Laiklik nedir? Laikliğin hukuksal tanımı sorunsalı

Türkiye’de, “laiklik” kavramı ile ilgili uzun yıllardır bitmek bilmeyen bir tartışma almış başını gidiyor. Buna “dur” diyecek olana rastlamak da pek olası gözükmüyor. O sebeple, hakkında ne zaman konuşulursa konuşulsun sıcaklığını korumayı başaran, ihtilaflı ve hassas bir konu. Fakat buna karşın, aslında basit bir anlatımla tanısını yapmak da olanaklı sayılabilir.

Laiklik nedir? Laikliğin hukuksal tanımı sorunsalı

Laikliğin beraberinde getirdiği anlamlar, yüzyıllar içerisinde içerik değişikliğine uğramış, ya da çağrıştırdığı sözcükler pekala değişmiş olabilir. Ancak, bu küçük çaplı değişimlerin dışında, çekirdeksel bir değişimden söz etmek olanaklı değildir. Çünkü bu kavram, dünya siyasal tarihinde, tamamen doğal ve organik bağları bulunan bir sürecin ürünüdür. Başlangıcı Fransız Devrimi olmak üzere [1], siyasal tarihin 18. Yüzyıl sonrasının bir popüleri olan bu kavram, şu konu üzerinde oturmaktadır: Dinin ve dinsel kurumların devlet yönetimi üzerindeki etkisi. “Laiklik kavramının doğuşu, tamamıyla bu konu etrafında meydana gelmiştir”, denebilir.

Laiklik kavramının kökeni ve özü

Bundan binlerce yıl öncesinden bugüne değin geçen zamana şöyle bir göz gezdirildiğinde, yöneticilerin yönetme yetkilerini nereden aldığının sürekli olarak bir değişime uğradığı görülür. Bu yetkinin kaynakları, tarihsel bir sıralama yapacak olursak, şu şekilde özetlenebilir:

  1. Güç ve kılıç zoru
  2. Tanrı ve din
  3. Halk iradesi ve beşeri egemenlik

Henüz teşkilatlı bir devlet yapısı doğmamışken, yönetme yetkisinin güç ile elde edildiğini, yönetilenlerin kılıç zoruyla egemenlik altına sokulduğunu söylemek mümkündür. [2] Kelimenin tam anlamıyla bir “bilek güreşi” söz konusu. Ancak bu durum, bir devlet mekanizmasının doğuşuyla birlikte yerini, yönetenlerin yönetme yetkilerini tanrısal ögelere dayandırmasına bırakmıştır.

Şöyle ki, kurulmuş olan devletlerin başındaki kişiler, siyasal güçlerini Tanrı’nın bizzat kendisinden aldıklarını, iktidarlarının ise bir Tanrı eseri olduğunu iddia etmeye başlamışlardı. Bu durum, dini otoritenin de işine gelmeye başlayınca, ortaya bir teokratik devlet düzeni; yani Tanrı vekili görünümündeki hükümdar modelleri çıkıyordu.

Binyıllar boyu birçok toplumda süregitmiş olan bu düzen, eşitsizlik üzerine bina edilmiş sözde bir Tanrı düzeniydi.[3] Klasik bir diyemle, “savaşanlar (asiller)” ve “ruhbanlar” seçkin; “üretenler” ise ikinci sınıf insanlardı. Bu ayrıma Orta Çağ Avrupası’nda rastlamak pekala mümkünken, biraz nitelik değiştirmiş halini 17 ve 18.yüzyılların Osmanlı Devleti‘nde de gözlemlemek mümkündür.

Görselde, Osmanlı Devleti padişahlarından Sultan Kanuni Süleyman'ın, Fransa kralına yazdığı mektubun bir kısmında, "ben ki, ... Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" ifadesini kullanmıştır. Bu belgeyle de görülüyor ki, Osmanlı Devleti'nde de "tanrı vekili" sultanlar vardı.
Görselde, Osmanlı Devleti padişahlarından Sultan Kanuni Süleyman’ın, Fransa kralına yazdığı mektubun bir kısmında, “ben ki, … Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” ifadesini kullanmıştır. Bu belgeyle de görülüyor ki, Osmanlı Devleti’nde de “tanrı vekili” sultanlar vardı.

Öyle ki, 19. Yüzyılda, sözü edilen bu düzenden ve başka unsurlardan kaynaklı ilk rahatsızlıklar duyulmaya başlanmış, devlet ve toplum nezdinde gözle görülür bir değişim arz ve talebi doğmaya başlamıştır. [4]

Meşalenin ateşi nerede ve nasıl yandı?

Yaratıcının kimi insanları daha ayrıcalıklı yaratmış olduğu gibi bir düşünce, binyıllar boyu rağbet görmüştür. Avrupa’da bu düşüncenin yanlışlığını dile getiren herkes (Galileo da bunlardan biridir), iktidar ve kilise tarafından susturuluyordu. Özellikle Katolik dünyasında görülen kilise egemenliği öyle boyutlara varmıştı ki, kadınların “cadı” diye diri diri yakıldıklarına, kralların “papa onayı” olmaksızın taç giyemediğine tanık olunuyordu. Böyle bir ortamda yönetenler, Tanrı’nın vekili olan seçkin kişiler oldukları için, halka hesap vermek durumunda da değillerdi. Aksine, tüm kararlarının katıksız doğru ve kutsal olduğuna inanılması, dinsel bir görev addediliyordu.

Laik düşüncenin sistematik temelinin, Fransız Devrimi ile atıldığı düşünülür.

1789’da Fransa’da yakılan meşalenin ateşi, geçen zamanla birlikte tüm dünyayı saracak ve Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olduklarına inanılan monarklar, yerlerini “avam” sınıfına terk edecekti. İnsanlık, yaşamış olduğu sayısız acı deneyimlerden sonra kanıksayacaktı ki, “İnsanlar arasındaki farklar, sadece biçimsel farklılıklardır. Herkes, insan olmasından kaynaklanan bir onurla, EŞİT ve ÖZGÜRDÜR.”

Beşeri egemenliği kurma” düşüncesine dayandığını söyleyebileceğimiz laik düşüncenin özü, bu noktada yatıyor. Laiklik, basit bir din-devlet işleri ayrılığı meselesi değil, egemenliğin kime ait olacağı sorunudur.

En doğru tanımıyla laiklik

Tarihsel süreç, aslında “devleti yönetenlerin, yönetme yetkilerini aldıkları kaynak nedir?” sorusunu yanıtlıyor. İşte tam bu noktada devreye laiklik giriyor. Buna göre laiklik, yönetenlerin yönetme yetkilerini Tanrı’dan değil, bizzat halktan, beşerin ve dünyeviliğin kendisinden aldıkları bir düşüncedir. Bu düşüncenin yaşama geçirilmesiyle birlikte, Devlet erklerinin her dine karşı tarafsız bir tutum sergilemesinin bir sonucu olarak, kaçınılmaz bir din ve vicdan özgürlüğü sağlanmaktadır. En öz tanımıyla, hukuk düzeninin beşeri iradeye dayanmasıdır.[5] Ya da bir diğer ifadeyle, laik hukuk deyince akla “din kurallarına bağlı olmak zorunda olmayan hukuk”; laik devlet deyince ise, dini akide ve esaslara dayanmayan devlet gelmesi gerekir.[6]

Elbette, yukarıdaki kuralların bir sonucu olarak, devlet kurumları ile din kurumunun birbiriyle ilintisiz olması gerekir. Hukuk kuralları, dini esaslara bağlı kalmak mecburiyetiyle konulmaz.[7]

Yani, güncel yaşamın her alanında görülen din kurumunu, siyasal alandan uzaklaştırma hareketidir. Zira bu durumun aksi, binyıllardır görülmüş olduğu gibi, din kurumunun sömürülmesine yol açmakta, toplumları cehaletin karanlığına ve türlü felaketlere doğru götürmektedir.

Laiklik ne sekülerizmdir, ne de hoşgörü…

Laiklikle en sık karıştırılan kavram, “hoşgörü” kavramıdır. Hoşgörü, bir kimsenin her türden inancına, düşüncelerine, yaşam biçimine sevecen bir saygı göstermek demektir. Kişinin, başkalarının düşünceleri kendisine aykırı olsa dahi, bu düşüncelere sevecenlikle, “lanet olsun” demeyerek yaklaşmasıdır. Laik düşünce, bünyesinde “din, vicdan ve fikir özgürlüğü”nü de barındırdığı için, aynı zamanda hoşgörü kavramını da kapsamaktadır. Ancak hoşgörüden farkı şudur ki, laiklik bu düşüncelerin yanında, yönetenlerin yönetme yetkilerini beşeri kaynaklardan almalarını da esas alır.

Laiklikle karıştırılan bir diğer kavram ise, “sekülerizm”dir. Seküler devlet, kendini din kurallarının tamamen dışında sayan devlettir.[8] Din konusunda MUTLAK tarafsızdır. Din kurumuyla büsbütün bir ilgisizlik içerisindedir.[9] Devlet bu din yönetimi-beşeri yönetim mücadelesini çoktan aşmıştır; din kurumunun mensupları, artık devlet yönetiminde bir hak sahibi olmak iddiasında ve potansiyelinde değildir. İlgisizliğin sebebi işte budur. Günümüzün Anglo-Sakson hukuk devletlerinde sekülerizme rastlamak mümkünken, Kara Avrupası hukuk devletlerinde genellikle laik düşüncenin egemen olduğunu görüyoruz.

Obama, İncil üzerine yemin ederken görülüyor.

Laik devlet, seküler devlette olduğu gibi din kurumuyla ilgisini tamamen kesmiş değildir. Seküler devletin “din” diye bir sorunu yoktur. Çünkü halkın egemenliği yerine Tanrısal ögelere dayandığını iddia eden bir egemenlik getirmeyi düşünen herhangi bir güruh dahi yoktur. Buna karşılık laik devlet, düzeni korumak için dini daima bir gözetim altında tutmak zorundadır. Mesela ABD’de başkanın İncil üzerine el basarak yemin etmesi hiç kimseyi ırgalamaz, çünkü kimsenin bu tür durumlarla alıp veremediği yoktur. Ancak aynı durumu, Kara Avrupası devletleri için söylemek pek de mümkün gözükmez.

Sonuç

Laik devletin amacı, “dini baskı altında tutmak” da değildir. Dinin, devletin halk egemenliğine dayanan meşru düzenine yönelebilecek tehditlerine engel olmaktır. Bu nedenledir ki, “kişi hangi inançta olursa olsun, aynı zamanda ve öncelikle vatandaştır.”

Yukarıda ifade edilenlerden anlaşılmıştır ki; laiklik ne hoşgörüdür, ne sekülerizmdir, ne de tanrıtanımazlıktır. Yerinde bir saptamayla, “laiklik, din kurumunun saygınlığının korunmasıdır.”

KAYNAKÇA:
  1. AKYILMAZ, Gül, Siyasi Tarih, 1. Baskı, Seçkin Y., Ankara, sf. 85.
  2. ATEŞ, Toktamış, Siyasal Tarih, C. I, İ.Ü. İktisat Fakültesi Y., İstanbul, 1982, sf. 14 vd.
  3. FEYZİOĞLU, Metin, Laiklik ve Teokrasi Üzerine Bir Deneme, TBB Dergisi 1997/2, sf. 158 vd.
  4. ORTAYLI, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 43. Baskı, Timaş Y., İstanbul, 2016, sf. 15.
  5. HAFIZOĞULLARI, Zeki, “Laiklik”, Prof Dr. Jale G. Akipek’e Armağan, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Konya 1991,ss. 33-57 / ATEŞ, Toktamış, Dünyada ve Türkiye’de Laiklik, 1. Baskı, Ümit Y., Ankara, 1994, sf.69/ FEYZİOĞLU, Metin, a.g.e. , TBB Dergisi 1997/2, sf. 157/ AKGÜNER, Tayfun, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, 1991, Cilt: 12, Sayı: 1-3, sf. 24.
  6. BAŞGİL, Ali Fuat, Din ve Laiklik, 8. Baskı, Yağmur Y., İstanbul, 2007, sf. 151.
  7. GÖZLER, Kemal, Türk Anayasa Hukuku, Ekin Y., Bursa ,2000, sf. 137.
  8. ATEŞ, Toktamış, Dünyada ve Türkiye’de Laiklik, 1. Baskı, Ümit Y., Ankara, 1994, sf. 29.
  9. GÖZLER, Kemal, Türk Anayasa Hukuku Dersleri, 20. Baskı, Ekin Y., Bursa, 2016, sf. 64 / ERDOĞAN, Mustafa, Anayasal Demokrasi, 4. Baskı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2001, sf. 232.

Avrupalı kimdir? Avrupalı kavramı ve kimlik algısı

Özellikle “tarih” ve “hukuk” dalları benim için ayrı bir zevk ve heyecan noktası oluşturduğunu söyleyebilirim. Gerek “kötü niyetlilerin” ve gerekse “sosyal medya şövalyeliğinin” yol açtığı bilgi karmaşasını ortadan kaldırmak için verilen "haklı" mücadelede benim de tuzum olsun istedim. Bu nedenlerle, özellikle cumhuriyet tarihimiz konusunda toplumda baştan ayağa yanlış bilinen, ya da iftiralara maruz kalmış dallarda yazılar yazıp birçok kişiye erişmeyi kendime adet edindim. Bunun yanı sıra, "çivisi çıkmış" bir hukuk düzeni içerisinde, hukukun üstünlüğünü dile getirmeye çalışan naçiz bir kalem parçasıyım. Takip etmenizi dilerim.