Ya Heidegger bugün yaşasaydı?

İnanıyorum ki felsefe üzerine yazmaya cüret ediyorsanız, yazdıklarınızı oldukça kısa tutmalısınız.  Nitekim kelimeler düşünceleri sınırlama yetisine sahiptirler. Ben de bu yazımda olabildiğince kısa şekilde 20. yüzyılın çelişkili filozofu Heidegger’den bahsedip, sizleri bazı sorularla meşgul olmaya davet edeceğim.

Ya Heidegger bugün yaşasaydı?

Martin Heidegger, hiç şüphesiz geçtiğimiz yüzyılın en sıradışı ve en ilham verici düşünürüydü. Özellikle ontoloji (varlık felsefesi) üzerine olan çalışmalarıyla tanınan Heidegger, hemen hemen tüm 20. Yüzyıl düşünürleri tarafından referans olarak gösterilmiş; Sartre, Camus, Arendt, Foucault gibi düşünürler, felsefelerini ortaya koyarken doğrudan ya da dolaylı olarak onunla ilişki kurmuşlardır.

Peki kimdir bu Heidegger?

Çoğu modern düşünür gibi Alman asıllı olan Martin Heidegger, 26 Eylül 1889’da Baden eyaletinde dünyaya geldi. Çocukluğundan itibaren din ve felsefeye meraklı bir fert olan Heidegger, Freiburg Üniversitesi’nde Katolik İlahiyatı ve Hristiyan Felsefesi okuduktan sonra 1914 yılında “Psikolojide Yargı Kuramı” isimli doktorasını yayınladı. Ardından, Marburg Üniversitesi’nde profesör olan Heidegger, bundan dört yıl sonra yani 1927’de en dikkat çekici eseri olarak anılacak “Varlık ve Zaman”ı (Sein und Zeit) yayınladı. Batı felsefesini bir bütün olarak eleştirdiği bu eser, Heidegger’e uluslararası bir ün kazandırdı.

Heidegger'e büyük bir şöhret kazandıran kitabı'Sein und Zeit'
Heidegger’e büyük bir şöhret kazandıran kitabı ‘Sein und Zeit’

6 yıl sonra, Almanya’nın geleceğini çok önemli derecede etkileyecek bir olay yaşanıyor: Adolf Hitler önderliğindeki Nazi Partisi iktidara geliyordu. Bu durumdan daha korkunç olan ise felsefeye getirdiği bakış açısı ile dünyanın en berrak zihinlerini yeni bir tartışmaya iten Heidegger’in Nazi Partisi’ne katılması oldu. Nasıl oluyordu da böylesine yüce bir deha, böyle alçak bir politik akım içerisinde kendine yer bulabiliyordu.

Aynı yıl Heidegger, Naziler tarafından Freiburg Üniversitesi rektörlüğüne getirildi. Fakat bu aykırı adamın Nazilerle olan ilişkisi de sağlıklı olmayacak ve bu önemli görevi kısa sürecekti. Bir yıl sonra rektörlükten alınan Heidegger, yine de partisinden ayrılmadı. 1945 yılında savaşın bitmesini takiben, Nazilere katıldığı gerekçesiyle akademiden uzaklaştırılsa da 7 yıllık bir aranın ardından 1952’de üniversiteye geri döndü.

Heidegger üzerine kara leke olarak yapışacak bu Nazi geçmişiyle ilgili açık bir değerlendirme yapmamış hatta Holokost’u dahi açık biçimde eleştirmemiş, yalnızca Nazilerin kendisini anlayamayacak kadar dar kafalı olduklarını söylemekle yetinmiştir. Bu hata karşısında bozmadığı sessizliği belki de onun şu sözüyle açıklanabilir: “İnsan susarak konuşur.”

Heidegger Nazi toplantısında

Tarihin bir ironisidir ki, göğsündeki Nazi iğnesini uzun yıllar çıkartmayan bu büyük filozofun; Marburg Üniversitesi’nden öğrencisi olan ve daha sonra dünya genelinde Yahudi kökenli en önemli kadın aktivist, siyaset bilimci, düşünür olarak anılacak Hannah Arendt ile aralarındaki ilişki öğretmen-öğrenci ilişkisinin çok ötesindeydi. Hatta öylesine ötesindeydi ki, 35 yaşında evli bir baba olan Heidegger, Varlık ve Zaman eseri üzerinde çalışırken, 18 yaşındaki Yahudi öğrencisi Hannah Arendt’e 1925 yılında yazdığı ilk mektuba şöyle başlayacaktı: “Sevgili Bayan Arendt! Hemen bu akşam size gelmeli ve kalbinize hitap etmeliyim”.

Hannah Arendt ve Martin Heidegger

İkili arasında 1925-1975 yılları arasında devam eden mektuplar üç dönemde derlenmektedir. Birinci dönem tahmin edileceği üzere 1933’te sona erer. İkinci dönem ise 1950’de başlar; ilk mektup şaşılacak biçimde Arendt’ten gelir, üstelik Arendt uzun bir aradan sonra şöyle seslenir eski hocasına:

Tam da o güzel fotoğrafın tam içime, kalbime bakarken (…) Bu bakışın, ders verirken kürsünün yanından bana doğru ışıldayan bakışla aynı bakış olduğunu bilmiyorsun. Ah bu oydu, bu odur ve sonsuzluk olarak oradadır; o uzak yakınlıktadır.

Bu uzak yakınlığın son dönemi ise 1966-1975 arasını kapsar. Bir sene sonra 1976’da Heidegger geride onun sorduklarının cevaplarını arayan insanlar bırakarak vefat eder. Nitekim Arendt’in da açıkladığı üzere Heidegger, “kendisine ve birçoklarına düşünmeyi öğreten adamdır”.

letters 1925 1975 hannah arendt martin heidegger
İkili arasındaki mektuplar kitap haline getirilmiştir (Türkçe çevirisini bulmak da mümkündür)

Peki Heidegger bize neyi düşünmeyi öğretti?

Heidegger, Sokrates öncesi düşünürlerin (örnek vermek gerekirse Heraklitos ya da Permenides ilk akla gelen isimler olacaktır) bugün bizlerin yapamadığı bir şeyi yapmaya muktedir olduklarını savunuyordu. Heidegger’e göre onlar bizim aksimize, hakikati olduğu gibi düşünmeyi başarıyorlardı. Bu dönemin önemli unsurları olan Yunan trajedi eserleri dahi, Aletheia yani hakikat ve Lethe yani unutuş arasındaki çekişmenin ürünüydüler. İnsanlar varoluşlarını sorguluyor, zamanlarını Heideger’in deyişiyle ‘Seinsfrage’ (varlık-varoluş sorusu) ile geçiriyorlardı.

Heidegger
“Şu düşündürücü çağımızda, daha da düşündürücü olan bizim hala düşünmüyor oluşumuzdur.”

Fakat sonraki süreçte Sokrates’i takiben Platon ile metafizik felsefeyi işgal etmeye başladı. Artık hakikat, Platon’un ideal devlet üçgeninin en üstündeki filozofların uğraşı olmalıydı. Romalılar işi bir üst seviyeye taşıyıp hakikatin kesinlik barındırması gerektiğini savunduklarında ise hakikat kavramı tüm orijinalliğini kaybediyordu. Modernizm ise uçurumun kenarına kadar gelmiş insan varoluşunun ayağına taş bağlayıp aşağı atlamasına neden olmuştu.

Heidegger bu taşı ‘hesaplı düşünme’ olarak isimlendirdi. İnsanoğlu varoluş sorusunu bir kenara bırakmış; kesin cevapların peşine düşmüş, rakamsal çözümlemelerin, hesaplı hareketlerin esiri olmuştu. Roma döneminde, Cicero’nun müvekkilinin savunmasını hazırlarken kullandığı o soru artık insanlığının bütünün tek sorusu haline gelmişti: “Cui bono?” (Kimin çıkarına?) Yalnız kendi çıkarı uğruna yaşayan insanoğlu her şeyi rakamlara indirmiş; Patron işçisini maaş olarak, öğretmen öğrencisini not olarak, lider destekçisini oy olarak görmektedir.

“Düşünce seni çağırandır… Bu çağrıya cevap vermemek için sürekli ‘meşgul’ olmalıdır çağımızın insanı.”

Tek tipleşen bu aç gözlü insan modeli için nihai hedef zirveye çıkmaktır, zirveye giden yolun ve yolculuk esnasında yaşanılan güzelliklerin hiçbir önemi kalmamıştır. Hatta insanoğlu öylesine çıkarcı bir hale gelmiştir ki, doğayı dahi olduğu şekilde değil, onun çıkarına hizmet edeceği şekilde görmeye başlamıştır. Ağaçlar bungalov otel, nehirler baraj, hayvanlar besin haline gelmiştir insanoğlu için. Fakat kaçırdığımız bir şey vardır. Hesaplı düşünme yoluyla etrafımızdaki her şeyi kendi çıkarımıza hizmet eden bir kaynak olarak yorumlarken, kendimizin de kullanıma açık bir kaynak haline geldiğimizi farkına varmayız.

“Her soru bir arayıştır”

İşte Heidegger’e göre modernizmin temel sorunu budur. İnsanoğlu bir kaynak haline gelmeyi kabul etmiş ve daha da acısı bunu farkına bile varmadan yapmıştır. Farkına bile varmadan sıradanlığın kalabalığında kaybolmuştur insanlar. Bu gerçek evsizliktir çünkü insan varoluşunu sorgulamayı bırakmış, rengini dahi bilmeden ona bahşedilen çerçeve içinde yaşamayı kabullenmiştir. Artık geri dönüşün çok zor olduğunu kabul eden Heidegger ise bize son bir tavsiye verir: Her daim kendinize varoluş sorusunu (seinsfrage) sorun, cevap bulmak için değil cevap aramak için…

Kümülatif biçimde ilerlediğini savunan Batı felsefesinin ilk kırılma noktası Nietzsche ise,  o kırığın içinden yeni bir akımın çıkmasını sağlayan Heidegger’dir. Arendt’in tanımına ufak bir eklemeyle: Heidegger bize düşünmeyi ‘yeniden’ öğreten adamdır

Nietzsche’yi geniş anlamda Heidegger’in öncüsü olarak yorumlamak yanlış olmaz

Şimdi bir soru da ben sorayım: Ya Heidegger bugün yaşasaydı?

Milyonlarca kişinin çalıştığı ‘insan kaynakları’ sektörünü, beyaz yakayı, hidroelektrik santrallerini, termik santralleri, sabah programlarını, alışveriş merkezlerini, kot pantolonu, Adidas’ın Stan Smith modelini, son çıkan Iphone’u, takım tutmayı, sosyal medyayı, kısacası modern insanın günlük yaşantısının içindeki sıradanları nasıl yorumlardı?

Gerçekten de her geçen gün sıradanlığın karanlığına çekiliyor, zihnimizde merkezi olduğumuz bir dünya tasarlayıp etrafımızdaki her şeyi, varlık nedeni bizim çıkarlarımıza hizmet olan birer kaynak olarak görüyoruz. Hiç düşündünüz mü, en son ne zaman sonuç beklemeden eyleme geçtiniz?

Bize sunulan ve zamanla sıradanlaştırdığımız formları yıkmaya cesaretimiz yok. Kalabalıkta fark edilen olmaya öylesine korkağız ki; aynı şeyleri giyiyor, saçımızı aynı kestiriyor, aynı konuları aynı üslupla konuşuyor; üstüne bir de piercingi, renkli saçları, dövmeyi, farklı olan her şeyi yadsıyoruz. Sokağa çıktığınızda etrafınıza bakın, birbirini kopyalamış alt-üst sürümler göreceksiniz. Tıpkı aynı model ürünlerin farklı kalitede olanlarını satan mağazalarla dolu, yeni Türkiye’nin herhangi bir köşesindeki alışveriş merkezleri gibi.

Heidegger’in tüm bunlarla ilgili ne diyeceği kafamızı karıştıradursun; biz yaşamımıza onun basit reçetesiyle devam edelim:

Varoluşu sorgula, farklı düşün, farklı davran, farklı ol…

Heidegger'in son dönemlerinden bir kare
Heidegger’in son dönemlerinden bir kare

Meraklısına…

Heidegger’in felsefe ve düşünme üzerine söyleşisinden bir kesit (İngilizce altyazılı):

Rasputin: Rus tarihine damga vuran mistik papaz

1997 yılının yağmurlu bir sonbahar sabahında İstanbul’da doğdum. Diyelim ki kendimi bildim bileli zamanımı okuyarak, izleyerek, dinleyerek, sorgulayarak, düşünerek, konuşarak ve hayal ederek geçirmekten keyif aldım. Ara sıra yazdım da, bazılarını tamamladım, bazılarını kimse görmesin istedim, bir köşeye sakladım. Güzel okullarda burslu okudum. Lisede edebiyat dergisi çıkardım, insanlara okuttum. Asiliği apolet gibi taşıdım, pes etmeye alışamadım. Cüretkâr hayalperestlere samimiyetle inandım. Sevdim, sevildim, sevgi üzerine çokça düşündüm. İyi ve kötüyle doğdum, iyiliği besledim, beslemekteyim. Senin gibi ben de bir yoldayım, yol yolculuğu belirlemekte, ben de bu yolda düzülmekteyim.