Almanya’ya göçenlerin bambaşka hikayesi: Türkland

Kendi yaşamından yola çıkarak Avrupa’daki yeni nesil Türkleri anlatan Dilşad Budak Sarıoğlu’nun aynı konulu romanından uyarlanan tiyatro oyunu Türkland, çok kültürlü kimlik karmaşasının ortasında kendini bulma çabası veren bir kadının hikayesi.

türkland

Yetmiş dakikalık oyun mizahi bir üslupla göç, kimlik, Türk-Alman tarihi ve ilişkileri gibi kavram ve konuları ele alıyor.

İrem Aydın’ın yönettiği, Dilşad Budak Sarıoğlu ve Ilgıt Uçum’un sahnelediği Türkland Türkiye’de Türkçe dilinde ve Almanca üst yazıyla, Almanya’da ise Türkçe-Almanca üst yazıyla iki dilli olarak sahneye konuyor. Oyun 2017 yılından bu yana Türkiye ve Almanya’da yaklaşık yirmi şehir gezmiş olup seyirciyle buluşmaya devam ediyor.


Türkland toplumsal sorunlardan yargılayıcı bir üslupla söz etmek yerine onları isimlendirerek şunu soruyor. Kimlik, aidiyet ve karşılıklı anlayış gibi karmaşık konu ve sorularla uğraşırken yaklaşımımızı, kendimizle ve dış dünyayla ilişkimizi nasıl dönüştürebiliriz?

Her performans sonrasında seyirciyle yapılan söyleşi ve soru cevap kısmı programın ayrılmaz bir parçası haline geliyor.

Öncelikle Türkland fikri nereden aklınıza geldi? Yaşam hikayenizi önce romanlaştırıp sonra sahneye koydunuz. Bunu yapmanıza yol açan etmenler nelerdi?

Dilşad Budak Sarıoğlu
Dilşad Budak Sarıoğlu

Dilşad Budak Sarıoğlu: Kitap yazma dürtüsü hayatımda derin bir boşluğa düştüğümü hissettiğim bir anda gelmişti. Birkaç yıldır Türkiye’de yaşıyordum ve burada özellikle iş hayatına uyum sağlamakta zorlanıyordum. Biz gurbetçilerde Almanya’da yaşamış olduğumuz olumsuzlukları Türkiye’nin telafi etmesine dair itiraf edilmemiş bir beklenti olabiliyor. Tatil için gelip gidenler burada bu beklentinin karşılanmayacağını anlayacak kadar zaman geçirmedikleri için memleketi romantize edebiliyor. Gerçi ben böyle bir beklentiyle gelmemiştim. Türkiye’nin sosyopolitik gerçeklerini tahlil edebilmeme güvenerek beni yaralayamayacağına inanıyordum. Yanılmışım. Doğduğum ve yetişkin olarak geri döndüğüm bu ülkede nasıl oluyordu da böylesine ciddi bir adaptasyon sorunu yaşıyordum, kendimi memleketimde bu denli yabancı hissediyordum? Sonra bir baktım, sadece Türkiye değil, Almanya ile yaşadığım aidiyet sorunlarım, o güne kadar bastırdığım, ırkçılığa maruz kalmaktan ileri gelen travmalarım adeta üzerime çökmeye başladı. Başka çıkış yolu bulamadığımdan yazmaya başladım. Yazmayı her ne kadar bir yüzleşme aracı olarak kullansam da, sadece kendim için yazmadığımı ilk satırdan itibaren biliyordum. Türkiye’deki Türkler de Almanlar da, biz göçmenlerin, sürgünlerin, “misafir işçi” deyip geçiştirdikleri bu insanların yaşam gerçekleri hakkında ön yargılar ve klişelerden öte bilgiye sahip değil. İnsanları ön yargılarıyla yüzleştirmek istedim. Bunu yaparken kendi ön yargılarımla da dürüst bir yüzleşmeye girmem gerekti, zaten bu sürece taliptim. Başkalarını suçlarken, aynı tuzaklara bizim de düştüğümüzü unutmamalıyız. Ayrıca bir noktadan sonra anladım ki kimlik ve aidiyetimi benden başka kimse tanımlayamaz. Eğer kimliğim üzerindeki tasarruf hakkımı başkalarının elinden almak istiyorsam, önce dürüstçe kim olduğumun muhasebesini yapmalıydım.

Metni sahneye uyarlama konusuna gelince, bu tamamen İrem’in fikriydi, böyle bir ihtimal benim aklımın ucundan bile geçmezdi.

Ilgıt ve İrem, siz projeye nasıl dahil oldunuz?

Ilgıt Uçum
Ilgıt Uçum

Ilgıt Uçum: 2017 yılında Entropi Sahne’de kendi metinlerimizi yazıp sahnelemek amacıyla birtakım çalışmalar yapıyorduk. Bir gün İrem yanında Dilşad’la geldi ve onun kitabından bahsetti. Yakın zamanda bir festival yapma niyetimiz vardı. Dilşad’ın kişisel hikayesini anlattığı bu kitaptan çok etkilendik ve sahneye koyabilir miyiz, diye düşündük. Türkland böyle ortaya çıktı, ben de oyuncu olarak dahil oldum.

Eser kişisel bir hikaye üzerine kurulu olsa da çok katmanlı. Türk ve Alman toplumlarındaki yaralara içeriden ve eşit mesafeden bakıyor. Bu özelliklerinden ötürü, oyun metnine kıyasla yüksek hacimli roman metnini sahneye uyarlarken içeriği dengeli olarak elemek gerekiyordu ve bu, sürecin en fazla titizlik isteyen kısmıydı.

İrem Aydın
İrem Aydın

İrem Aydın: 2017 yılında Kadıköy’deki Entropi Sahne yönetiminde çalışıyordum. Orada yerli metinlerden kendi yazıp yönettiğimiz projelere ağırlık veren bir festival hazırlığına giriştik. Dilşad Entropi Sahne’de oyun izlemeye gelmişti, bu sayede tanıştık. Kısaca hikayesinden ve yazdığı kitaptan bahsetti. Çok ilgimi çekti, okumak istedim. Ilgıt’la öncesinde Studio Oyuncuları’ndan tanışıyorduk. Kitabı okuma performansı olarak sahneye uyarlama fikri ortaya çıkınca Ilgıt da oyuncu olarak dahil oldu projeye. Sonrasında üçümüz birlikte üç yüz elli sayfalık kitabı sahne metnine dönüştürmeye giriştik. Projenin en zorlu kısmı buydu.

Projeyi sahneye koyarken ve yönetirken nasıl bir dünya çizdiniz? Okuma performansı olması, videolarla desteklenmesi aynı zamanda otobiyografik bir belgesel hissi uyandırıyor. Buna nasıl karar verdiniz?

İrem Aydın: Otobiyografik kısmı zaten metinde vardı. Hikayesini anlatan kişinin ayrıca oyuncu olarak sahnede yer alması ilginç bence. Onun dışında metnin kurduğu dünya zaten çok güçlüydü. Onu ön plana çıkaran basit bir reji uyguladık, iki oyuncu kişisi ikili dünyayı yansıtıyor ve tarihsel anlatımı destekleyen belgesel videolarını kullandık.


Tiyatro ile nasıl tanıştınız, kariyerinizden bahsedebilir misiniz?

Dilşad Budak Sarıoğlu: Hayatıma dair ilk anılarımda tiyatro var. Babam devrimci bir sendikacıydı, ailemizde birçok kişi gibi. 1980 darbesinden sonra polis, sendikacı amcam Kenan Budak’ı öldürdü, bunun sonucunda ailem Türkiye’den kaçtı. O zamanlar mücadelenin kaybedildiğiyle yüzleşmek istemeyen, yurt dışına sığınan birçok devrimci askeri rejimi devirmek için gittikleri ülkede birtakım faaliyetler sürdürüyordu. Benim ailem de bu yanılgıyla Avrupa’da aktif olan bir örgüte sığındı. Bunun belki de tek güzel tarafı, söz konusu örgütün çok başarılı bir tiyatrosunun olmasıydı. O ekibin sergilediği bir oyunda henüz dört yaşındayken köylü kadının kızı olarak sadece otuz saniyeliğine sahneden geçen bir çocuğu oynadım. O otuz saniye sığınmacılar olarak içinde bulunduğumuz kaos ve anlamsızlığın içinde bana gerçek bir değer ürettiğimizi hissettirdi. Bu hisse hayatın bana uzattığı bir dal gibi tutundum ve o koşullara belki de bu sayede dayanabildim. Ancak sonrasında kendime tiyatroyu meslek olarak seçme hakkını uzun süre tanımadım, Almanya’da profesyonel sahne işlerinde dahi yer aldığım, örneğin bir müzikalin başrolünde oynadığım halde tiyatroya hep hobi olarak baktım. Sorumluluklarım vardı, ailece mülteci ve yabancı olarak içinde bulunduğumuz hayat koşullarını iyileştirmek için mücadele etmeliydim. Hukuk okuyarak siyasete atıldım. Fakat kalbimin sesini hiçbir zaman susturamadım ve Türkiye’ye yerleştikten sonra Şahika Tekand Studio Oyuncuları’nda eğitim aldım. Aynı dönemde kitabımı yazıyordum. Hakiki kimliğimi keşfettikçe, sanatçı olduğum gerçeğinden artık kaçamaz oldum.

Ilgıt Uçum: Tiyatro ile küçük yaşlarda izleyici olarak tanıştım. İlkokulda ise sahneyle tanıştım ve okul hayatımda ara ara sahneye çıktım. Yıllar sonra Şahika Tekand Studio Oyuncuları’nda eğitim almaya başlamamla tekrar bir araya gelmiş olduk. O dönem avukat olarak çalışıyordum ama oyuncu olmak istediğimin farkındaydım. Oyunculuk üzerine yüksek lisans yaptım, Devlet Tiyatroları’nda ve özel tiyatrolarda çalıştım. İrem birlikte üretmek için beni Entropi Sahne’ye çağırdı. Dilşad’la tanışıp Türkland‘ı sahneye uyarladık; 2017’den bu yana Türkiye ve Almanya’da sahneliyoruz. Ayrıca aynı ekiple birlikte 2108 yılında Die Hochzeit adlı bir Türk-Alman ortak projesinde yer aldık. Tiyatro dışında ise çeşitli platformlarda film, dizi ve reklam projelerinde yer alıyorum.

İrem Aydın: Tiyatro deneyimim üniversite zamanı asistanlık yaptığım Galataperform ve biriken ekipleriyle başladı diyebilirim. İspanyol Dili ve Edebiyatı okuyordum. Bu kararda Lorca’nın etkisi olmuştur. Üniversite bitince İspanya’da Tiyatro Yaratımı üzerine yüksek lisans tamamladım. Sonrasında Ebedi Barış oyununun çevirmeni Canan Şahin aracılığıyla Entropi Sahne’de Yurdaer Okur ile tanıştım. Orada çalıştığım dönem boyunca Türkland ve Yerden Yukarı Bulutların Altında gibi oyunları sahneleme fırsatı buldum. 2019 yılının başında Berlin’e taşındım ve meslek hayatımın çoğunu orada sürdürüyorum.

türkland tiyatro oyunu
Türkland tiyatro oyunu

Oyun içeriğini ele vermek istemiyorum ancak oyun evlenme fikrinin uzaklığı ile başlayarak evsizlik ve yerleşememe gibi hisler üzerinde duruyor. Bunun göçmenlikle özel bağı nedir sizce? Göçmen olmamak bu kavramlar üzerinde farklılık yaratıyor mu?

Ilgıt Uçum: Ev, insanın kendisini ait hissettiği ve bağ kurabildiği herhangi bir yer, insan ya da bir his olabilir. Göçmen, çeşitli sebeplerle evden uzakta olan kişidir. Her yerde ve herkeste geçici konakladığından bağ kurma becerileri zayıf olabilir ve bu da ait hissetmesini güçleştirir. Göçmen olmayan biri aynı durumda olmaz tabii ama hiç göçmemiş biri de o bağı kuramıyorsa evsiz hissedebilir. Fiziksel olmasa da ruhsal anlamda, herkes için göçmen ya da evsiz hissetmek mümkün diyebilirim.

Türkland tiyatro oyunu

Göçmen hastalıkları, tükenmişlik sendromları gibi unsurlara dikkat çekiyorsunuz, bunlar hakkında biraz daha bilgi vermek ister misiniz?

Dilşad Budak Sarıoğlu: Göçmen hastalıkları sosyolojik bir tabir. Somut bir tıbbi semptomu tarif etmiyor; her türlü hastalık bu tanımın altında yer alabilir. Kronik hastalıklar, yorgunluklar, tükenmişlik sendromları… Göç esnasında ve sonrasında yaşadığımız ve yüzleşmediğimiz travma ve korkuların birikmesiyle hastalıklar çıkabiliyor. Misafir işçiler özelinde buna hasta edici faktörler olarak sağlıksız iş ve yaşam koşulları ekleniyor. Bu kavramın ne demek olduğunu ben yirmilerimin ortasında tükenmişlik sendromu ve birtakım kronik hastalıklar teşhisiyle uzun süre hastanede yattığımda bizzat deneyimledim. Genç yaşta tükenmemin altında kendime aşırı yüklenmem yatıyordu. Türkland‘ı yazarken fark ettim ki kendime dayattığım bu yüksek beklentilerin altında her iki dünyaya da yaranamama hissi var. Sürekli kendini ispat etme çabası, yetersiz hissetme, Almanlardan daha fazla çalışmak zorunda kalma ve yine de başarıya layık hissedememe duygularından kaynaklanan bir bedeni ve ruhu aşırı yıpratma durumu. Çocukken terk edilmiş olmak, yine çocukken bilmediğin bir ülkede var olmaya çalışmak ileride kendini hatırlatıyor ve sinyalleri görmediğinde bazı rahatsızlıklar kronik bir hal almaya başlıyor. Üstelik tükenmişlik sendromu gurbetçilerin hastalığı olamazmış gibi yansıtılır, biz de buna tutup inanırız. Alman toplumu bizim duygu ve ruh dünyamıza yeterince bakmamış, biz de yeterince anlatmamışız, bizden önceki nesiller zaten farkında bile değil. Aileler otuz yılını fabrikada, madende geçirmiş. Benimkiler desen siyasi sığınmacı. Buna rağmen yakınmıyorlar. Kendinde tükenme hakkını görmemiş nesillerin evlatlarıyız biz. Ki biz ikinci üçüncü kuşak göçmenlerin hayatı birinci kuşağa daha imtiyazlı görünüyor. Böyle olunca kendimizde yakınma hakkı görmüyor, zayıf görünme korkusuyla içinde bulunduğumuz duruma yıllarca teşhis koyamıyoruz. Sonra neden gurbetçi anne babalar emekli olur olmaz vefat ediyor diye düşünüp duruyoruz. Oysa insan yarasının arkasında durmalı, ondan utanmak, kaçmak yerine onun adını koymalı, gerekirse hesabını sormalı. Yoksa iyileşme gerçekleşemez, ne bireyler ne de toplumlar için.

Türkland tiyatro oyunu

İzleyenlere vermek istediğiniz mesaj nedir? Oyuna gelen tepkiler mesajlarınızla aynı doğrultuda mı?

Ilgıt Uçum: Biz kişisel bir hikaye üzerinden, herkesin kendinden bir parçayla temas edebileceği bir oyun yaratma isteğiyle yola çıktık. Her insan bir yerlerde herhangi bir özelliğinden ötürü dışlanabilir, ayrımcılığa uğrayabilir. Türkland‘da buna hem maruz kalan hem de maruz bırakan taraflarımızla yüzleşiyoruz. Seyircimizle her oyun sonrası yaptığımız söyleşilerde bu niyetimize yaklaştığımızı hissediyorum. İnsanlar bir başkasının gerçek hikayesini anlatmasından çok etkileniyor ve kendi hikayelerinden benzer durumları bizimle paylaşıyor.

İrem Aydın: Oyun son derece kişisel, hatta spesifik diyebileceğimiz bir hikayeye odaklandığı halde benzer bir deneyimden geçmiş ya da geçmemiş her izleyiciyi farklı yönlerden etkiliyor. Türkland‘ın Türkiye-Almanya arasında geçen bir göç hikayesinden fazlası olduğunu belirtmekte fayda var. Herkesin kendi bakışıyla özdeşlik kurabileceği evrensel durumlarla bezeli. Kendine dönük bir kapıyı aralamak, kişisel tarihimizle barışmak ama aynı zamanda bizden farklı deneyim ve arka planlardan gelen insanlara duymamız gereken saygı ve hassasiyetin altını göze batmadan çizen bir oyun.

Türkland
Türkland

SON SÖZ: Türkland oyununa gelecek olanlara söylemek istedikleriniz neler?

Dilşad Budak Sarıoğlu: Söylemek istediğim her şey oyunda. Bekleriz, iyi seyirler…

Ilgıt Uçum: İyi seyirler… 🙂


İrem Aydın: Oyunun kendilerinde ortaya çıkaracağı duygulara teslim olmalarını dilerim, iyi seyirler.…

Katılımcı tiyatro ve armağan ekonomisinin birleştiği oyun: ZENHAR


İstanbul doğumlu olan Hazal Mintaş, lise eğitimini İstanbul Haydarpaşa Anadolu Lisesi'nde tamamladıktan sonra lisans eğitimini Kadir Has Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde, yüksek lisans eğitimini ise Kadir Has Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Tezli Yüksek Lisans programında tamamlamıştır. Serbest avukatlık yapan Mintaş'ın Marka Hukukunda Karıştırma Tehlikesi adında bir kitabı bulunmaktadır. Mesleki çalışmalarının dışında ise siyaset ve sivil toplum alanlarıyla ilgilenmektedir. Uzun yıllardır hak temelli çalışmalar yürüten çeşitli yerel, ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşlarında üye ve eğitmen olup, yönetim kurullarında görev almaktadır. Çalışma alanları insan hakları, gençlik hakları, gönüllü hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğidir.