İnsanoğlu kalabalıklar içinde bile yalnız kalıyor. Bu sadece fiziksel bir yalnızlık değil, daha da derin, ruhsal bir yalnızlık; yani etrafı dolu olsa da kendi iç dünyasında tek başına hissediyor.
Yalnızlık: İnsanların yalnız başına olduklarında deneyimledikleri bir duygu çeşidi olarak tanımlanmış. Temel taşlarımız olan duygular aslında her şeyi kontrol ediyor. Fiziksel olarak kalabalıkta yaşarken, ruhsal olarak tek başına hissettirebiliyoruz. Sonrasında neyle karşılaşıyoruz, tabii ki kocaman bir boşluk ve onun gölgesi olan yabancılaşma duygusu.
Ama bazen kalabalıklar içinde yalnızlık yaşamazsınız, kendinizi yalnız hissetmezsiniz. Aynı amaç uğruna tek bir yürekle adım atarsınız, bir kişi düşerse, on bin kişi kaldırırsınız. Böylece anlarsınız ki gerçek yalnızlığın bir hali de sizinle aynı duygulara sahip insanları göremediğinizde, hissedemediğinizde oluşur. Hani son zamanlarda çok meşhur bir tanım vardır ya “aynı frekansta olmak,” işte öyle bir şey…
Tüm dünya insanlığının frekanslarına (duygularına, hislerine, içinde kendisine ait en saf haline) bir göz atması gerekiyor, belki de çoktan zamanı geldi de geçiyor…
Gitgide içine kapanık bir hal alıyoruz, önceki yazımda bahsettiğim dostluğun yok oluşu konusu gibi, kendi içimizdeki insanlığı da köreltiyoruz. Bunun sonucunda hayat daha da anlamsız bir hal alıyor ve maalesef ki, hayatı sorgulamak da insanı hiçbir yola çıkartmıyor. Size bir sır vereyim mi? Son nefesinize kadar ne kadar uğraşırsanız uğraşın, hayatın anlamının sadece burada yaşadığınız bir duyguda olduğunu anlayacak ama bulmayı beklediğiniz tamı asla bulamayacaksınız. Çünkü herkesin varoluşundaki “tam” kavramı, parmak izleri kadar başkadır. Sizin bulmaya çalıştığınız tam, size ait olan tam olmalıdır.
Kendimize ait olan “tam” kavramının ne olduğunu göremediğimizde, etrafımızdaki insanlara yabancılaşmaya ya da kendi kimliğimizden uzaklaşmaya başlıyoruz. Diğerlerinde gördüğümüz tam bize yalnızlık ve boşluk hissi veriyor, oysa karşımızdaki kişi de bizde gördüğü tam ile aynı şeyi hissediyor.
Her insanın iç dünyası, diğerinden farklıdır. Bu farklılık da insanları birbirinden uzaklaştıran bir bariyer oluşturuyor. Oysa kolonlar daima aynı, sadece binanın rengi, pencerenin malzemesi, büyüklüğü, nereye baktığı ve camındaki kir fark gösteriyor.
İnsan beyninin, sosyal bağlar kurmak ve bunları sürdürmek üzerine evrimsel olarak şekillendiği söylenir. Beynimizdeki oksitosin ve dopamin gibi kimyasallar, insanın başkalarıyla bağ kurmasını sağlamak için evrimsel olarak gelişiyor. Bu bağlar, güvenlik, mutluluk ve refah için gerekli olan bağlar olsa da aynı zamanda yalnızlık durumlarında da aktive oluyor. Yani görüldüğü üzere insan kimyası neler neler yapıyor. Ruhsal halimiz ne kadar çok tükenmişlik hissetse de duygusal bağları ve derin anlamlı ilişkileri arıyor. Bağlanma ihtiyacı bitmek bilmez bir ihtiyaç halini alıyor. Buna olan ihtiyacımızı reddetmek de emin olun pek bir işe yaramıyor.
Dönemsel olarak kişilerden ve toplumdan uzaklaşarak yalnızlığa sığınmak çok doğal ama dediğim gibi bu da sadece dönemsel olmaktan öteye gitmiyor. Her birey mutlaka bir inziva dönemi yaşıyor. Aslında ben buna “şarj olmak” diyorum. Şarj olduğunuzda elbette geri dönüyorsunuz ama çok daha akılcı bir zihinde oluyorsunuz. Eskisi gibi kalabalıklara, uzun süreli bağlanmalara ihtiyaç duymuyorsunuz. Okyanusta sörf yapmayı ne kadar sevseniz de dere kenarında kahve içmenin keyfine varıyorsunuz. Çünkü ihtiyacınız olan şeyin sadece su olduğunu biliyorsunuz. Artık eskiden hissettiğiniz o derin yalnızlık duygusunun yerini kendi iç kalabalığınız alıyor. Yüzünüzdeki gülümsemenin sebebi karşınızdaki insanların size hissettirmeye çalıştıkları duygular değil, kendi hissettiklerinize duyduğunuz memnuniyet oluyor.
İnsanlar yalnızlıklarını, toplumun talepleri ve idealleri ile kıyaslıyor. Bu da yalnızlığa okkalı bir kapı açıyor. Ne yazık ki modern toplumda bireyler sürekli olarak bir şeylere ulaşma ve başkalarına gösterme çabasında oluyor. Ancak bu çaba içsel duygusal ihtiyaçları asla karşılamıyor. Üstünüze giydiğiniz gıcır gıcır markalı elbise size anlık olarak kendinizi iyi hissettiriyor, “ben kaliteliyim” diyen bir kumaş ruhunuza hükmediyor. Sonra dolaba girdiğinde yollar ayrılıyor. Yıllar önce bu konuyla ilgili de yazmıştım. Taktığınız kravatın size kendinizi beyefendi hissettirmesi bir yalandan ibarettir. Belki kravata sorsak bu işin aslını yüzümüze tokat gibi indirir. İçi başka, dışı başka olmak, yaralı olmak demektir. Bırakın kendinizi ait “tam” olmayı, çeyreğin çeyreğine bile varamamak demektir.
Şu meşhur Freud’un psikanaliz teorisinde, insanın yalnızlık duygusu, daha çok “özdeksel” (bilincin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan) bir boşluktan kaynaklanıyor. Yani insan, içsel çatışmalar ve bilinç dışı arzular arasında sıkışıyor, bu da onu başkalarıyla anlamlı bağlar kurmaktan alıkoyuyor. Dışarıdaki dünyayla uyum içinde olamamak, insanı içsel yalnızlıkla yüzleşmeye zorluyor. Bu da bireyi, sosyal bağlardan daha çok varoluşsal bir yalnızlığa itiyor.
Olaya buradan baktığımızda, erimesi imkânsız olan katı bir maddeyle uğraşıyor gibi görünebiliriz ama tabii ki öyle değildir. İnsan zihni aslen şekillenmeye, eğitilmeye, dönüşmeye en açık olgudur. Dış dünya ve iç dünyamızın dengesini kurmak biraz zor olsa da imkânsız değildir. Dengeyi kurmayı istemek yolun ilk adımıdır. Hiç kimse asla kolay olduğunu söyleyemez ama öğrenmeye açık olmak gerekir. Bizi varoluşun ağır yalnızlığına sürükleyen, dış dünyadan gelen darbeleri ancak kendi ruhumuzu eğiterek karşılayabiliriz. Karşılamaktan kastım, darbelere karşı verdiğimiz değerin ölçüsünü biçmektir. Bu arada ruhun eğitimi hiç bitmez diyerek sizi biraz korkutayım. Şaka şaka, korkmanıza gerek yok ama gerçekten de ruh eğitimi bitmez. Mevlâna Celaleddin Rumi’nin “hamdım, piştim, yandım” sözü hafife alınıp herkesin dilinde “ben piştim” cümlesi dolansa da hamlık öyle kolay bitecek bir yol değildir.
Bir de şu meşhur Jean-Paul Sartre’a bakalım. Varoluşun insan için bir “yalnızlık” olduğunu belirtir. Sartre’a göre, insan varoluşunu kendi seçimleriyle tanımlar ve bu seçimler, insanı diğerlerinden ayıran bir yalnızlık durumuna yol açar. Her birey, kendi iç dünyasında özgürdür, ancak bu özgürlük, aynı zamanda onu yalnızlaştıran bir yük haline gelir. Sartre, insanın başkalarıyla anlamlı bir bağ kurma çabalarını da anlamsız bulur, çünkü insanlar aslında birbirlerinin ne hissettiklerini tam anlamazlar. Bu yüzden, insanlar kalabalıklar içinde de yalnızdırlar; birbirlerinin iç dünyasına asla tam anlamıyla nüfuz edemezler. Bireyin bir konu hakkındaki his ve düşünceleri, diğeri tarafından çok benimsenmez ya da dikkate alınmaz. Toplumdaki her birey, bireysel bencillikle daha çok ilgilidir.
Herkes duyarsızlıktan bahseder ama bahseden herkes de duyarsızdır. Bu da trajikomik bir hale sahip olduğumuzu gösterir. Yapılan bu tespitler ne kadar sert gibi görünse de kırılabilir. İnsanoğlunun makus tarihinde mecburi olarak dönüşüm evresi bulunmaktadır. Kimine göre genç yaşta, kimine göre ölüme son kala, kimine göre büyük mutluluklarla, kimine göre de derin acılarla…
Meşhur Martin Heidegger’den bahsetmeden olmaz, o nasıl düşünüyor bir de ona bakalım. Heidegger varoluşsal yalnızlığı daha derin bir şekilde ele alıyor. Ona göre, insanın gerçek yalnızlık deneyimi, ölümün kaçınılmazlığına ve insanın varoluşunun geçiciliğine bağlıdır. Heidegger, insanın ölümün farkında olmasının onu yalnızlaştırdığını belirtir.
Ona göre insan, ölümle yüzleştiğinde, tüm toplumsal bağların ve insan ilişkilerinin geçici olduğunu anlar. Bunu anlamak, insanın “bir başına” varoluşunu daha derinden deneyimlemesine yol açar. Kalabalıkta olsa da insanın içsel yalnızlık duygusu, ölümün bilinciyle daha da yoğunlaştırır. Bedensel ölüm deneyimine şahsen ya da dolaylı yollardan yakınlaşan bireyler, ruhsal sorguların içine daha derin girme fırsatına sahip olmuş insanlardır. “Madem öleceğim, neden yaşıyorum?” türü sorgulamalar insanı büyük bir yalnızlığa ve hayal kırıklığına doğru götürür ve ruhu da davet eder. Yani depresyon devasa kapısını insanoğluna boylu boyunca açar. Bu tür yalnızlığın içinden çıkılması kolay değil gibi görünse de çıkılır. İnsan varoluşu, psikolojik olarak üç yüz atmış derecelik bir döngüyü, kendi tam kapasitesi içinde genelde tamamlar.
Bu makale elbette sonu gelmeyen bir kitaba dönüşebilir, insanın yazdıkça yazası geliyor ama benim de artık bir kahve içmem gerekiyor. Son kez en sevdiklerimden biri olan şu meşhur Nietzsche’nin yalnızlık anlayışına bakalım. Onun yalnızlık konusundaki pozitif yaklaşıma sahip bakış açısını işlemeden geçmek olmaz.
Nietzsche, yalnızlık ve bireysellik arasındaki ilişkiyi oldukça derinlemesine inceliyor. Onun felsefesinde yalnızlık, bir zaaf veya olumsuz bir durumdan ziyade, bireysel gücün ve özgürlüğün gelişmesine olanak tanıyan bir fırsat olarak görülüyor. Nietzsche, özellikle bireyin kendini gerçekleştirmesi ve toplumsal normlardan sıyrılarak kendi yolunu bulması gerektiğine inanıyor. Bu anlamda yalnızlık, özgürleşmenin ve kendini aşmanın bir aracı olarak önemli bir yer tutuyor.
Nietzsche, toplumsal baskılardan ve alışılagelmiş düşünce kalıplarından sıyrılmak için kişinin önce yalnız kalması gerektiğini savunuyor. Onun felsefesinde yalnızlık, bireyin “içsel devrim” gerçekleştirmesi için gerekli olan ortamı sağlıyor. Bu devrim, kişinin kendi içindeki korkuları, zaaflarını ve toplumsal kalıpları aşmasıyla gerçekleşiyor. Yalnızlık, bir yandan acı verici olabilir, ancak Nietzsche için bu süreç, insanın gerçek potansiyeline ulaşabilmesi için bir gereklilik olarak vurgulanıyor. Meşhur Nietzsche ile aynı fikirdeyim. Elbette ki yalnızlığın inzivası ağırdır ama orada keşfettiğiniz hem sizin hem dünyanın hem de varoluşun değerlerine dair gerçek halinizi görmek için memnun edici bir fırsattır.
Genelde yalnızlık ‘korkutucu’ bir duygu olarak düşünülür ama şöyle düşünün: Su içmek için bardağı kafanıza diktiğinizde, ölene kadar o bardak kafanızda dikili olarak kalıyor mu? Hayır, su bitince tekrar susayana kadar bardağı indiriyorsunuz. Velhasıl kelam, su şifadır, bolca su içmeyi unutmayın ve yalnız olsanız da olmasanız da gülümseyerek hoşça kalın. Sevgilerimle…