Çocuklar için nasıl bir yarın hedefliyoruz?

Çocuklar için nasıl bir yarın hedefliyoruz? Onların mutlu ve emin adımlarla hayata atılmasını hedefliyorsak, önce her yönüyle çocuğumuzu iyi tanımalı ve koşulsuz olarak eğilim duyduğu ve de yetenekleri, merakı doğrultusunda gelişimine destek olmalı, onlarla beraber olduğumuzu göstermeliyiz.

Çocuklarımız için nasıl bir yarın hedefliyoruz?

Dünya çapında yirminci yüzyılın sonlarına doğru çocuk ve temel eğitim konularında çok önemli adımlar atıldı. 1990’lı yıllarda bölgesel toplantılardan sonra Dünya Bankası, Unicef, Undp ve Unesco’nun desteklediği “Herkese Temel Eğitim” projesi okuldan mahrum kalmış 6 yaş ve üstü yüz milyon çocuğa temel eğitimin sağlanmasını hedefliyordu.

Yine 1990’larda Çocuk hakları bildirgesinin dünya liderleri tarafından destek görmesi için 73 ülke başkanının katıldığı Dünya Çocuk Zirvesi, Unicef’in ev sahipliğinde New York’ta gerçekleşti. Bu sırada Unicef’in desteklemiş olduğu bir araştırma yeni toplantı ve projelere yön verdi. Bu araştırma endüstrileşmiş, zengin ülkelerde hem fakir hem de varlıklı kesimde çocukların ihmalinin nedenlerini ele alıyordu.


Çalışmalardan çıkarılan sonuç, sosyal ve ekonomik politikalar kadar ailenin de çocuklar üzerinde etkilerinin ne kadar önemli olduğuydu. Aradan geçen zaman zarfında ailenin birey üzerindeki koruyucu etkisine her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Ailenin varlığı, doğal afetler, savaş, göç, ekonomik krizler toplumun yaşadığı travmalar karşısında bireyi korurken; okul bireyin gelişmesinde aileden sonra en önemli kurum olmaktadır.

Dünya ülkeleri 20. yüzyıldan 21. yüzyıla geçişte çarpıcı atılımlar gerçekleştirerek, insana yatırım yapmanın önemini keşfettiler. 1960’larda Afrika’da Gana insani gelişim endeksine göre, hayat standardı, kişisel gelir ve ömür uzunluğu gayet ileri seviyedeyken, Güney Kore 1950’lerde savaştan çıkmış, hastalıkla mücadele ederken, gelişim konusunda geri kalmış bir ülkeydi. Fakat daha sonra Güney Kore bir şeyin farkına varmış, on yıllık hazırladığı bir programla bütçesinin büyük bir kısmını eğitime ayırmıştı. Bugün gelinen nokta, dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer aldığı ve eğitimde en başarılı ülke olarak öne çıktığıdır.

Finlandiya kadar esnek eğitim anlayışına sahip olmasa da, Güney Kore’de okur yazarlık oranı yüzde 100’e ulaşmış durumdadır. Ayrıca bu başarı matematik, fizik, kimya gibi pozitif bilimler dışında eleştirel düşünme, analiz eğitimlerinde de uluslararası anlamda başı çekmektedir. Aileler bile başarısızlık için hiçbir bahaneyi kabul etmemektedir. Toplum olarak harika bir geleceğe sahip olmak için bu zorlu dönemi atlatmalıyım düşüncesindedirler. Öte yandan Gana, bütçesindeki yatırımı eğitim yerine prestij projelerine yaptığı için şu an çok gerilerde kalmıştır.

Çekim yasasının temelini olumlu düşünceyle atan Vera Peiffer, yaşam kalitesini belirleyen şeyin de yine düşüncemizle oluştuğunu belirler:

Mucizelere inanmayın, ama onlara güvenin. Dış dünyanın istediğiniz yönde değişmesini beklemeyin, bu her zaman olası değildir. Rüzgarın nereden estiği de aslında çok önemli değildir. Farkı yaratan, bizim yelkenlerimizi nasıl açmış olduğumuzdur, der. Ne kadar haklı değil mi? Bütünüyle inandığımızda, bizi daima harekete geçiren bir amaç ortaya çıkar ve bu amaç uğruna ne kadar zorlu da olsa mücadele ederiz. Pes etmediğimiz sürece de olmaz denileni olduran insanoğlu örneklerine sık sık rastlarız. Güney Kore örneğinde olduğu gibi mesela…

başarılı, mutlu, özgüveni yüksek, sorumluluk sahibi, çevreye duyarlı, paylaşımcı, yardımsever çocuklar yetiştirmekÇocuklar için yarınları hedeflerken, hızla değişen dünyaya uyum sağlamaya çalışan yetişkinlerin de ortak beklentileri var.

Onların başarılı, mutlu, özgüveni yüksek, sorumluluk sahibi, çevreye duyarlı, paylaşımcı, yardımsever ve de sağlam değerlere sahip bireyler olmasını istiyoruz. En çok da başarılı ve mutlu olmaları konusunda hemfikiriz. Ancak gerçek şu ki, mutluluk bir hedef değil, kişinin yapıcılığının ve üretkenliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan kazanım olmalıdır. Başarıysa sadece ders notlarına bağlı kalındığında ileride yaşam başarısını ya da mutluluğu sürdüreceğini garantileyemez. Bu da çocuğun yetenekleri doğrultusunda sosyal ve duygusal gelişmesini ertelediği gibi mutsuz olmasına da yol açacaktır.

Son yılların etkili eğitim modellerinden biri olan Sosyal Duygusal Öğrenme, zihinsel, duygusal, davranışsal yetkinliği ele almaktadır. Bu sayede çocukların kendilerini tanımalarını, kendini idare edebilmeyi, sosyal farkındalık kazanmak, sorumluluk ve karar almak anlamında becerilerini geliştirmeyi hedeflemektedir. Sosyal ve duygusal gelişme gösteren çocuklar mutluluğun yanı sıra ders ve not başarısını da olumlu yönde etkileyecektir.

İleride çocuklarımızın hızla değişen dünyaya ayak uydurabilecek adaptasyon kabiliyetine, belirsizliklerin karamsarlığına düşmeyecek kadar pozitif, azimli, kendiyle barışık, toplumsal yaşamında dengeli, sorumlulukları gelişmiş, üretken, zamanını ve enerjisini doğru yönde kullanabilen, insani özellikleri ileri bireyler olmasını istiyorsak eğitimlerine özen göstermeliyiz.


Örneğin, üç altı yaş çocukların sosyalleşmesi ve temel yaşam becerilerini edinmeleri için önemli yıllardır.

Kişiliğin gelişiminde ilk üç yıl, varlığımızın kabul görmesi, yapabilme ve düşünebilmenin tohumlarının atıldığı ve nasıl bir bağ kurulduğunun, yapı taşlarının göstergesidir. Çocuklarımızın hayatlarının nasıl doğru şekillenmesini hedefliyorsak, davranış ve kararlarımızın da o oranda doğru tutarlılıkta olmasına dikkat etmeliyiz. Çünkü çocuklar küçük yaşlardan itibaren yetişkinleri modelleyerek bu yapı taşlarını inşa ederler. Çevresel faktörlerle de doğuştan getirmiş olduğu potansiyeli üst düzeye taşımamız mümkündür. Sosyalleşme olanaklarının arttırılması, akran etkileşiminin sağlanması çocuğun daha çok bilişsel ve psikomotor becerilerini kazanmasında etkili olur.

Peki çocuğumuzun gelişmesini ne örseler?

Beş altı yaşlarında kazanılması gereken dürtü kontrolü ileriki yaşamlarında çocukların önüne engel olarak gelebilmektedir. Çocuğum üzülmesin diye her istediğini yerine getirir, oyunda ve yemekte sırasını beklemeyi öğretmezsek, sokağa her çıktığımızda tutturur ve biz rezil olmayalım diye istediğini yaparsak çocuklar dürtü kontrolünü geliştiremez. Dürtü kontrolü zayıflığı tıpkı muhakeme zayıflığı gibi olgunlaşmamış kişiliğin bir yansımasıdır.

Altı-on iki yaş, kişiliğin yapılandığı ve değer yargılarının oluştuğu yıllardır. On üç-on dokuz yaş kimlik arayışları, cinsellik, bireyleşme yıllarıdır, bu süreçte okul büyük önem kazanır. Birinci sınıftan lise ve sonrasına kadar çocuğun kişiliğinin oluşumunda öğretmen faktörü etkili olmaktadır. Öğretmen davranış, yaşama bakış açısıyla öğrencisine örnek olurken, aynı zamanda yeteneklerini keşfetmesine, öz benliğinin, yaratıcılığının, okuma merakının gelişimine de katkıda bulunur. Çocuğun eğitim aldığı okul ve öğretmen aileden sonra, çocuğun hayatındaki rotasını belirlemesinde en önemli faktördür.

Öğrenmenin gerçekleşebilmesi için öğrenme ortamının kabul edici ve iletişime açık bir yer olması gerekir. Sosyal ve duygusal öğrenmenin temel hedefi çocukların duygusal olarak rahat ve güvende hissettikleri gibi sosyal olarak iletişim kurabildikleri sınıf ve okul ortamının yaratılmasıdır. Zira zihinsel karmaşanın sebebi duygusal dağınıklıktır. Eğer çocuklar kendini duygusal yönden zayıf görüyorsa bu, çocuğun hem kendini kapatmasına hem de zihinsel performans ve dikkatinin azalmasına neden olur. Zihin gücünü duygulardan ve sosyal yaşamın içinde aktif rol almaktan alır.

Duygularla, akran paylaşımlarıyla ve farklı ortamlara uyum sağlamakla beslenen çocuğun algısı da özgüveni de yükselecektir. İyi bir ebeveynin üzerine düşen görev, çocuklarının duygu, düşünce ve fikirlerini önemseyerek onları her zaman aynı sakinlikte dinleyebilmektir.

Çocuğun ilgi duymadığı ya da yetersiz olduğu konularda fazla beklenti içine girmek, çocuk adına karar vermek doğru bir yaklaşım olmadığı gibi çocukta kaygıyı arttırarak hayal kırıklıklarına da neden olacaktır. Öğrenmenin önündeki en büyük engel korkudur. Biz yetişkinler bile korktuğumuz ya da kaygı duyduğumuz şeylerden uzak durmayı ya da ertelemeyi tercih ederiz. Bir tür kendimizi koruma şeklidir bu. Çocuklar için de aynı şey geçerlidir.

Örneğin, herhangi bir dersten yetersiz olan bir çocuğun o dersle ilgili endişe duyduğunu ve kendini baskıda hissettiğini görebiliriz.

Bütün bu olumsuz duygulardan uzaklaştığında derse olan ilgi ve yakınlığı artacak, dersi anladığı ve algıları açık olduğu için de o derste başarılı olabilecektir. Elinden geleni yaptığı ve çaba gösterdiği için övgüyü de hak edecektir. Böylece çocuğunuz bir dahaki sefere daha başarılı olabilmek için kendinde enerji bulacak, sorumluluklarının bilincinde olarak kendini yılgın, yitik ve yenik görmeyecektir.

Çocuklarımızın mutlu ve emin adımlarla hayata atılmasını hedefliyorsak, önce her yönüyle çocuğumuzu iyi tanımalı ve koşulsuz olarak eğilim duyduğu ve de yetenekleri, merakı doğrultusunda gelişimine destek olmalı, onlarla beraber olduğumuzu göstermeliyiz.
Yapabilmekten kaynaklanan gücü çocuklar kendi içerisinde hissederlerse, bir sonraki öğrenmelere karşı motivasyonları artar ve yapabileceklerinin en iyisine dair etkili bir inanca yani cesarete sahip olurlar.


“Sen başarılı olursan değerlisin” düşüncesi yerine, “Ben ben olduğum için değerliyim” duygusunu taşıyan, yarınlara güvenle ve mutlu bakabilen çocuklar yetiştirmek dileğiyle…

Çocukta özgüven ne zaman gelişmeye başlar? Neler yapılmalı?


Aylin İçsel
İnsanın en büyük pratiği kendi hayatıdır, derler. Deneyimlerimizden çıktığımız yolculuğumuzda her durakta ve her yolda hayatın anlamına dair edindiğimiz her doktrin muazzam mucizelerle dolu biz insanlara münhasırdır. Benimse en büyük meramım, derin bir insan sevgisi ve anlayışı, bütün insanlara duyulan kardeşlik ruhu; insanların mutabakat içinde olmaları, dünyayı daha iyi algılayıp, daha yaşanılır bir yer olmaya muktedir, düşüncelerin özgür, barışın ve insanlığın hüküm sürdüğü, çocukların mutlu yaşadığı bir dünya inancı ve de hayalidir. Yazmaksa, olup bitenler karşısında herkesin sesi olmak, kıyılardan geçip, sokağın en işlek caddelerinden dokunmaktır hayata... Yaşamın kendisine karışmak ve keşfetmek tutkusudur. Varoluşun en derin sebebidir yazmak...