Mutsuzluğun kökeni nedir?

Mutsuzluğun kökeni, doğal sandığımız çağımızın yaşam formunda saklıdır. Mutluluk ise yıldız parlatarak göze girmekte ya da daha iyi bir unvana sahip olmakta değil, doğa ile uyumlu, onun bir parçası olarak yaşayabilmektedir.

Mutsuzluğun Kökeni Nedir?

Mona Kitap tarafından yeni çıkardığı “Yüzleşme” adlı kitabında da kendisini en çok mutsuz eden durumu, “Dünya’yı, onu en çok sevmeyenlerin yönetmesi” olarak yorumlayan Devecioğlu yeni blog yazısında modern zaman insanlarının yaşama dair korkularını, ‘güçlü’birey rolüne bürünerek duygularını bastırma eğilimlerini ve buna bağlı olarak son zamanlarda daha çok “yüzleştikleri” “mutsuzluk”larını ele alıyor.

İşte Fırat Devecioğlu’nun yeni yazısı “Mutsuzluğun Kökeni”

“Hayat, yeryüzüne kısa süreli bir bakıştan ibarettir.”

Korku, yeni doğan her insanın hemen yanı başındadır. Henüz bebekken karşımıza çıkar, bizimle tanışır, yanı başımızda yürür ve nihayet bizi bu dünyadan yolcu eder. Hayatın ilk ve son duygusu korkudur.

Boğucu varlığının tükenmez kaynağı, insanın nereden geldiğini ve yaşam sonrası nereye gideceğini bilmemesidir. İntihar etmek üzere şuan sandalyeye çıkan biri bile, o tanıdık korkusunun nefesini ensesinde hisseder. Son anımızda yanımızda sadece korku vardır.

Korkular, ancak yaşamını doğa ve insan sevgisi ile donatan kişi karşısında yenilebilir.

İnsan bu temel gerçeğini unutur, Dostoyevski hatırlatır; cehennemi tanımlarken, ‘bence o sevmeyi başaramamaktan acı çekmektir.’der. Ruhumuz ancak sevgi ile hafifler, nefes alabilir, bir nebze olsun yatışabilir.

İçinde sevgi (anlam) olmayan hayat, insanın kalbine ‘boşa yaşanmış bir hayat’ düşüncesini bırakır. Bu nedenle,yaşamın ansızın son bulacağı düşüncesi, özellikle anlamsız (sevgisiz) yaşayan insanlarda, köklü bir ölüm korkusu yaşatır. Bu, henüz sahip olamadığı hayatı, birden kaybetme korkusudur. Modern zaman insanı, yaşama dair korkularını, ‘güçlü’ birey rolüne bürünerek bastırma eğilimindedir. Ancak kişinin sahibi olduğu nesneler artarken, sevgisizlikten beslenen yaşamın kendisine dair korkuları güçlenir. Sahip olma arzuları, onu sevgiden uzaklaştırırken, korkularına yakınlaştırır. Toplumda ‘başarılı’ olarak kabul edilen, kazanım peşinde hırsla koşan insanların, güçlü ölüm korkuları yaşaması bu nedenledir.

Çağımız, bu durumu körükleyecek şekilde, insan ve doğa üzerinde hakimiyet kurma arzularını harekete geçirmeye çalışır;

Etrafımız ‘elde et, başar, daha iyisine sahip ol, daha fazlasını iste!’ diyerek seslenen, kime hizmet ettiğini bilmeyen kapitalist çığlıklar ile inler.İnsanlar, başkalarının zenginliği için yaşadıklarını fark edemezler.

Dünyada daha fazla hükmederek, daha da hırslanarak, kalbinde mülkiyet arzusu ile mutlu olabilen insan henüz görülmemiştir.

Hakim olma arzusu, insana dair derin mutsuzluğun başladığı yerdir! Sonuçta hayata hükmetmek değil, ancak onunla uyumlu yaşamak insanı sevgiye taşıyabilir. İnsan, ancak gerçek sevgiyi yaşayabildiği anlarda mutludur, yaşadığını hisseder. Hayat, sevgi ile anlam kazanır. Arno Gruen durumu özetler:

“Başarı, sahip olma hırsı, insan ve doğa üzerinde hakimiyet kurma çabası kendini canlı hissetmek için gösterilen beyhude bir çabanın ifadeleridir. Fakat bütün bunlar insanı sevgiye götürmez.”

Kendi ruhsal zenginliğini ıskalayan insan, kocaman boşluklarla dolaşır hale gelir. Gerçekte ihtiyacı olmayan şeyler alır, çok yıprandığını düşünerek daha da çok harcar. Sağ cepten giren sol cepten çıkar. Finansal özgürlüğe kavuşmak yerine, aklında bir türlü ulaşamadığı mutluluk hayali için taksit ödemeye devam eder. Anlamlı yaşam, doğanın bir parçası olduğunu bilen kişinin, elinden gelen katkıyı çekinmeden hayata sunmasında saklıdır. Bu nedenle sahip olma arzuları karşısında ölçülü durabilen kişide, arzu ateşinde kavrulan insanlara gülerek baktıran sakinlik vardır.

Çağımızda mutluluğa giden yolun, insan ve doğa sevgisinden geçtiği unutulur, korkularımıza karşı nasıl güçlenebileceğimiz de… Mutsuzluğun kökeni, doğal sandığımız çağımızın yaşam formunda saklıdır. Mutluluk ise yıldız parlatarak göze girmekte ya da daha iyi bir unvana sahip olmakta değil, doğa ile uyumlu, onun bir parçası olarak yaşayabilmektedir. Hayat, yeryüzüne kısa süreli bir bakıştan ibarettir; zaferler değil, sadece sevgiyi yaşayabildiğimiz her an bu kısacık süreye anlam katabilir.

Bedri Baykam: Vizyoner bir olgu (özel röportaj)