgalarla, daha diplere çekiliyorum ve bu sırada kendimi kaybettiğim için hatırlamıyorum; sonra bir sesle kendime geliyorum, biri konuşuyor: “Kim var orada?” Yanıt yok. Ama konuşuyor biri, benim sesimle benimle konuşuyor, ama o ben değilim. O Ayahuasca ya da birçoğunun dediği gibi, Ayahuasca Ana. Hep sormuştuk, insan neler hissediyor, neler oluyor, diye. Calca’daki arkadaş şöyle demişti: “Şimdi Ayahuasca Ana sizinle konuşur. Bir düşünce gelir size, sonra Ayahuasca tekrar konuşur.” Nasıl yani? Bitkinin özü ya da ruhu nasıl konuşacaktı?

Ama şimdi hemen ayırt ediyorum ki o konuşuyor, hem de belirgin bir şekilde. “HHHHHH demek bunları, bunları yapıyorsun ha?” gibisinden bir ton. Bunları nereden biliyor? Tüm bilinçaltıma ve belleklerime girmiş, bana ait, yok saydığım, görmezden geldiğim her şeyi ortaya yığmış, bana gösteriyor. “Görüyor musun karanlıklarını, ha?” Böyle, hesap soran bir tonu var. Karanlıkların içinde, kendi karanlıklarım birbirine karışmış. Bana sayıyor hepsini, dalga dalga, karanlık bir varoluş olarak. Bir beden ya da bir şekil görmüyorum. Ama onun varlığı tartışmasız net.

Ruhuma uymayan, kalbime ağırlık veren, ama egoma ve zihnime yenilerek yaptığım tüm eylemleri bir bir çıkartıyor. En iyisi buradan kaçmak, ama benim ruh kombinasyonum devrede ve buradan çıkamayacağımı söylüyor. Peki, ne yapmalıyım? Karanlık, balçık bir boyutta bedenim olmadan, Ayahuasca’nın esiriyim. Çok sıkıntıdayım, tüm bu karanlıklarımı böyle, başka bir boyutta gözlemlemek çok çok ağır. Bunlar, belki tüm hayatım hatta varoluşum boyunca biriktirdiğim karanlıklar. Kabir azabı dedikleri böyle bir şey mi acaba?

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Cehenneme yolculuk

En başından beri avucumun içinde sakladığım Bruno Gröning‘in resmine bakıyorum. O bana yardım eder ve bu vizyondan beni hemen çıkarır. Düşüncelerim uyanıkken olduğu gibi, yine keskin; öyle diyebilirim ki, bedeni olmayan bir düşünce kümesiyim. O düşünce gücüyle göz kapaklarımı aralayıp elimdeki resme bakıyorum. Ama resim gitmiş, onun yerine beyaz bir kâğıt var. ‘Ha ha ha!” diye gülüyor Ayahuasca. ‘Buraya kimse gelemez. Burası benim boyutum, buraya benim iznim olmadan hiçbir rehber veya yardımcı ruh gelemez.

Burası benim alanım.’ Karanlıklar içindeki bu mücadele ne kadar devam ediyor, bilemiyorum, ara sıra garip şekiller geliyor, böceğe benzeyen insanlar, eşyaya benzeyen bitkiler, hayvanken garip bir şekle dönüşen görüntüler. Kabir azabı dedikleri böyle bir şey mi acaba? Hiçbir şeye odaklanamıyorum, şekilleri seçemiyorum. Salvador Dali’nin tuhaf resimlerine benziyorlar.

Çok hızlı gelip geçiyorlar. DMT bilgilerine göre bunları ben yaratıyorum ya da sonsuz yaratımlar evreninde yüzüyorum, ancak bu çok yorucu ve iç bezdirici.

Sonra yine Ayahuasca Ana kendini tekrar hissettiriyor, ancak onda hiçbir dişi enerji hissetmiyorum, bana daha çok erkek gibi geliyor; hala orada olduğunu algılıyorum. Ne yapmalıyım buradan çıkmak için? Üst benliğim veya bir rehberim fısıldıyor. Tüm bu karanlıklarını kabul et. Bu arada her ne kadar elimdeki resim beyaz kâğıda dönmüş, Ayahuasca, ‘bu boyuta kimse gelemez’ dediyse de, içimden bunu kabul etmiyorum. Fotoğraf kâğıt parçası olabilir, ama ben onu kalbime gömüyorum, diyorum.

Sonra Almanca bir mantra akıma geliyor ya da rehber ruhum hatırlatıyor. Çünkü bu kadar korku ve karanlığın içinde zihnim sadece panikte. Daha yukarılardan bu mantra hatırlatılıyor: “Ben küçüğüm, kalbim tertemiz ve kalbimde sadece Tanrı var.”

Bedensiz ruhum içinden defalarca bunu söylüyor, tekrar tekrar. Sonra biraz cesaretimi toplayıp, Ayahuascaa’ya, “Kabul ediyorum bunları, teşekkür ederim, bana gösterdiğin için. Ancak bunları ne yapabilirim?” diye soruyorum. Yanıt vermiyor. Yanıt yine kendi ruhumdan, üst benliğimden geliyor: “O zaman bunları, bu karanlıkları ışığa çevirmek istiyorum, bunları ışığa çevirmeye niyet ediyorum. Söz veriyorum, bunları bir daha yapmayacağım.

Kalbimin istemediği şeyleri yapmayacağım, ruhuma eziyet etmeyeceğim. Kendime ve çevreme bu karanlık kötülükleri yapmayacağım, yalvarırım, Ayahuasca Ana yalvarırım, saatlerdir belki günlerdir buradayım, lütfen, lütfen. Bırak gideyim.” Ayahuasca yanıt vermiyor. Sonra yine büyük, karanlık dalgayla etrafımı kuşatarak konuşuyor:

“Bu yetmez! Dünyanın karanlığını da ışığa çevir. Yaşam amacın bu.”

Nasıl? Ben küçük bir kadınım, tüm dünyanın karanlığını nasıl ışığa çevirebilirim? Ben zaten bu yolda çalışıyorum. Ama tüm dünya? Yanıt vermiyor. Bir yanıt alamıyorum, beni çıkartacak mı şimdi bu bataktan? Kendimi kaybediyorum. Sanki bir şimşek hızıyla hareket eden bir trenin camından görünen manzaralar ve şekillerin içindeymişim gibi, boyutlar ve rüyalar arası, anlamsız, hatırda kalmayan bir girdapta debeleniyorum.

Kâh kendime gelip içimin bulandığı, ruhumun bunaldığı veya anlatamayacağım, bilemediğim, sıkıntılı duygularla bitkinim. Böyle çok kötü olduğumu, ara sıra kendime geldiğimde fark ediyor ve sonra kendimi yine kaybediyorum. Yok olup, kaybolup tekrar kendime geldiğimde, ancak bunları algılıyorum. Kendime gelmeler genellikle müzikle oluyor. Sürekli bir müzik yok. Şaman herhalde grubun akış durumuna göre müziği başlatıyor.

Jan şarkı söylüyor. Sanki bir melek. Evet, dış dünyadan bir melek beni geri çağırıyor. Kulaklarımın işitiyor olması, yok olan bedenimde büyük bir lütuf. Müzik olmasa ne yapardım. Daha sonra tüm arkadaşlar müziğin çok büyük etkisi olduğunu ve girilip çıkılamayan girdaplardan güzel ve hoş seslerle çıkabildiğimizi paylaşacağız. Sonra müzik yine kesiliyor. Lütfen devam et, bitme lütfen.

Bu arada Jan “Windows open” diyor; bu bir şifre mesaj, “Camlar açık”. Bu, aradan bir saat geçti, anlamına geliyor. Eğer bir doz alıp hiçbir şey olmadı diyenler varsa, bir doz daha alabilmeleri için bir ara ve ışıklar gözleri rahatsız etmeden, çok hafif açılıyor. Ben tüm bu karanlıkların içinde bu sesi duyuyorum, ama önce hatırlayamıyorum. Sonra birinin yerinden kalkarak sunağa doğru gittiğini görüyorum kirpiklerimin arasından. Aman tanrım, nasıl, ikinci doz mu? Ben henüz birincisinde yerin dibine, cehennemin içine battım. İkinci dozu Olgu’nun aldığını görünce daha da şaşırıyorum. Evet, o hiç kusmadı. Neden ona hiçbir şey olmadı? İkinci dozu da içiyor, sonra ışıklar kararıyor. Benim içimde de.

Müziğin bitişiyle birlikte balçık karanlık beni yine çekiyor. Başlangıçta gördüğüm, dans eden karanlıklar efendisini hatırlıyorum, Tanrım, bu görüntüden nasıl kurtulacağım? Bunu hep hatırlayacağım, bunu düşünüyorum. Bir daha gözlerini açma, ne olursa olsun, gözlerini açma. Dışarda, müziğin olmadığı sessizlikte fısıltılar var, ayak sesleri yüksek bir akustikte yanı başımdan geçiyor ve ruhum korkuyla titriyor.

Bilmediğim ruhların aramızda dolaştığını hissediyorum. Sonra yavaş yavaş yine kayboluyorum. Cehennem denilen yer burası mı? Ayahuasca Ana gitti mi? Sesi çıkmıyor ve artık benimle konuşmuyor. Gitti mi, şimdi neredeyim? Kaleydoskop gibi, bir sürü geometrik şekiller dönüyor, sonra girdap oluyor ve beni de içine çekiyor. Sonra ben de girdap oluyorum ve kendimi unutuyorum. Gördüğüm şekiller aslında çok korkunç değil, ama o kadar hızla geçiyorlar ki, insanın yüreği dayamıyor.

Bu arada yürek diyorum. Bu kadar korku ve panik içinde kalbimin gümbür gümbür çarpması gerek. Kalbimi hissetmiyorum, bir kalbim yok. Ben sadece bir düşünceyim veya ruhum. Sonra o zaman, o karanlık, kapkaranlık döngüden çıktığımı fark ediyorum. Ayahuasca Ana bana bir şey söylemeden beni oradan çıkartmış. Çünkü burada daha az karmaşık şekillerle karşılaşmak daha az bunaltıcı. Hanı şu iç sıkıntısı ve ruh bulantısı ve baskı olmasa, tüm bu yaratım çılgınlığı bir film gibi izlenebilir, ama kendimi o kadar yorgun, bezgin ve kötü hissediyorum ki artık bitmesini istiyorum. Benimle birlikte diğer arkadaşların da bitmesi için dua ettiklerinden habersiz, artık lütfen bitsin diyorum.

Bu arada Ayahuasca tekrar sorgulamada. “Kendi karanlıklarını ve dünyanın karanlıklarını ışığa dönüştürecek misin?” Artık ona, “Evet, evet, evet,” dedim. “Elimden geleni yapacağım. Söz veriyorum. Artık hiçbir karanlık içime işleyemez. Ruhumun amacından sapmayacağım, dünyanın karanlığını dönüştürmek için her şeyi yapacağım. Lütfen, bırak artık.” Yanıt vermedi. Sonra tekrar rüyalar âlemine düştüm, bunlar daha yumuşak lusid rüyalardı. Bir rüyadan uyanıp diğerine düşüyordum. Bana yardım etmiş, önemsediğim insanları istem dışı görmeye başladım. Sanki cehennemde bir tanıdıkla karşılaşmışım gibi onlara sarıldım ve bundan çok hoşnut oldum. Sonra ruhum şöyle dedi: “Aileni de iste.” Evet, şimdi ailem gelsin, burada hepsine sarılayım ve özür dileyeyim. Sonra aile üyeleri yıldırım hızıyla geldi geçti…

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Beni içine çekmiş olan yoğun karanlık artık inceliyordu. Sonra Ayahuasca Ana’nın bir dişi olduğunu ve dişinin sevgi, şefkat ve iyiliği temsil ettiğini, ama bana bunlardan hiç birini göstermediğini düşündüm. Aynı anda bu düşünceyi endişeyle iptal ettim, çünkü o tüm düşüncelerimi biliyordu. Sonra yine de tekrar düşündüm. Her yerde yazmışlar: “Ayahuasca Ana sevgiyle bize sarıldı, auramızda onu hissettik ve şükrettik.” Ben bu kadar kötü müyüm? Hayatım yarısını insanlara faydalı olmak için, bu farkındalık içinde yaşarken, kimseye kötülük yapmazken, bana reva gördüğün bu mu? Hep kötülük ve karanlık mı? Bunu mu hatırlayacağım, Ayahuasca Ana? Ben bunları yazacağım, Ayahuasca’dan hiç şefkat görmedim, hiç sevgi görmedim, benim üstüme bir paçavra gibi bastın ve bir böcek gibi ezdin.

Biraz İyilik, Biraz Işık, Biraz Güzellik!

Böyle bir mantra başlattım kendi kendime; Biraz İyilik, Biraz Işık, Biraz Güzellik. Kendimde olduğum her an bu mantraya sarıldım..

Biraz iyilik. Bu arada yanımda Burcu elini kaldırmış ve “help” (yardım et) diye fısıltıyla karışık inlemişti.

Calca’daki arkadaşlar bize, “Eğer Ayahuasca’dan çıkamaz, kendinizi realiteye çekemezseniz, elinizi kaldırın ve yardım isteyin, hemen yanınıza gelirler,” demişlerdi. Şimdi Burcu yardım istiyordu. Sesi o kadar yakınımdaydı ki, sanki benim içimden çıkıyordu. Olmayan bedenimle tüm dikkatimi gelecek yardıma odakladım. Kimse gelmedi. Sonra geriye kalmış olan gücümle ve çatlak bir sesle Burcu adına daha yüksek sesle “Help” (yardım edin) diye bağırdım. Ölü bedenimle o kadar güç sarf etmiştim ki baygın kalakaldım.

Aslında yardımı sadece Burcu için değil sanki kendim için de istemiştim. Yardım gelmesini bekledim. Burcu’nun değil, ama benim sesimin duyulmuş olması gerekti, ancak yanımıza kimse gelmedi. Yine de bir rahatlama oldu. Burcu’nun sesi ve nefesi rahatladı ve biraz sonra başlayan müziğe eşlik etti. Ben bunu şöyle anladım; yanımıza bizzat gelen yoktu, ama onun yerine yardımcı rehber ruhlar gelmişti. Çünkü o an bende de bir rahatlama oldu.
Sonra başka lusid rüyalara daldım, bunların çoğunu şimdi hatırlamam mümkün değil. Ancak bir ara tekrar çok susamış bir halde uyandım.

Ağzımın içi sanki zehirli kum dolmuştu. Bir su şişem olduğunu hatırladım ve su içme arzusuyla kendime geldim. Hepimizin bir su şişesi vardı. “Hemen Ayahuasca içtikten sonra su içmeyin, ama sonra gerek olduğunda suyunuz el hizanızda, bulabileceğiniz bir yerde olsun,” denmişti. Şimdi en büyük başarıyı elimi beş on santim hareket ettirerek suya dokunmakla ve onu elimin arasına alabilmekle gösterecektim. Düşüncelerim elimi aradı. Kolum neredeydi? O kadar susuzdum ki su içme ihtiyacım had safhadaydı.

Titreşerek uçuşmakta olan bedenimle en yüksek irademi kullanarak biraz doğrulmaya çalıştım, o anda bir ses duydum, yanı başımda masmavi bir şelale akıyordu, şaşkınlıkla şelaleye bakakaldım, bir süre sonra kayboldu. Su isteğim şelale yaratmıştı ama bunun ağzımdaki kuruluğa bir yararı olmamıştı. Gerçek şişeyi bulmak gerekiyordu. İrade, istek ve ruhların izniyle su şişesini buldum ve kapağı açarak iki yudum su içtim. Bu hareketlerle hafifçe kayıp bedenimde her şeyin döndüğünü fark ettim. Bu efor çok fazlaydı, tekrar bayıldım ve hatırlamadığım bir süre geçti.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Sonra derin bir nefes aldım. Nefes aldığımı fark kettim.

Nefes almıştım ve nefes almayı hatırlamıştım. Tüm saatler boyunca nefes alıyor muydum? Bir ara tuvalete gitme ihtiyacım olmuştu. Geldiğimiz günlerden beri yükseklikleri dengelemek için koka çayı içiyorduk; koka çayı böbrekleri çok çalıştıran, içtikten sonra her on dakika da bir tuvalete gitme ihtiyacı doğuran bir bitki çayı. Bunu hatırladım.

Şimdi ben olmayan bedenimle nasıl tuvalete gidebileceğim, yoksa bazıları gibi altıma mı kaçıracağım, diye düşündüm. Ancak daha sonra idrar kesemden gelen bu sinyallerin yok olduğunu, seremoni boyunca geçen beş saat boyunca hiç tuvalete gitme ihtiyacım olmadığının farkına vardım. Kalbimde çarpıntı olmadığı gibi, böbrek ve idrar kesemde de beyne giden bir sinyal yoktu. Onlar ölmüştü çünkü. Ben sadece bir düşünce, zihin, bilinç ve ruhtum. Bedenimi Ayahuasca almıştı.

Ama yine de bir nefes aldım. Biri bana nefes aldırdı veya nefes almayı hatırladım. Sonra Burcu’yu dinledim; ondan ne bir ses, ne de bir nefes geliyordu. Nefes almayı unutuyor, nefes almayı unutuyor! Bize hep nefes almayı unutmayın, dediler. “Nefes almayı unutma, Burcu,” diye içimden sesleniyorum ama Burcu duymuyordu. Sesimi biraz çıkartmaya çalışıyorum: “Nefes al, nefes al, Burcu!” Bir değişiklik olmuyor, sesimi ben bile duymuyorum, bir ses çıktı mı, ondan bile emin değilim. Daha yüksek, “Burcu, Burcu, nefes al, nefes al, nefeeeesaaal!”diyorum.

Bu kadar sesi nasıl çıkarttığımı bilmiyorum; o sırada başucuma gelen birinin ayak sesiyle sıçrıyorum. Başucuma gelen Semra, “Susun, ses çıkartmayın, kimseyle konuşmayın,” diyor. Bize en başta, kimse kimseye dokunmasın, enerji alanına girmesin, demişlerdi. Şimdi de konuşmayın, diyor. Burcu bunu duydu mu, bilmiyorum, ama nefes alıyor, şimdi güçlü soluklarını duyuyorum. Olmayan ölü bir bedenle duyabiliyoruz, zar zor konuşabiliyoruz ve büyük efor sarf ederek minik hareketler yapabiliyorum.

Sonra kendi nefesime dönüyorum. Şükrediyorum, nefes alıyorum. Bu sefer başka bir mantra buluyorum: “Bir Nefes, Bir Allah”

Biz şu anda kendi özgür irademizle bedenlerimizi Ayahuasca’ya verdik ve onun esiriyiz, ancak o bir bitki, bitkinin bilinci ve ruhu. Kendince bize yardım ediyor. Bitkinin ruhu çok güçlü ve baskın. Ama onu da Tanrı yarattı. Her ne kadar bu alana hiçbir master ve ruhsal rehber ya da melek almasa da, o da Tanrı’nın, Allah’ın yarattığı. O zaman, “Ayahuasca,” dedim, “sen Allah’tan büyük değilsin.” Bir nefes ve “Allah”, böyle yapmaya başladım. Yine rüyalara dalıyordum ama artık daha kısa ve daha az korkutucuydular. Nefes ve Allah. Nefes aldırana ve nefes almayı hatırlatan ruhlara şükürler olsun. Nefes ve Allah! Bir nefes ve Allah… Böylece merkezimi bulmaya başladım. Bu kadar Allah adını da Ayahuasca’da anmış oldum.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Ölümlerden ölüm beğen

Böyle daha ne kadar zaman geçti, bilemiyorum, ancak bilincim daha netleşmişti ve içimdeki sesler bana seremonin beş saat süreceğini ve sonunda biteceğini hatırlatıyordu. Ne olursa olsun, sonsuza kadar sürmeyecek ve sonunda bitecek. Sonunda biteceksin, Ayahuasca. Senin de bir zamanın var. Bunları düşündüğümü sandığım bir anda, daha önceki saatlerde olmayan bir hareket başladı. Işık hızıyla yukarı çekiliyordum.

Karanlıklar içindeydim ama artık bedenim tamamen yok olmuştu. Ben yok olmuş, tüm varlıklarım şoka girmiş, olanları analiz edip bana rapor veremiyorlardı. İşte şimdi ölüyorsun, dedi bir ses. Nasıl, zaten ben ölü değil miydim? Ölümün de ölümü var. Bu ölüm daha gerçek bir ölüm, bedenini artık hiç hissetmeyeceksin. Her şeyi algılayacaksın. Kulakların yok müziği duymak için. Hızla çıkıyorum. Bunun, yukarıya doğru bir çıkış olduğunu algılıyorum, nasıl oluyorsa, birden her yer masmavi.

Gökyüzüne çıktım. Gökyüzündeyim. Sonsuz bir mavilik var. Uçsuz bucaksız mavi. Çok, çok uzaklarda, ufukta mavilik daha koyu mavi bir renk alıyor. Orada yapayalnızım. Şaşkın ve sersem. Çevreme bakınıyorum, gözlerim yok, ama yine de görüyorum. Sonsuz maviliğin içinde yapayalnızım ve korkuyorum. Çok, çok korkuyorum. Alt katmanlardaki korku hala benimle. Burası çok güzel, ama içimdeki korkuyu geçirmiyor.

Sonra, aslında pek yalnız olmadığımı fark ediyorum. Benim gibi başkaları da var orda. Onları görmüyorum ama orada olduklarını hissediyorum, fısıldıyorlar. Fısıltıları en yüksek volümdeki sinemaskop ses efekti gibi içimde hissediyorum. Fısıltılar sonsuzlukta yankılanıyor. Başka birçok varlık daha var. Onlar da benim gibi ruhlar mı?

Şimdi ruh mu olduk? Masmavi gök çok güzel, ama ben hiç mutlu ve huzurlu değilim. Sonra altın ışıklı fıskiyeler fışkırıyor maviliklerin içinde. Bunları yarı uyanık bir ruh hali içinde, ama rüya gibi yaşıyorum, yine de rüyada değilim. Sonra iç sesim bunun gerçek gökyüzü olmadığını söylüyor. Bu gerçek değil. Burası gökyüzü değil, bunların hepsi sahte.

Bu düşünceyle güm diye düşüyorum. Tekrar minderimde gözlerimi açıyorum. Arka arkaya, yarı gerçekmiş gibi algıladığım rüya, vizyon ya da yaratılmış gerçeklikler beni çok sersemletmişti. Henüz neler olduğunu anlayamadan, tekrar başka rüyalar âlemine akıyordum.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Rüyalarımın daha alışık olduğum rüyalara dönüştüğünü, daha hafif olduğunu fark etmeye başladım. Nefesimde ve Tanrı’nın adını andığım mantradaydım, aklım yerine geldikçe. Sonra karanlıkta ellerim bedenime gitti ve sakral çakradan yukarıya doğru, sanki çakra taraması yapar gibi, iki elimle bedenime dokundum. Sonra bir kez daha aşağıdan yukarıya. Bedenim geri geliyordu. Bedenim buradaydı yine. Ellerim bedenimi tekrar aşağıdan yukarıya taradı ve bu hareketlerin bana ait olmadığını hissettim. Biri bana ellerimle bedenimi fark ettiriyordu. İşte bedenin burada. Bedenini almadım. Bedenin yerinde duruyor. Ancak bedenim bir mumya gibi hareketsiz.

Seremoni inişe geçiyor. Bir ara Türkçe Semra söylüyor; bu, “Şüker Allah’ım,” diye bir zikir. Ben de içimden şükür diyorum, bitiyor. Her şey daha incelmeye Ayahuasca zayıflamaya, bedenim geri gelmeye başlıyor. Bu süreç çok yavaş geçiriliyor, seremoni birden bitmiyor. Bitişe yakın kendilerini kaybetmeyenler, şarkıları bir ağızdan, hafif bir tonda söylüyorlar; bu bir anlamda diğerlerini uyandırmak için. Herkes yavaş yavaş gözlerini açmaya, yerinde kıpırdanmaya başlıyor. Ben de gözlerimi açıyorum ve kımıldamadan gökyüzü penceresinden bakıyorum, ancak pencere şimdi karanlık. Saatler gece yarısını çoktan geçti.

Hafifçe başımı yana çevirip Burcu’yu arıyorum, ama minderi boş, yerinden kalkmış çoktan. Işıklar yavaş yavaş, kademeli olarak açılıyor. Herkesin uyanıp kendine geldiğinden emin olduğunda, Jan bitiş konuşmasını yapıyor. Her şeyin bir illüzyon olduğunu ve algıladığımız her şeyin yüzde doksan dokuz boşluk olduğunu söylüyor. Kendimi çok sersemlemiş hissediyorum.

Zaten aşina olduğum konular olduğu için kendimi bu konuşmaya odaklayamıyorum, çünkü geri gelen ve beynimle bağlantı kuran bedenimden çeşitli sinyaller gelmeye başlıyor. Bunlardan biri, beş saattir dolu halde olan ve derhal tuvalete gitmem için beni uyaran idrar kesem. Ancak Jan’ın konuşması bitmeden bunu yapmam hoş olmaz. Dayan, diyorum, bekle, konuşma bitsin, sonra. Sıkıntılı bir bekleyiş, ama Jan uzatıyor, ben de artık sonuna geldiğini hissettiğim bir anda şöyle bir kalkmaya davranıyorum ki o anda beynimin fırıldak gibi döndüğünü fark ediyorum. Başım müthiş dönüyor. Yerimden hemen böyle kalkıp gitmem mümkün değil.

Ancak tuvalete gitme ihtiyacım had safhada. Bir şekilde gideceğim ya da gitmek için hamle yapacağım. Sol yanımda, kapıya ulaşmam gereken yolun üstünde iki kişi yatıyor. Ayağa kalktığımda onların ayaklarına takılır ya da dengemi kaybedersem alttaki boş alana düşebilirim. En iyisi ve güvenlisi, emeklemek. Tüm gücümü toplayıp yanımdakilerin ayakuçlarının çevresinden emekleyerek kapıya ulaşmaya çalışıyorum, geçeceğimi anlayınca ayaklarını geri çekerek yol açıyorlar. Kapıya varmadan bir korkuluk var, orada ayağa kalkıp dengemi bulabilirim. Sersem sepelek kapıya ulaşıyorum, düşmüyorum.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Kapıyı geçince koridorda, solda hemen tuvaletler var ve bu büyük lüks. Daha sonra Amazon’da bir seremoni alanı görmüştük. Tuvaletler dışarda, bahçedeydi. Bu durumdaki birinin bahçedeki tuvaletlere gitmek zorunda olması, üstelik böcek kaynayan Amazon’da inanılmaz ürkütücü olmalı.

Tuvalet ihtiyacımı giderdikten sonra klozetin üstünden kalkamıyorum. Baş dönmem had safhada, hareket edersem düşeceğimi biliyorum, ayrıca buna bir iç bulantısı ve fenalık hissi de ekleniyor. Bu çok tuhafıma gidiyor, çünkü kusma faslı en baştaydı ve bitişe doğru artık kimse kusmadı. Herkes bir şekilde ayaklanmaya başladı. Şimdi bu bana olanlar nedir? Ben öleceğim galiba. Hissettiğim bu. Bu gece üçüncü kez öleceğim. “O zaman bari klozetin üstünde ölme. Son gücünü kulan ve bahçeye çık, orada öl.” Bu fikir son bir hamleyle beni dışarı çıkartıyor. Lavaboların kenarına tutunuyorum; başımı kaldırıp aynaya bakacak gücüm ve cesaretim yok. Orada başka birini görmekten korkuyorum.

Dış kapıyı açıp kapı önüne nasıl çöktüğümü ve bunu nasıl başardığımı bilmiyorum. Dışarda hava muhteşem. Tertemiz ve berrak. Gökyüzünde milyonlarca yıldız, ilerlerde And dağlarının silueti ve yarı alacakaranlık var. Temiz havayı içime çekiyorum; bu iyi geliyor, ama içimdeki fenalık hissi devam ediyor. Bu arada arkamda kapı açılıyor ve Semra beliriyor: “İyi misin?” diye bana soruyor. “Hayır, iyi değilim,” diyorum. Sonra bana kova isteyip istemediğimi soruyor, be de, “Kova nedir?” diye sorusuna soruyla karşılık veriyorum. Sonra kovayı getirince kovanın ne olduğunu hatırlıyorum.

Sanki kovanın gelmesini beklemiş gibi, içimdeki tüm zehirler bir kusmuk şelalesi halinde kovaya akıyor, kusuyorum, kusuyorum. Bu kadar sıvı nereden çıktı? Zaten yirmi dört saattir açım ve midemde bir şey yok; Ayahuasca sıvısı ise bir bardak bile etmez. Kusacak ne varsa çıkartıyorum. Bunlar, içimdeki karanlık zehirler olarak kabul ediliyor. Sonra kusacak bir şey kalmayınca öğürmeye başlıyorum. İçimde kalan en iğrenç şeyleri, gördüğüm, kaydettiğim tüm pislikleri öğürüyorum.

Öğür öğür, bitmiyor, biteceği yerde daha da güçleniyor. Daha sonra öğürme, böğürmeye dönüşüyor. Sanki midemde dinamitler patlıyor ve onların basıncı boğazımı parçalayarak çıkıyor. Çıkmaları için ne ağzım ne boğazım yetiyor. Çıkardığım korkunç seslere Burcu da geliyor. O da şaşkın ve sersemlemiş, donuk, tepkisiz, beni izliyor. Yapabileceği bir şey yok. “Kusmuk kovanı dökeyim m?” diye soruyor. Böyle pis bir işi üstlendiği için ona minnetle bakıyorum ve “Lütfen,” diyorum.

Daha sonra bu böğürtü seslerinin iç salona kadar geldiğini, bunu herkesin duyduğunu öğrendim. Bu öğürüp kustuğum karanlığın hepsi bana mı ait? Kimse bu kadar öğürmezken bana ne oluyor? Yoksa Ayahuasca’nın istediği gibi, dünyanın karanlığı da mı benim içimden geçiyor ve ben onları öğürerek çıkartıyorum? Bilmiyorum, bu kadar bilinmezin içinde artık ne biliyoruz? Bildiğim, boğazım parçalanıyor ve bu beden buna dayanmaz.

Sonra Jan da dışarı çıkıp yanıma geliyor: “Hey, come down,” diyor. Nasıl yani, gel, in aşağı. Sanki ben gökyüzünde süzülüyorum. Bir şeyler daha söylüyor, ama öğürtüler arasında duymuyorum. “İyi değilim,” diyorum, “yarın daha iyi olacaksın, inan bana,” diyor. Buna inanamaya çok ihtiyacım var: “Evet, sana inanıyorum,” diyorum, “yarın daha iyi olacağım.” Bu, o an bana yardımcı olmuş bir destekti, yarın iyi olacağıma inanmaya başladım. Ama ertesi gün iyi olmayacaktım, sonraki günlerde de.

Biraz kendimi toparladıktan ve öğürmeler hafifledikten sonra salona döndüm. Çükü 3000 metre yüksekte gece son derece soğuktu, üşümeye başlamıştım ve soğuk hava biraz beni diriltmişti.

Salona girince hemen Gamze’ye baktım. Minderinde koza gibi sarılmış, yatıyordu. “Gamze, hemen dışarı çık,” dedim ona.

“Çıkamam, çok üşüyorum,” dedi, “Hemen dışarı çıkıp hava almalısın, bu iyi gelecek. İstersen battaniyeni de al, ama mutlaka çık,” diye üsteledim. Son gücümle görevimi yapmıştım. Daha fazla konuşacak ve ısrar edecek gücüm yoktu. Gamze’nin sözümü dinleyerek battaniyesiyle dışarı çıktığını gördüm ve içim rahat, kendimi külçe gibi minderime bıraktım.

İçerdeki hava dışardan çok farklıydı. Kusmukla karışık tütsü kokuyordu ve camlar kapalı olduğu için karbondioksit yüklüydü. Ayrıca gece ortaya çıkan tüm korku, endişe ve panik enerjisi hala oradaydı. Bacaklarımım titrediğini ve hiç bir gücüm olmadığını fark ettim. Müthiş yorgundum. Tabii ki bedenim ölmüş ve şimdi tekrar yaşama dönmüştü. Tüm yaşam fonksiyonlarım en alt düzeydeydi. Uyananlar alt salonda oturmuşlar, meyve yiyip sohbet ediyorlardı. Jan da onların arasındaydı. Oya bir muz soydu ve, “Al, yemeye çalış, bu mideni tutar,” diyerek bana uzattı. Erol da onlarla birlikteydi ve kendindeydi, benim gibi değildi, onlar adına sevindim. Bu deneyimi yaşamayı kendileri istemişlerdi, yine de onların sorumluluğunu kalbimde hissediyordum. Hepsinin durumu benden iyiydi.

Minderime uzandım ve Semra tekrar yanıma geldi. Yine iyi olup olmadığımı sordu: “Çok yorgunum. Çok uykum var, ” diyebildim, “İyi, uyu o zaman,” dedi. “Ama gözümü kapatınca o korkunç hayallerin geri geleceğinden korkuyorum,” “Hayır, onlar gitti, artık gelmezler,” diye bana güvence verdi. Onunla küçük bir çocuğun çaresizliği içinde konuşuyordum.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

“Biliyor musun, ben öldüm,” dedim. “İyi, ölmeden ölmek iyidir,” diye karşılık verdi.

Evet, ölmeden ölün, derler. Nefsini öldür, anlamında. Ben başka birçok anlamda ölmüştüm. Bedenim yarı ölü halde paralize olmuştu ve Ayahuasca’ya esir düşmüştüm. Ayahuasca seremonilerinde ölüm ve doğum deneyimlerini duymuştum, ancak böyle olacağını hiç tahmin etmemiştim. Her şeyi vizyonlarla ve algılarla yaşayacağımı sanıyordum. Bedenimin esir alınıp cehennemin içinden geçirilmesi bana pek adil gelmiyordu. Şartlarımız Ayahuasca ile eşit değildi. O beni kelepçelemiş ve aslında benim için sözde iyi olacakları zorla ve korkutarak kabul ettirmişti. Bunu unutmayacağım. Bunları yazacağım. Yazılmamış daha birçok şeyi yazacağım.

Sızıp kalıyorum. Diğer arkadaşlar da uyuyorlar. Onlar da kendilerine göre bitkin ve yorgunlar. Acaba onlar neler yaşadı?

Sabahın erken ışıklarıyla uyanıyoruz. Gökyüzü penceresinden güneşin altın ışıkları salona sızıyor. Herkes uyanıyor, esniyor, geriniyor. Kimi koza gibi sarınmış, başı dışarda, çevreyi gözlüyor. Burada benimle birlikte gelen arkadaşların dışında sadece Jan ve Semra’yı tanıyordum, diğerleri kimlerdi acaba? Tüm dünyadan katılımcılar vardı ve hayatımızın en sarsıcı deneyiminde birbirimizi tanımadan ayrılacaktık.

Burada amaç zaten dostluk ve arkadaşlık değildi, herkes kendi cehenneminde ve cennetinde yolculuğa çıkacaktı. Biz de kendimizi toparlıyoruz. San Diago birazdan bizi almaya gelecek. Çantamdaki temiz kıyafetleri giyiyorum. Üstüm kirlenmedi ama gecenin enerjisini daha fazla üstümde taşımak istemiyorum. Herkes kendi battaniyesini katlasın, denmişti. Gönlüm ve gücüm yok, ama Ayahuasca Ana’nın mekânında son görevimi de yerine getiriyorum; battaniyemi katlayıp depo odaya koyuyorum. Minderimin çevresinde aslında bana ait olmayan kusmuk izlerini ıslak mendille temizliyorum. Yine de geriye bizden bir iz kalmasın, olur ya Ayahuaska Ana peşime düşer. Tapınağımı kirlettin, gel bakalım, gece temizle, diye artık her türlü paranoya açığa çıkıyor. Atış serbest!

Tüm eşyalarımız toplayıp tapınağın önündeki banklara oturuyoruz, güneş karşı dağların üzerinde yükselmiş. Bahçedeki çiçekler ışıkta ve güneşin altında rengârenk parlıyor. Diğer katılımcıların da arabaları geliyor, kim bilir nerelerden geldiler; hepsi küçük gruplar halinde tapınaktan ayrılıyor. Aracımız geldiğinde biz de yola çıkıyoruz.

Tekrar kendi bedenimde olmak, havayı solumak ve güneşi görmek, arkadaşlarımla birlikte olmak ne kadar güzel, yaşam ne kadar değerli.

Seremoni sonrası

Arabada en arka koltuktayım ve fiziksel olarak bitkinim. Ön tarafta oturan Erol ve Olgu deneyimlerini paylaşıyorlar. Bir an içim onların konuşmalarını kaldırmıyor. Konuştukça hep o uğursuz anları hatırlıyorum, o enerji geri geliyor. Onlara, susun arkadaşlar, diyebilirim, ama demiyorum. Sen nelere katlandın, buna da rahatlıkla katlanırsın, diyorum. Elbette bundan sonrası daha öncesi gibi olmayacak. Nelerden geçtin; durarak, hissederek ve bin bir çeşit algıyla karanlığın en dibinden geliyorsun, bu üst dünyadaki böyle şeyler artık seni öfkelendirmemeli.

İki arkadaş Calca’daki otellerine dönüyor, biz Burcu ve Olgu’yla misafir evine gidiyoruz. Gün yükselmiş, odamıza çıkıyoruz. Duşa giriyorum ve ilk iş olarak üzerimdeki enerjiyi yıkıyorum. Sonra tüm çamaşırlarımı, kıyafetlerimi değiştiriyorum. Seremoniye giderken giymek istediğim, ama ince olduğu için güvenemediğim, Mısırlı rehberimin bana hediye ettiği elbiseyi seçiyorum. Bu elbiseyi ilk kez giyiyorum. Hep giymek istemiştim ama bu giysi içinde Mısır tapınak rahiplerine benzediğim için bundan hep kaçınmıştım. Şimdi umurumda değil. Beyaz çoraplar giyiyorum.

Elbisenin üstünde el işi scrabbe motifleri var. Rehberim bunlar seni koruyacak, demişti. Koruma derken duvara bakıyorum. Duvarımda, yanımda getirdiğim Bruno Gröning’in büyük bir resmi var. Ansızın ona bakıyorum. Resim de bana bakıyor. Bundan sonra tüm Bruno Gröning fotoğraflarını bembeyaz bir kâğıt gibi görmekten korkmuştum. Ama resim daha önce olduğu gibi, bana bakıyor. Sonra bir anı hatırlıyorum. Ayahuasca ile boğuşurken, bana bir ara “Seni buraya Bruno Gröning gönderdi,” demişti. Şimdi hatırlıyorum.

Bunu, resme baktığımda hatırladım. Bruno neden böyle bir şey yapsın? Bunu herhalde bilinçaltımın bilinmeyen, kendini savunan ve suçları başkasının üstüne atan bir bölümü uydurdu. Bu gerçek mi, ben mi uydurdum, ayırt edemiyorum. Eğer öyleyse, bunu da anlarım bir gün. Gerçekle, gerçeküstünün birbirine geçtiği bir yerden geliyorum. Gerçek nedir? Kim yarattı?

Tertemiz, piri pak, aşağı iniyorum. Tüm bu çabalar üç bin metredeki bitkin bir beden için çok fazla. Kahvaltı hazırlanmış, ama hiç aç değilim. En son yirmi dört saat önce bir şeyler yemiştim, ama yine de aç değilim, üstelik yiyecek görmek istemiyorum. Onları tekrar çıkartmak istemiyorum. Terasa geçip hamakta yatıyorum. Burada sonsuza kadar kalabilirim. Yumuşak sallanmalar eşliğinde keskin Peru güneşinde, And dağlarına ve kar beyazı bulutlara bakarak ruhumu okşamak bana iyi geliyor. Diğerlerinin durumu iyi. Olgu ve Burcu evin köpeği ve yavrularıyla oynuyorlar. Evde kalan başka misafirler var, onlarla kendi aralarında konuşup şakalaşıyorlar. Hamakla kimse ilgilenmiyor ve beni uzun bir süre kendimle baş başa bırakıyorlar.

Tekrar bir şeyler yemem teklif ediliyor, ama hiç aç değilim, midem kilitlenmiş durumda.
Saatler sonra arkadaşımız Ayhan hamağın ucuna geliyor:

“Alea, böyle olmaz, biraz hareket etmen gerek. Gelin, sizi hep birlikte dağlarda, çok hoş bir yere götüreyim, oranın havası iyi gelecektir.”

Bu fikre katılıyorum. Çünkü hamakta sallanıp dururken beyaz bulutların arasından karanlık figürler fırlayarak beni geçirmiş olduğum gecenin girdaplarına çekiyor. Onları uzaklaştırmaya çalışırken hamakta sağdan sola dönüyorum. Hadi, kalkalım ve gidelim.
Otelde kalan arkadaşları da alıp kutsal dağlara doğru yol alıyoruz. Daha yükseklere çıkıyoruz. Otelden aldığımız Gamze ve Erol’un çehreleri kapkaranlık. Yüzleri asık ve çok yorgun görünüyorlar.

Arabada konuşmadan radyodaki yöre müziklerini dinleyerek yükseklere çıkıyoruz. Değişen manzara ve dağlar zihnimi gerçekten dağıtıyor. Sonra bir noktada duruyoruz: “Hadi, diyor Ayhan, “burada bir tarla var onu geçin, ileriye doğru harika bir nokta var. Buranın rüzgârı çok güzeldir, kafanızdaki tüm ağır düşünceleri dağıtır, ciğerleriniz temiz havayla dolar.” Matlarımızı koltuk altına alarak 3700 metrede ağır ağır ilerliyoruz. Bu hasat edilmiş bir tarla, eğimi nedeniyle sanki bulutlara doğru gidiyormuş gibi görünüyor. İlerde And dağlarının karlı yüksek Apu Veronica ve Apu Chicon zirveleri var.

Kar olduğuna göre 5000 metrelerin üstünde olması gerek. And dağları ekvatora yakın olduğu için bu kadar yükseklerde kar olmuyor, karlar eriyor. Bazen akşam yağıp gün içinde kızgın güneşte eridiği bile oluyormuş, dağlarda kar ve buz olması için 5500 metreyi geçmesi gerekiyor. Burada her şey tertemiz. Gök masmavi, bir kristal kadar berrak. Dünyanın en beyaz bulutları, beyazlıktan yansıyıp parlıyorlar.

peru santa cruz lima

Dağların zirvesi bembeyaz

Zaten başka ne bir görüntü ne de insan var. Yükseklerde yavaş yavaş ilerliyoruz. Ancak her zaman hepimizden yavaş yürüyen ve yürüme problemi olan Burcu hepimizden önde gidiyor. Şimdiye kadar nefessiz kalması gerekirken arayı bile açıyor. “Burcu, gözden kaybolma!” diyorum. O da, “Ben iyiyim, ayaklarımdaki tüm ağrılar geçti. Ben iyileştim, “diyor. Akşamki seremonide iyileştiğini kastediyor ve inanıyor. Bu inancı da hep devam etti.

Çok güzel manzarası olan bir yerde oturuyoruz. Rüzgâr serin, diriltici ve uyandırıcı; yüzümüzü okşuyor. Tüm renkler muhteşem. Gamze yanımda, “dün gecen nasıl geçti?” diye soruyor. “Berbat,” diyorum. “Benimki de çok korkunç geçti,” diyor o da. Daha fazla dinleyip hatırlayacak gücüm yok. “O zaman sus, konuşma, onları buraya çağırma,” diyorum, susuyor. Anlıyor. Bana katılıyor. Yüzü renksiz, her zaman cıvıl cıvıl olan neşeli sesi yok. Durgun ve mutsuz. Burcu çevrede dolaşıyor, onun yaşam enerjisi yerinde.

Erol da sessiz ve kendi içine dönmüş durumda. Olgu ise doğal görünüyor, sıra dışı bir durum gözlenmiyor. Burada yarım saat bile kalamıyoruz; zayıf düşmüş bedenlerden üşüme şikâyetleri geliyor ve arabada bizim için hazırlanacak avakadolu sandviçler için geri dönüyoruz. Bu arada diyet programımız hala devam ediyor ve geriye yemek için en garantili besin, avakado kalıyor. Ben onu da yemek istemiyorum. Kusma korkum geçmiyor. Yakınlardaki Moray harabelerine şöyle bir göz atıyoruz.

Olgu biraz içine gidip dolaşıyor, bu enerjiyi nerden buluyor, diye kendime soruyorum. Diğer üç kişi, yürüyecek fazla gücümüz yok. Ancak kafamızdaki sesleri ve görüntüleri dağıtmak için burası çok faydalı oluyor. Erken kararan günde hep birlikte geri dönüyoruz. Misafir olduğumuz evde kalan diğerleri hep birlikte müzik yapıyorlar. Evdeki gitarı eline alan Burcu yıllar sonra gitar çalıyor ve şarkı söylüyor, diğerleri de vurmalı çalgılarla eşlik ediyorlar. Biz Gamze ile birbirimize sokulup şöminenin yanına uzanıyoruz.

Erol da bir köşede kıvırılıyor. Şömine çevresine atılmış yer minderleri var. Herkes yerini buluyor. Bu müzikli etkinlik bize iyi geliyor ve orada uyukluyoruz. En büyük korkum, gece odamda tek başıma yatmak. Bu Ayahuasca’dan sonra geçireceğim ilk gece olacak ve o karanlıkların efendisin geleceğinden çok endişeleniyorum. Sonra ileri bir saatte kalkmak gerekiyor ve Gamze bana “Sen de bizim otele gel,” diyor, ancak sabah geri dönüşü çok zor olacağı için bu teklif pek cazip gelmiyor. Zaten önünde sonunda tek başıma yatmak zorundayım. Bu gece başlamak en iyisi.

Gecem çok tedirgin geçiyor. Tüm dualarımı ediyorum, ruhsal rehberlerimle bağlantımı kuruyorum ve ilahi koruma için rica ediyorum. Perdelerim daha önceki gecelerde açık olduğu halde hepsini sıkıca kapatıyorum. Daha önce bende olmayan korku hallerindeyim, bunu fark ediyorum ama bu kontrolden çıkmış ve sürekli yayınlanan nedensiz korku frekansı yok sayılamayacak kadar güçlü. Yarı uykuda yarı gözüm açık uyuyorum. Uykumun bir evresinde Ayahuasca’nın ayaklarımdan yukarıya sarmaşık gibi dolandığını hissediyorum. Bırak beni. Seremoni bitti.

Sabahleyin bundan bahsettiğimde, ‘Olabilir, acaba sana bir şey mi söylemek istiyor?” diyorlar. Demek seremoniden sonra da bu muhabbet devam edecek. Bana söyleyecek bir şeyi kabul etmiyorum. Söyleyeceklerini söyledi. Açıkçası, bu inanılmaz gücü ve sihrinden dolayı onu takdir ediyorum. Ancak kendisini hiç sevmedim. Bana sevgi, şefkat ve güzellikler konusunda hiçbir şey yaşatmadı.

Edindiğim deneyimle yaşadığım korkunç anların muhasebesini daha sonra yapacağım.

2. Gün

Bugün ikinci günümüz ve Ayhan bizi Calca’da bir başka Tük arkadaşla tanıştırmak istiyor. Osman.

Osman, Calca’da yaşayan ve kendisi de Ayahuasca seremonileri yapan biri. Bizi samimi ve alçak gönüllülükle karşılıyor. Çocuk felci geçirdiği için engelli ve bu durumda inanılmaz bir yaşam sürmüş. Bahçede bize döşekler hazırlıyor, koka çayı ikram ediyor. Böyle bir karakteri Calca’da bulmak bize çok ilginç geliyor ve soru yağmuruna tutuyoruz. Tüm yaşam hikâyesini kısaca anlatıyor. Yıllarca kokain bağımlısıymış.

Bu uğurda yapmadığı ve yaşamadığı zorluk kalmamış. Kokain bulmak için dünyayı dolaşıyor; kokainin esiri ve bundan da pek kurtulmak istemiyor. Bir gün Bolivya’da çok çarpıcı bir şey yaşıyor, bir kadın onun için dua ediyor ve yalvarıyor. Bundan çok etkileniyor ve o da tüm kalbiyle dua ediyor. Tanrım, beni bu kokainden kurtar, diyor ve sonra yolu Peru’ya, Ayahuasca’ya düşüyor.

Bu kısımdaki ayrıntıları tam hatırlamıyorum, ama Osman Peru’da, Amazon’da yerlilerin arasında bir köyde Ayahuasca içiyor ve kokainden kurtuluyor. Bu nasıl oldu, diyoruz. “Kokaini almama sebep olan şeyleri bilinçaltımdaki her şeyi gösterdi,” diyor ve çok kısa zamanda kokaini bırakıyor. Sonra Ayahuasca seremonilerine katılıyor ve Amazon’daki yerliler ona bunun nasıl yapılacağını öğretiyorlar, şimdi de kendisi Calca’da Ayahuasca seremonileri yapıyor. Ağzımız bir karış açık, onu dinliyoruz.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Sonra Ayahuasca ile ilgili daha fazla soru soruyoruz . Osman’ı gerçekten güven veren ve düzgün bir insan olarak hissediyorum. Yanlış ve yalan bilgi vermek için hiçbir nedeni yok ve sorularımızı içtenlikle yanıtlıyor.

“Ancak,” diyor, “öte yandan, her yıl Peru’da Ayahuasca nedeniyle çok insan ölüyor. Mesela Ayahuasca’ya tütün karıştırıyorlar. Eğer içen kişi hayatında hiç tütün içmediyse ya da ailesinde hiç tütün kullanan yoksa Ayahuasca ve tütün karışımı öldürücü oluyor. Ölüm zamanlaması ise Ayahuasca içilen akşamın ertesi günü öğlene kadar. Yaklaşık 12-13 saat.”
Hepimiz geriye Ayahuasca içtiğimiz saatleri hesap ediyoruz sessizce içimizden. Hayır, ölmeyeceğiz, sadece bunalımdayız ve öleceğimizi sanıyoruz. Ayahuasca’dan sonra ortaya en çok ölüm korkusunun ve depresyonun çıktığını söylüyor. Tam üstüne bastın, Osman. Evet, biz de öleceğimizi düşünüyoruz.

Eğer geçmişte bir depresyon veya anksiyete yaşanmışsa, Ayahuasca bunların hepsini tekrar ortaya çıkartıyor. Hani artık şifalandı, geçti dediğimiz hiçbir şey tam olarak geçmiyor. Onlar bilinçaltımızda, küçük kutucuklarda kilitli duruyor, Ayahuasca tüm kilitleri açıyor tüm pislikleri ortaya döküyor. Bunu enerji alanımızda çıkıp gitmeden önce, kendini çok sarsıcı bir şeklide hissettiriyor. Bir tür homeopati gibi, homeopati alındığında da hastalığın tüm semptomlarını pik yaptırır. Ayahuasca da tüm depresyonları tekrar ortaya çıkarıyor.
Daha sonra üçümüz Peru’da öleceğimizi ve ailemizin cenazemizi almak için gelmek zorunda kalacaklarını düşündüğümüzü itiraf ediyoruz.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

İçimizde korku var.

“Sonra,” diyor, “mesela toe yaprağı koyarlar. Bu çıldırtıcıdır. Sizin haberiniz olmadan koyarlar, çeşit olsun diye.” Haberimiz olsa ne fark eder? İnsanlar Ayahuasca içtiklerini sanıyorlar, içine karışım olarak hangi bitkilerin konduğunu nereden bilebilirler?
Sonra toe yaprağı katılmış Ayahuasca içen bir Türk hanımdan bahsediliyor. Bu hanım Ayahuasca içmek için sıkça Peru’ya geliyormuş. Galiba kırk kez içmiş, Amazonlar’daki son içişinde, “Beni bahçedeki ağaç çağırdı,” diyor ve bahçeye çıkıyor. Bir ağacın altına oturuyor ve hafızasını kaybediyor.

Onu Türkiye’ye Peru’dan arkadaşları götürmüş ve şu anda hala hafızası yokmuş. Evden çıkamıyormuş, çünkü evini hatırlamıyormuş. Osman da bu hanımı biliyor ve onun için çok üzüldüğünü, bunun şamanın bir ihmali olduğunu söylüyor; “Dışarı çıkmasına izin verilmemeliydi. Altına oturduğu ağaç toe ağacı.” Bu, beyaz çiçekleri çan gibi aşağı sarkan bir ağaç. Türkiye’de de varmış, ama ben görmedim, hatırlamıyorum. Boru otu olarak biliniyor ve Peru’da çokça var. İngilizce ismi cehennem çanı olarak geçiyor, bu ağaç dişi enerjiye pek iyi gelmezmiş.

Sonra seremonide ben de dışarı çıktığımı ve Semra’nın peşimden geldiğini hatırlıyorum. Burada sadece DMT değil, yeraltı ruhlar dünyası, bitkilerin devaları da devreye giriyor. Jan’da Peru’nun ünlü tütsüsü Palo Santo’yu tüm salona defalarca kuvvetlice üflemişti.
Anladığım kadarıyla Ayahuasca denemek tehlikeli olabiliyor. İnsanlar daha fazla deneyim için daha değişik karışımlı olanları da denemek istiyor ve bir meçhule doğru yola çıkıyorlar. Ayahuasca sırasında katılımcıların enerjisini çalan şamanların varlığı ise duyduğum en uç nokta idi.

Erol tüm bunları gözleri fal taşı gibi açık halde dinledikten sonra soruyor: “Biz bunu içimizden nasıl atarız. Ben içtim, ama şimdi içimde hiç olmasın istiyorum.”
“Hemen limonlu su iç. 4, 5 limon suyu içersen şak diye keser,” diyor Osman. “Bir de sarımsak yersen bağlantını hemen kapar, çünkü bağlantı daha günlerce veya haftalarca sürebilir.”

Göz göze geliyoruz. Hemen limon bulmamız gerek.

Ancak önce Pisac harabelerine gideceğiz. Ilık güneşin altında, en tepelerde Perulu bir müzisyenle şarkılar söyleyeceğiz, içimizdeki dalgalanmaları oralarda bırakacağız. Sonra Pisac harabelerinden aşağı, uçuruma baka baka yüzlerce basamak ineceğiz.
Yaşıyoruz ve saatler geçti. Yarın limon alalım bir yerden. Calca’da hemen her köşede market veya manav yok. Ertesi sabah pazar yerinde bulmak gerek. Ertesi gün zaten Machu Picchu’ya gideceğiz.

Machu Picchu altın güneş diski Titicaca Tapınağı

3. Gün

Machu Picchu için Olantaytambo kasabasına geliyoruz. Tren biletleri alınırken hemen yerli satıcıların tezgâhında kalan son beş, altı limonu satın alıyorum. Limon bu mevsimde pek bulunmuyor burada. Limonları çantama yerleştiriyorum.

Sonra tavanı açık, ferah trenimizde yol alırken herkese dağıtıyorum. Zaten beş tane limonun suyunu içemeyiz, tansiyonumu düşürür. Her gün bir tane içelim, yavaş yavaş. Limon en alkali yiyecek, demek ki içimizde toksin var ve alkali bir etkiye ihtiyaç var. Bunu anlamak kolay da sarımsak neyin nesi? Aklıma vampir hikâyeleri geliyor. Sarımsak yiyerek neyi kaçıracağız? Komik, ama yine de geliyor işte insanın aklına.

Machu Picchu muhteşem geçiyor.

Gamze daha önce geldiği için bana harika bir seçeneği sunuyor. Güneş yolu. Buraya gitmek için diğer yerlerden vazgeçmeliyiz. Yoksa zaman yetmiyor, bacaklar da. Benim iç sesim de güneş yolu diyor ve bir saatten fazla sürecek bir tırmanışla antik zamanın daracık taş yolunda yürüyerek en tepeye ulaşıyoruz. Buradaki enerji ve manzara muhteşem. İçimizdeki tüm kuruntu ve korkular inişe geçiyor. Harika bir meditasyon yapıyorum ve bu içe dönüş benim bildiğim ve huzur veren tanıdığım bir his. İlk kez burada Ayahuasca gerilemeye, uzaklaşmaya başlıyor.

Akşam döndüğümüz Aquas Calientes şehrinde bir İtalyan restoranı bulup bol sarımsaklı pizza ısmarlıyoruz. Sarımsağı duble olsun. Garson peki, diyor, yüzümüze biraz tuhaf bakarak, duble sarımsak. Sarımsak olsun, ama peynir olmasın. Peynir orucumuz hala devam ediyor. Ertesi sabah da limonlu sularımıza başlayacağız.

4. gün

Cusco’dayız. Tarihi ve gizemli şehir ve rengârenk alışveriş tutkusu derken tekrar normale döndük bile. Yine muhteşem güneşin altında harika bir gün. Akşam da Pisac’ta Türk arkadaşların işlettiği, “Sunak” adlı kafe restorana gideceğiz. Gece güzel geçiyor ve Calca dönüş yolundayız. Ben Erol’la arabanın arka koltuğunda, arabanın motorunun rutin sesinde dalgın ve biraz yorgun giderken, Erol birden oturduğu yerden fırlıyor ve ön tarafa korkunç bir yumruk savuruyor.

Çok ani olan bu hareketle birlikte ben de çığlıkla yerimden sıçrıyorum. San Diago frene basıyor ve Erol çılgın gibi bağırıyor. Ne olduğunu anlamıyorum, ama öteki arkadaşa bağırarak, yumruklarla saldırıyor. Sonra arabadan çıkıp caddenin ortasında duruyor. Hep sakin ve sevimli olan Erol nasıl böyle bir şey yapıyor, önce bunun şokundan çıkamıyorum. Sonra diğerleri onu sakinleştiriyorlar ve yola devam ediyoruz. Ancak yanımda otururken ondan çekiniyorum ve son derece yüksek bir öfke enerjisinin açığa çıktığını hissediyorum.

5. Gün

Bu gün aslında Titikaka gölü için arabayla yola çıkmamız gerekiyor, ancak Erol’un bu ani çıkışı hepimizi gerdi ve korkuttu. Bunu bir daha yaşama ihtimali bizi bir karar verme sürecine sokuyor. Ya Calca’da kalacak, ya da bizimle gelecek. Ancak öfkesini kontrol edeceğine dair söz vermesi gerekiyor. Terasta yaptığımız toplantı iki saat sürüyor ve sonunda bir daha olmayacağı garantisini veriyor. Sonuçta onu gruptan çıkarmak ve başka bir yerde bırakmak zaten içime sinmiyordu.

titicaca titikaka gölü peru puno

Titkaka için arabamızla yola çıkıyoruz. Uzun ve çok yükseklerde, 4500’lerde seyreden Sicuani bölgesinde bir yol. Sonunda Titikaka gölü kenarındaki Puno şehrine geliyoruz. Herkes sakin gibi görünüyor. Çok yorgun olduğumuz için erkenden yatıyoruz

6. Gün

Titikaka gölünün kıyısında, Amantani adasına gitmek için özel bir koya gidiyoruz. Göl muhteşem. Renkler pırıl pırıl. Başka bir zamandayız sanki. Göl üstünde muhteşem bir yolculuk yapıyoruz ve karaya çıkıyoruz. Orada ne olduysa, herkes birbirine bağırmaya başlıyor, yine gerildik. Adada tekerlek yok, yani hiç bir araç, el arabası bile yok. Tüm eşyalar insan gücüyle, üstelik en tepede kalacağımız Santa Rosa komünitesindeki aile pansiyonuna taşınacak.

Yanlarına az eşya almaları için uyarılmış olan arkadaşlar büyük bavullarla geldikleri için tam bir eziyet var. Sonra aile pansiyonuna geldiğimizde yine tartışmalar başlıyor. Odalarda tuvalet yok. Banyo da ortak. Bu daha önce söylenmişti, ama bu sefer sıra Gamze’de ve avaz avaz bağırıyor. Sonra diğerleri ona bağırıyor. Ben de en tepeden hepsine, “Susun!” diye bağırıyorum ve sonuç olarak herkes avazı çıktığı kadar birbirine bağırıyor.

Elektriksiz, tekerleksiz, internetsiz, 4000 metre yüksekteki dünyanın es sessiz ve dingin adasına gelen Türkler birbirine avaz avaz bağırıyor. Ev sahibi aile fertleri gözleri fal taşı gibi açık, bize bakıyor ve adada yetişen, nefes açıcı ve ferahlatıcı Munya bitkisinden yapılmış kolonya veriyor. Sonra yüksek sesle bağıran arkadaşlardan birkaçını odama alıyorum. Geriye bağıracak az kişi kalıyor ve sesler inişe geçiyor. Korku salınımından sonra, şimdi de öfke salınımı.

İçimizdeki tüm öfkeler dışarı sıçrıyor. Normal şartlarda kontrol edilebilecek tüm baskılar, kendini dışarı atmak için üstümüzden basıp geçiyor. Tüm bağrışmalar bitince karanlık çöküyor. Adada elektrik yok. Alın fenerlerimizi takıp bahçedeki tuvalete gideceğiz, ya da biraz nostalji, yatakların altındaki lâzımlıkları keşfediyoruz.

Gece inanılmaz soğuk ve sessiz geçiyor. Sabahın ilk ışıklarıyla gölü selamlıyoruz. Sonunda herkes göl kadar suskun ve sessiz. Ara sıra masalcı abla gibi onlara adanın tarihini ve ne kadar kutsal olduğunu anlatan kayıp medeniyetler kitabından pasajlar okuyorum. Pansiyonun merdiven basamaklarına oturmuş, küçük bir çocuk gibi, merakla beni dinliyorlar. Tanrım, sen bizi koru.

Daha sonra rotamız Amazon’a dönecek ve ancak bir hafta sonra tüm korku, öfke ve sinir krizlerinden arınacağız. Sonra yaptıklarımıza bakıp gülecek ve bir ho’oponopono seansıyla birbirimizden özür dileyecektik.

Evet, benim Ayahuasca hikâyem böyle. Herkesin bir hikâyesi var ve şöyle deniyor: Ayahuasca o kişinin ne yaşaması gerekiyorsa onu yaşatır.

Bizden üç kişi, karanlıkların en dibinde, ağır bir deneyim yaşamıştık. Burcu hafif atlatmış, o da beden felci ve paralize olmayı yaşamıştı ama, “Ben Perulu kadim kabilemi buldum, onlarla şarkı söyledim,” diyor ve ona ağır gelen anıları çabucak unutup aldığı şifaya odaklanıyor. Onun kafasını karıştırmak, hevesini kırmak istemiyorum ama Ayahuasca konusunda kafam iyice bulanık. Olgu’ya da hiçbir şey olmadı, seremonide daha sonra bir kez daha kalkıp üçüncü dozu içmiş. Sonrada harika hayaller dünyasında dolaştığını anlattı, saraylardan geçmiş, Avatar filmindeki sahneleri andıran ormanlarda dolaşmış. Peki, bizim çilemiz neydi. Biz karanlık yaratım ünitesi miydik? Üç kişi bunalıma girmiştik. Seremoniye sağlam girmiş, hasta çıkmıştık. Ancak Olgu daha sonra Hollanda’da bazı uyuşturucu deneyimleri olduğunu, mantar ve marihuana gibi şeyleri denediğini söyledi. Daha öce bu tür deneyimler yaşamış olanlarda daha az mı etki yapıyor?

Sonra şaman Jan’la asistanlarının da Ayahuasca içtikleri halde hiç etkilenmediklerini, hatta seremoniyi yönettiklerini hatırlıyorum. Daha sonra da diğer katılımcıları. O ellerini kaldırmayan, daha önce içmiş olanlar, onlar kusmadı. Arınmış mıydılar? Onlar şarkıları söylediler. Onlar alışmış olanlardan mıydı? Alışmak ne olabilirdi? Artık Ayahuasca onları yerden yere çarpmıyor muydu?

Sonra Calca ve Pisac’ta karşıma çıkan diğer Türklerle hep sohbet ettim, bilgi topladım.
Nasıl oluyor? Siz kaç kere içtiniz? Elli kez. Neden? Madem bir şifa için içiliyor. Neden elli kez?

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Sonra şöyle diyorlar: “Ayahuasca’yı üç kez içmelisin. İlk kez onunla tanışmak için, diğerleri değişik deneyimler için.”

Ve genellikle ilk kez içtiklerinde sarsılmayanlar veya güzel hayallere dalanlar bunun iştahıyla ikinciyi içiyorlar. “İkincisi çok çok kötüydü,” diyor bir hanım. Bitki uzmanı, Peru bitkilerini incelemek için gelmiş ve o da içmiş, “ikincisi berbattı,” diyor.

Bir genç hanım tanıdım, o da otuz veya kırk kez içmişti. Elinde telefonu, sürekli mesaj yazıyor, kafasını telefondan kaldırmıyordu. Sonraki günlerde gördüğümde de hep böyleydi ve aslında telefonunda sürekli oyun oynuyormuş, kimseyle ilgilenmiyordu sonra tekrar Amazonlar’a gitti Ayahuasca için.

Sonra yine çok genç bir Türk tanıdım, adı Oğuz. Amazon’dan yeni gelmişti. Amazonlarda da ne kadar çok Türk var, şaşırıyorum, orada, bir yerli köyünde yaşıyor ve bitki eğitimi alıyor, tam iki yüz kez Ayahuasca içmiş iki yıl içinde. Şaşırıyoruz, neler hissediyorsun? Neden bu kadar çok içiyorsun diye soruyoruz. Kelimeleri bir araya getirip tam bir cümle kuramıyor, ifade zorluğu var. Bunalımlar onu yönlendirmiş ve iyileşmiş. Onda hiç iyi bir hal göremiyorum. Dalgın ve dağınık. Calca’ya misafir gelmiş. Sonra nereye gidecek meçhul. Ayahuasca içenlerin hep daha çok içtiğini fark ediyorum. Bağımlılık yok diyorlar, ama başka bir bağ oluyor. Tekrar ona dönmek istiyorlar. Burcu da başlıyor bir hafta sonra şaka yollu, “Ah, Ayahuasca’yı özledim, bir defa daha mı yapsak ne?” diye. O zaman ona bir sert çıkışım oluyor: “Ayahuasca konusu henüz net değil. Ben bir daha asla içmeyeceğim ve sen bir kez yapmaya karar verirsen ben yanında olmayacağım.”

Şaşkın bakıyor. “Tamam,” diyor, “anlamak istiyorum ben de.” “Tamam,” diyorum, “ben de anlamak istiyorum, içim rahat değil ve bir şeyler net değil.”

Şifalanan insanlara bu konuda bir sorgu açmak kolay değil. Çünkü şifalandığı için odaklandığı bu. Osman’a bakıyorum mesela, iyi hoş, Ayahuasca onu kokainden kurtarıyor ama o da Ayahuasca’ya hizmet ediyor şimdi. Neden?

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Ayahuasca arındırıyor, tüm blokajları çözüyor, diyorlar.

Çivi çiviyi söküyor. Daha baskın olan bir başka boyut titreşimi diğerini yerinden çıkarıp, yerine mi yerleşiyor? Acaba böyle mi oluyor. Bu bilinmezler diyarına yapılan yolculuğu kimse tam anlatamıyor. Bilimsel açıklamalar da yeterli değil, bilimsel açıklamayı yapanların kaçı bunu deneyimledi? Herkesin Ayahuasca konusunda söyleyecek sözü var, ancak tam bilgiye kimse sahip değil. Hey Amazon’un ruhu, tam olarak her şeyi bir bilen var mı? Deneyimlediğimiz seremonide onca tanık olduğumuz yaratım kargaşasının içinde böyle net bir bilgi veren bir varlık gelseydi iyi olmaz mıydı?

Ayahuasca içince neler oluyor. Sonra ne oluyor. O süreç içinde ne oldu?

Bizim gökyüzü seremonimizde Ayahuasca’nın içine Chakruna adlı bir bitki karıştırılmış ve genellikle bu karışım kullanılıyormuş. Bunu da sonra öğreniyoruz, çünkü biz saf maceracılar, sadeca Ayahuasca içeceğimizi sanıyorduk. Oysa bu sürecin içinde ikisinin de fonksiyonları farklı. Ayahuasca ve DMT terimleri birbirinin yerine kullanılıyor, ancak bu kesinlikle doğru değil. Bunlar farklı maddeler ve Ayahuasca, DMT’nin etkilerini belirli bir şekilde etkiliyor.

“Ayahuasca patlaması Amazon Ormanı kadar vahşi ve yönetilemez”

Ayahuasca bitkisini daha sonra Amazon ormanlarında bizzat gördüm. Bitkiler için bilgi veren Amazon yerlisi rehber Raul bizi bir Ayahuasca’nın yanına götürdü. Bu, bir insan DNA’sı gibi iki sarmalı olan, asmaya benzer, kahverengi renkte bir sarmaşık aslında. Diğer bir adı da Ölüm Sarmaşığı ve hemen komşusu olan Chakruna bitkisi de Latince adı “psychotria viridisy” ile yanı başında.

DMT nedir?

Bana biraz daha bilimsel anlamda bilgi veren biri ise şunları anlattı; “Geleneksel Ayahuasca çayı iki bitki içerir. Birincisi, banisteriopsis caapi, ikincisi PSYCHOTRIA VIRIDISY. İkisinin birlikte nasıl etkili olduğu ise gerçekten büyüleyici. İnsan bedeni, DMT gibi bazı triptaminleri (halüsinojenleri) absorbe eden, bedeni özel olarak bloke eden bir Monoamin oksidaz türü A enzimi içerir. Bu, kazara DMT dozundan delirmemizi engellemek için bir savunma mekanizmasıdır. (nih.gov)

Ayahuasca peru

Kısaca MAO denilen bu enzim midede ve bağırsaklarda bulunur ve ilaçları parçalayan bir enzimdir. Ayahuasca asması, DMT’nin aktif hale gelmesine izin veren, MAO enzimini bloke eden bir beta-karbolin içeriyor. Ayahuasca’da bulunan MAOI –inhibitörleri, MAO enzimini bloke ederek DMT’ye yapacağı parçalama işlemini durdurur. Yüzyıllar önce Amazon şamanlarının bunu nasıl bulduğu bir sır.” (beckleyfoundation.org)

Kısaca basit tanımla Ayahuasca’nın iki bileşeni var: β-karbolinleri ve MAOI içeren Banisteriopsis Caapi asması, yani Ayahuasca bitkisi ve DMT ile yüklü Chacruna yaprağı. B.Caapi asması, Chakruna’da bulunan etken madde DMT’nin midede imha edilmesini önlüyor. B.caapi yani Ayahuasca, asıl DMT yi içeren Pshchotria Virids yani Chakruna bitkisinden salınan DMT’yi tutuyor, bir bariyer görevi yapıyor ve bu midede kalıp sindirilerek karaciğere gönderilebiliyor.

DMT, beynimizde iki kaş arasındaki alın boşluğunun hizasında bulunan epifiz bezinin salgıladığı bir molekül. Ruh molekülü olarak da tanınıyor. Doğum anında anne ve bebeğin; ölümden kısa bir süre önce de salgılanan bir madde olduğuna dair her yerde bilgi verilmiş. Doğum anımı hatırlamadığım için onaylayamayacağım, ölüm anını da gerçekten yaşamadığım için henüz bunlar kişisel deneyimlerim değil. Aslında bedenimiz sürekli DMT üretiyormuş ancak bu, midemizde enzimler tarafından çok kısa bir sürede yok ediliyor. Bu nedenle doğal DMT asla karaciğerden geçerek kana karışıp beynimize, kan bariyerlerinin ötesinde bulunan epifiz bezimize ulaşamıyor.

Bu nedenle tek başına Ayahuasca çayı veya tek başına DMT baskın veya kalıcı bir etki yaratamıyor. Ancak bu iki bitki karıştırılarak elde edildiğinde, DMT’nin salınmasını, sonra da tutulmasını, karaciğerden süzülüp beyne, epifize kadar ulaşma sürecini sağlıyor. Sadece DMT almak yeterli değil ve bir tutucu madde olmadığı sürece bu kalıcı olmuyor. Ayahuasca içildikten sonra genellikle otuz dakika sonra etkili olmaya başlıyor.

Yaşanılan sanrılar genelde bir saatte yükselip son dört ila beş saat arasında zirveye ulaşıyor. Ayahuasca içildiğinde etkileri her insanda oldukça değişik ortaya çıkıyor ve her bir deneyimden diğerine de değişebiliyor. Bazıları hiçbir şey hissetmediklerini, hayal kırıklığı yaşadıklarını söylerken bazıları da derin uykuya dalıyor. Ancak çoğunlukla ağır deneyimler yaşandığı bildiriliyor. Bir makalede halüsinojenik bir ilaç olarak kabul edilen Ayahuasca’nın beyindeki etkilerinin LSD ve mantar gibi diğer ilaçlardan farklı olduğunu belirtiliyor.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Bir LSD deneyiminin Ayahuasca deneyiminden farklılığı şöyle anlatılıyor:

‘LSD kullanan çoğu insan halüsinasyon gördüğünü bilir, bunun farkındadır. Ayahuasca içen birçok kişi içinse deneyim farklı olabilir, bununla birlikte gerçekte neler olup bittiğinin daha az farkındadır. Ayahuasca kullanımında nasıl hissedeceğinizi veya ne tür tepki vereceğinizi tahmin etmenin hiçbir yolu yoktur.”

En kötüsü de neler olduğunu tam anlayamamak, sadece algılayarak girdapların içinde dolaşmak. Bu, insana kendini gerçekmiş gibi hissettiren ve hiçbir dilde, hiçbir kelimenin ifade etmek için asla yeterli olamayacağı, inanılmaz bir baskı ve kötü duygular veren bir hal.

Ayahuasca asmasının adı Ekvator, Bolivya ve Peru gibi yerlerde konuşulan Quechua dilinden geliyor. Bu insanlar aslında gerçek İnka medeniyetinin devamı. İnsanların Ayahuasca’yı tam olarak ne zaman kullanmaya başladıkları bilinmiyor. Ancak Avrupa’da 16. yüzyıldan beri biliniyor. Güney Amerika’ya giden ilk misyonerler oradaki yerli halkın Ayahuasca kullandığını keşfettiklerinde onu şeytanın eseri olarak nitelendirmişler.

Ayahuasca’nın kültürel kökleri şamanik törenlerden geliyor. Yüzyıllar boyunca genellikle şamanlar ve kabile sihirbazları tarafından doğa ile bağlantı kurmak için kullanılmış. Bu şamanlar bu bitkileri ruhsal hastalıkları tedavi etmek için kullanmış. Amazon’daki bir yerli rehbere göre Ayahuasca ve Chakruna bitkisini büyük ruhlar insanlara göstermiş. Tanrı tarafından hediye olarak verildiğine ve ruh dünyasına bir tür giriş olduğuna inanıyor.

Aklıma şu soru geliyor: Tanrı yarattığı bir bedene DMT’yi yok eden enzimler yerleştiriyor, sonra da yine aynı Tanrı bu enzimleri elimine edecek bitkileri gösteriyor. Acaba Tanrı ne istiyordu? Rehber, Tanrı’nın, bu bitkiden öğreneceğimiz çok şey olduğunu söylüyor. Aydınlanma ve ruhlar dünyasına bağlanmak için. Öte yandan binlerce asma çeşidinin, on binlerce tür yapraklı bitkinin bulunduğu Amazon’da DMT içeren ve onu tutacak enzimlere sahip iki bitkinin diğerlerinin arasından nasıl bulunduğu çok gizemli.

Amazonlarda yüzyıllardır iyileştirici kutsal bir bitki olarak kullanılan Ayahuasca çayı, Ayahuasca sarmaşığından kazınarak bir hamur haline getiriliyor daha sonra Chakruna bitkisiyle karıştırılıp uzun süre kaynatılarak elde ediliyor. Kaynatılırken bir tür seremoni yapılıyor ve bazı kutsal veya sihirli sözler söyleniyor:

Evreni topa yükle.
Beyni hedefle.
Ateş.

Peru’da Ayahuasca kullanımıyla ilgili vardığım kanı şu: Kendim de dâhil olmak üzere, çayı içecek olan meraklılar, buna aracı olan insanlar ya yeterli bilgiye sahip değil, ya da bilgiyi aktaramıyor.

İnsanların çoğu tüm sorunlarına bir kez içerek çare bulacaklarını sanıyor. Bazı hoş deneyimler yaşayanlar bunu çoğaltarak ya da özendirerek aktarıyorlar, böylece insanlarda bir merak ve istek uyanıyor. Amerika ve Avrupa’da korkularını yenmek, zihin yeteneklerini keşfetmek ya da sıra dışı deneyimler yaşamak isteyenler için çekici bir hale gelmiş durumda. Ayahuasca’yı bağımlılık ve depresyon gibi çeşitli sorunları iyileştirmekte kullanmış insanların hikâyelerini duyanlar genellikle Ayahuasca’ya ilgi duyuyorlar.

Oysa bir araştırmacının Ayahuasca’nın beyin fonsiyonlarıyla ilgili açıklaması şöyle:

“Ayahuasca ilacı kullanıldığında yapılan beyin taramaları limbik sistemdeki etkinlikte olduğu gibi görsel kortekste sinirsel aktiviteyi arttırdığını göstermiştir. Lenbik sistem, duygularınızı ve anılarınızı nasıl işlediğinizden sorumludur. Aynı zamanda beyninizde meditatif bir durum oluşturabilir ve bu, beynin aşırı tepki veren, depresyona ve endişeye yol açan hareketlerini engelleyebilir. Ayahuasca çayındaki DMT öğesi, duygu ve görme gibi şeyleri etkileyen serotonin reseptörleriyle etkileşime girer.

Ayahuasca gibi halüsinojenler veya psychedelic maddelerin depresyon, kaygı ve benzeri durumları tedavi etme potansiyeline sahip olduğu düşünülmez; aynı zamanda insanlar bu maddelerin de yan etkilerinin olduğunu anlamalıdır. Ayahuasca çayının güvenli olup olmadığını insanlar sıklıkla merak ediyor. Ayahuasca çayının kullanılmasının en sık görülen yan etkilerinden biri kusmadır. Eğer insanlar aşırı miktarda Ayahuasca çayı içerlerse serotonin sendromuna yol açabilirler. Tanı konmamış kalp rahatsızlıkları, diğer uyuşturucularla etkileşimler veya rekreasyonel ilaçlar veya nikotin gibi maddelerin kullanımı nedeniyle ölüm vakaları bildirilmiştir.

ayahuasca çayı nedir dmt peru amazonlar

Ayahuasca çayı ve DMT bileşeninin kullanılmasından kaynaklanan diğer yan etkiler, kalp atışında hızlanma, baş dönmesi, ajitasyon, kan basıncının yükselmesi, dilate pupiller, göğüs ağrısıdır, ayrıca DMT zehirlenmesi de hipertansiyona neden olabilir. Her şeyden önce, en göze çarpan Ayahuasca yan etkilerinden biri kusmadır ve ishal de görülebilir. Bu yan etkiyi temizlik gibi hisseden insanlar var ve hayatlarını olumsuz etkilerden arındırdıklarını varsayıyorlar. Gerçekte, inanılmaz derecede rahatsız edici olabilir ve dehidratasyon gibi başka komplikasyonları da beraberinde getirebilir.”

Genel olarak, Ayahuasca çayının güvenli olup olmadığıyla ilgili kesin bir bilgi yok. Amazon yerlilerine göre bu çay güvenli ve kutsal. Ancak bilimsel araştırma çok sınırlı, bu nedenle yararlarının ne kadar güvenli olabileceği bilinmiyor.

Ayahuasca için şöyle bir tanım da var: “Ayahuasca patlaması Amazon ormanı kadar vahşi ve yönetilemez.”

Peru’da bana verilen bilgiye göre, şu an dünyada her hafta iki milyon kişi Ayahuasca seremonisi yapıyor veya evinde kendi başına içiyor. Bu, inanılması zor bir rakam. İki milyon insan için binlerce şaman gerekir. Bu seromoni Çinlilerin çay seremonisine hiç benzemiyor ve tek başına yapmak çok tehlikeli. Eğer şamanlarla yapılıyorsa bu kadar şaman ne zaman yetişti? Bildiğim kadarıyla hiç kimse ben şaman olmak istiyorum, diyerek ortaya çıkamıyor, şamanlar başka şamanlar tarafından seçiliyor ve yetişmesi yıllar alıyor.

Bu şamanlara ne kadar güvenilir?

Diğer seremonilere katılanlardan duyduğum ise, şamanların ortak bir söylemi; diğer arkadaşlara da başka şamanlar Ayahuasca’dan kimsenin ölmediğini ve çıldırmadığını söylemiş, her şeyden önce bu doğru değil. Bir seremoniye, özellikle yaratım postasiyelinin pik yapacağı bir seremoniye başlarken ölüm riskinden söz etmek pek uygun olmamakla birlikte doğru bilgi verilmemesi de düşündürücü. Ayrıca, “kusmuk kovası en iyi arkadaşınız olacak” sloganı da şamanlar arasında bir klişe olarak daha sonra çok karşıma çıktı.

Bu seremoniler güney Amerika’nın dışında, dünyanın birçok ülkesinde yapılıyor. Oralarda yapılan seremoniler ne kadar gerçek ve dozunda? Ayahuasca bitkisi ve Chakruna sadece Amazon’da yetiştiğine göre, bu bitkileri ülke dışına çıkarmak ve yeterince bulundurmak gerekiyor. Acaba suyunun suyu bir doz mu hazırlanıyor?

Bütün bunlara yanıt verecek bir kuruluş yok. Peru’da Ayahuasca içmek ve seremoni yapmak yasal, hatta devlet tarafından korunduğu söyleniyor. Olabilir, onlar yüzyıllardır bu kültürün içinde. Ancak bir turizm geliri haline gelmesi ve kontrolünün olmaması da birçok tehlikeyi birlikte getiriyor. Herhangi bir nedenle ölmek ya da kaybolmak, özellikle Amazon’da, Peru güvenlik güçleri tarafından ne kadar önemsenir, bu meçhul. Ne de olsa bu muhteşem turizm gelirinin darbe almasını, buna sebep olacak bilgilerin ortaya çıkmasını istemezler. Sonuçta okuduğumuz tüm deneyim bilgileri tek taraflı. Ölüler ve kaybolanlar deneyimlerini yazamazlar. Aldığım izlenim bu.

Sonra diyet yapmak çok önemli ve özellikle antidepresan kullananlar bu oruca önem vermezlerse ölümle sonuçlanan reaksiyonlar olabiliyor ve kimse de bununla ilgili yeterli caydırıcı bilgiyi vermiyor. Genellikle tüm bilgi alış verişi tehlikeleri açıkça ve caydırıcı anlatmıyor. Özellikle Ayahuasca bitkisinde bulunan MAOI’ enzimi bedene girdikten sonra çok dikkatli olmak gerekir. Bu enzim ile peynir yenmesi çok sakıncalı. Bize peynir yemeyin dediler, söz dinledik. Ancak ciddiye almasaydık, çok ciddi reaksiyonlar olabileceğini çok sonra öğrendim. MAOI aldıktan sonra birçok gıda maddesi ile birleşince zehirlenmelere neden olabiliyorlarmış. Sonuçları baş ağrısı, mide bulantısı, hatta bilinç kaybı ve ölüm olarak bildirilmiş. Bu nedenle seremoni öncesi ve sonrası diyetler çok ciddi ve hayati bir öneme sahip.

Amazon’da bazı Ayahuasca şifa merkezlerinin bulunduğunu duydum. Ben gitmedim ve bunların gerçek bilgelikle mi, yoksa ticari amaçla mı kurulduğunu bilmiyorum.
Ben bir daha asla denemeyeceğim. Bir keresi yetti. Alacağımı aldım, öğreneceğimi öğrendim. Bana kimse önermemişti, ben de kimseye önermiyorum. Ancak şunu söylemek isterim:

Eğer hayatınızda en son çare olarak görmüyorsanız Ayahuasca’yı asla ve asla içmeyin. Bu seremonide elde edilen kazanımlar bugün çok daha sevgi, şefkat ve ışık dolu yollarla da elde ediliyor. Sadece Bruno Gröning öğretisi ve Heilstrom adındaki yaşam gücünü alarak ağır uyuşturucu kullanan binlerce insan yoksunluk krizi yaşamadan, mucizevi şekilde kurtulmuşlardır. Bu şifaların yazılı raporları mevcuttur.

Tüm bu bilgiler beynimiz topa tutulduğunda, Epifiz bezimizin kapağı evrene açıldığında nelerin ateşleneceği konusundaki deneyimler, hayaller, bilimsel ve yarı bilimsel derlemeler. Tüm yaratımlar beynimizin çevresinde dönüyor. Biz tüm bu sanrı ve görselleri hayal mi ettik? Var olmayan hiçbir şeyin hayal edilemeyeceğine dair ruhsal bir bilgi var. O zaman onları zaten var ve oldukları boyutlarda ziyaret mi ettik? Ayahuasca Ana olarak içimde konuşan kimdi? Öyle bir ruh var mı? Öyle kabul edildiği için kolektif bellekten bende mi öyle kabul ettim? Belki o bilinçaltımdaki başka bir BEN? Hani bir ben var benden içre. Bu o mu? İçimdeki benlerin karşı karşıya meydan okuması olabilir mi? Kendim kendime ayna tutmuş olabilir miyim?

Ya da her şey bir illüzyon, var olduğunu algıladığımız her şeyin yüzde doksan dokuzu boşluk deniyor. Belki öyle değil, var olan her şeyin yüze doksan dokuzunun boşluk olduğunu sanan ve kabul eden başka bir program olabilir mi? Bunları asla bilemeyeceğiz. İki sarmallı bir DNA ve sınırlı bir bilinç kutsal geometrisi içinde, herkes kendi yarattığı dünyayı gerçek, tek mutlak olarak bir diğerine aktaracak. Belki de epifiz bezi kapakları açılınca sonsuz yaratımlar okyanusunda kayboluyoruz, pusulasız okyanusa çıkmış yelkenliler gibiyiz. Ya da her şeyin var olduğu ve var olma potanisyelinde, Kaynak denilen yerde yok olup eriyoruz. Tüm bunları insan varlığı henüz kaldıramayacağı için mi doğal DMT içimizde parçalanıp yok oluyor.

Bir de kalbimiz var. Hep beyin ve fonksiyonları öne çıkıyor ve konuşuluyor. Eğer ruhani boyutlara ulaşılıyor, yüksek boyutlara geçiliyorsa, kalbimiz bunun neresinde duruyor? Ruhumuzun bir mesajı var mı?

Bu hiç konuşulmuyor. Seremoni sırasında benim kalbim susturulmuştu. Hep beynim yarattı. Ruhum geri planda konuştu. Ve hep dedi ki: Bunlar sahte, bunlar sahte, bunlar sahte. İster cehennemin dibi olsun, ister gökyüzünün altınlı sırmaları olsun, hepsi sahte. Ruhum ve kalbim asla kabul etmedi.

Burada sadece epifiz başka yaratımlara karışmıyor, ayrıca içimize aldığımız bitkinin ruhu da devreye giriyor. Bu, asla tam olarak ayrıştıramayacağımız bir ruh ve ruhlar ötesi kombinasyon. Bir bitkinin ruhu ne demek olabilir? Bitkileri ikinci boyutun varlıkları olarak kabul ederiz. Biz insanlar ise üçüncü boyutuz ve beşinci boyuta geçmeyi hedef aldığımız varsayılıyor. Acaba ikinci boyutta master olan bir bitkinin ruhu insanların içinde, ruhlarıyla bir bağlantıya mı geçiyor?

İnsanların ruh potansiyellerinden beslenmesi söz konusu olabilir mi? Neden insanlar tekrar Ayahuasca içmek istiyorlar? Ayahuasca Ana, diye ona övgüler yağdırıyorlar. İnce, hassas bir diyalog mu var?

Ayahuasca’nın sarmaşıkları geceler boyunca bacaklarımdan yukarıya doğru yavaşça tırmanarak benimle bağlantıya geçmek istedi. DMT’nin etkisi geçti, günler geride kaldı, Ayahuasca neden hala benimle? Ne istiyor? Bizim içimizden o da üçüncü boyuta mı yükselmek istiyor? Neden olmasın? Bu kadar akıllı bir bitki neden bazı insanları kullanmasın? Sonsuz yaratımlar boyutunda yaratılanların yanında, bu çok masum bir fikir olarak kalabilir.

Bunların yanıtı yok ve uzun bir süre olmayacak? Ayahuasca gizemlerini, sır ve büyüsünü kendine saklayacak.

Yaşam çok güzel, güneşin ışıkları, çiçeklerin renkleri, muhteşem müzik ve dostlar. Kahkahalarla gülmek ve dünyayı keşfetmek.

Bir gün, zamanı geldiğinde, bedenimizde bulunan doğal DMT salgılanacak, tüm kapaklar açılacak, epifiz bezimiz ölecek, kalbimiz duracak ve ruhumuz yükselecek. O zaman zaten belki yine her şeyi değil ama çok daha fazlasını ilahi anlamda deneyimleyeceğiz. O zamana kadar yaşam amacımıza uyanık olmak, ama tüm güzellikleri yaşamak, mutlu olmak ve her şeyi kendi doğal zamanına bırakmak. En iyisi bu bence.

Atlantis’in sonu Mısır’ın başlangıcı: Sais Tapınağı