“Yersiz Keder”…

“Yersiz keder”… Ne güzel ve ne doğru bir betimleme öyle değil mi? Lucius Annaeus Seneca’nın bir betimlemesidir… Betimlemenin geçtiği cümle şöyledir: “Yersiz kederin, aptalca mutluluğun, açgözlü şehvetin, dalkavukça ilişkinin yaşamından ne kadar çok çaldığını, sende sana ait ne kadar az şey kaldığını yeniden düşün, göreceksin ki vaktinden önce ölüyorsun.”

Yersiz Keder

Cümleyi okuyan herkes “yersiz keder” betimlemesini kendisine uygun bulacaktır. Ve yine herkes kendisini “aptalca mutluluk” ama özellikle “açgözlü şehvet” ve “dalkavukça ilişki” betimlemelerine uzak olarak konumlandıracak veya değerlendirecektir.

Cümlenin etkileyiciliği, içerdiği saptamaların doğruluğu kadar, güncelliğini hiç yitirmeyecek bir nitelik taşıyor olmasıdır. Gerçekten de her dönemin hayat özeti gibi.. Üstelik her yüzyılda değişmeyen bir özet…


Seneca, sanki yüzyıllar önce oturmuş, bugünün dünyasını ve özellikle de günümüz Türkiye’sini bir cümlede ifade etmiş. “Yersiz keder”, “Aptalca mutluluk”, “Açgözlü şehvet” ve “Dalkavukça ilişkiler” sonucu insanın ve toplumun farkında olmadan çürümesi, tükenmesi ve kendisini gereğinden önce bitirmesi bundan daha iyi nasıl anlatılabilir ki?

Paraya, güce, ayrıcalıklı bir hayata ilişkin aklın, ahlakın ve vicdanın sınırlarının darmadağın edildiği, şehvet derecesinde açgözlülüğün kültürel egemenliğinin kıskacındayız. Böylesi bir hayatın dalkavukça ilişkileri üretmesi ise zaten doğal bir sonuç. “Bir gömlek bir hırka için” yaşadığını söyleyenlerdeki para şehveti, onları destekleyenlerin “aptalca mutluluğu” ve birilerine de düşen “yersiz keder”..

Her anlamda çoğunluğa düşen gerçekten de “yersiz keder” olur hep.. Yaşanılan coğrafyanın ve ülkenin insanların kaderi oluşuyla ilgilidir bu.

Öte yandan bireysel durum değerlendirmesi açısından bakıldığında gerçek anlamda “iyi insanlar”, “aptalca mutluluk” bir yana, asla “açgözlü şehvetin” kendilerini teslim almasına pek izin vermezler. Verseler zaten “iyi” olamazlar. “Dalkavukça ilişkiler” içinde olmadıkları ise yaşadıkları veya tercih ettikleri yalnızlıktan bellidir.


Ama “yersiz keder” tamamen başta iyi insanlar olmak üzere çaresizler, yoksullar ve duyarlılar için hayatın kendisidir neredeyse. Yersiz keder yorar ve yaşlandırır iyi insanları. Çünkü yıpratır. Hayatı yaşamayı dağa-taşa, ağaca-toprağa, kurda-kuşa, ota-böceğe kederlenerek yaşamayı öğrenmiştir iyi insanlar. Nerede bir mağdur varsa ona kederlenir, nerede bir zayıf varsa o kederleri olur iyi insanın.

Sanki, “kederlenme öğretisi” ile eğitilmiş, kederlenmek için yetişmişlerdir. Her an ve her şeye kederlenmek iyi insanların en iyi becerdikleri “işleri” olmuştur.

Evet, kederlenmek daha çok, iyi insana özgüdür. Ama her yerde ve her şeye kederlenmek “yersiz” olurdu ve nitekim “iyi insanlar” yersiz kederin ağırlığında on yıllarını düşünerek ve üzülerek geçirirler….

Sonuç olarak keşke salt kederlenmek yerine bir şeyler yapmayı seçebilselerdi. Bir şeyler yapabilseler, harekete geçebilseler, bir ağaca, bir kuşa, bir insana dokunabilselerdi. Ne iyi olurdu. Yersiz kedere teslim olup, elleri kolları bağlı dertlenip durmasalar sızlanarak, içe atarak ve “yersiz kederlenerek” çabuk yorulmasalar ne güzel olurdu..


İyilerin hayatı yersiz kederlenmek olmamalı, yerinde kederlenmek olmalı. Ama daha değerlisi, kederlenerek değil, kederlenmemek için çabalayarak yaşamak olmalı…

Nedeni toplumsal olan her şeyin çözümü toplumsaldır