21 Ekim Referandumu: “Sivil” Anayasa Değişikliği

1961’in özgürlükçü, 12 Eylül paşalarına göre ülkemiz için bir kaç numara büyük anayasa askeri darbenin sonucu oluşmuş, içeriğinde “temel haklar ve hukuk ile sosyal devlet” tanımlarının olduğu “uygar” bir metindi.

21 ekim referandumu anayasa değişikliği

21 Ekim Referandumuna doğru anayasa değişikliği

Anayasa için Vikipedi’de şöyle bir tanım yapılmış. Okuyoruz…

“Anayasa, bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen bazı ülkelerde yazılı, bazılarında ise yazısız genel kabul görmüş kurallar silsilesidir. Anayasa denilen bu belgeyle ayrıca kişilerin temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmıştır.”

Modern devlet 1789 Fransız Devrimi’nden sonra şekillenmeye başlamıştır. Fransız Devrimi’nin dünya üzerindeki etkilerini saya saya bitiremiyoruz, zaten. Her makale başına besmele gibi yazıp, anlatmaya çalıştığımız şeyi biraz olsun kolaylaştırıyoruz. Bir ton laf yerine Fransız Devrimi’nin etkilerinden söz et, olsun bitsin. O kadar basit değil ve bunun kolay olmadığını daha sonraki süreç içinde göstermeye çalışacağız.

Türkiye anayasa çalışmaları nasıl ve ne zaman başladı?

Türkiye’de anayasa çalışmaları 1850’lilerden sonra hızlanmış; 1876 yılında da Kanuni Esasi yapılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ile Fransa birbirine bir gram olsun benzemeyen iki devletti. Fransa’da yapılan özgürlük mücadelesi ile Osmanlı’daki hiçbir şekilde denkleşmezken, İmparatorluğun çözülmesini kolaylaştıran süreç; Tanzimat ve Islahat Fermanları ve Anayasa – Meşrutiyet hareketleriyle büyük bir ivme kazanmıştır.

Fransa, İttihat ve Terakkiciler için de model olmayı sürdürmüş, 1922 yılında da 600 yıllık serüvene nokta koyulmuştur.

Fransız Devrimi sınıflar arası çatışmanın ürünüdür. Orada yapılan özgürlük – hürriyet mücadelesi yükselen sınıf, burjuvazinin özgürleşmesiydi. Fransa kralının mutlakıyetine karşı değil, feodalitenin, aristokrasinin egemenliğine karşı eşitlikçi bir savaşım verilmişti. Buradaki eşitlik de burjuvazi ile aristokrasi sınıfları arasında kurulmaya çalışılan bir denklemdir. Sosyal devlet anlayışından çok uzak bir yerde durmaktadır.

Fransız Devrimi’nin aydın ve militan seviyesindeki tüm aktörleri neredeyse burjuvazi adına hareket ediyordu.

Osmanlı aydınları; Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Mithat Paşalar Fransız Devrimi’ni anlamak bir yana, kendi varoluşlarının ne olduğunu bilmeleri bile mümkün değildi. Osmanlı romantiklerindendi; kuşkusuz devletlerini kurtarmaya çalışıyorlardı; ama imparatorluğun bir anlamda sonunu hazırladıklarının farkında değillerdi.

Türkiye’de sınıfların oturmamışlığı hala büyük bir sorundur. İngiltere gibi bir ülkede yazılı metin olmadan teamüllerle hareket edilirken, Türkiye’de her 20 yılda bir anayasa hazırlanmasının tarihsel temeli, geri planı, nedeni ve öyküsü vardır.

Modern devletlerde egemen olan “sınıf” erki eline alamadığı için Türkiye’deki anayasal hareketler darbe kültürü üzerinde şekillenmiştir. İkinci Meşrutiyet adına her ne kadar devrim denilse de, İttihat ve Terakki’nin darbesi ile tesis edilmiştir. Yukarıda da ucundan değindiğimiz gibi “devrimler” sınıfsal mücadelenin ürünüdürler. İttihat ve Terakki bir çeşit jakoben (tepeden inmeci) hareketti ve kuşkusuz üyelerinin bağlı oldukları sınıfları vardı; ama örneğin Fransa’da olduğu gibi burjuva demokratik devrim hedeflen(e)miyordu. Bugün de benzer şekilde dile getirildiği gibi “Avrupalı” olmaktan söz ediliyordu. O ülkelere benzeşecek; güçlü devlet haline gelinecekti. Batı medeniyetinin nasıl bir altyapıya dayandığı anlaşılmadan, sonuç noktasından hareket ediliyordu.

Devletimizin ilk anayasası 1924 yılında devreye sokuldu. Bu anayasa Kanuni Esasi’nin izlerini taşıyordu. Cumhuriyet’in temel nitelikleri tanımlanıyordu. Haklar ve hukuk kavramı henüz netleşmemişti. Devletin gelişmesi ve tecrübeler bu anayasanın yetersizliğini ortaya koydu.

1961’in özgürlükçü, 12 Eylül paşalarına göre ülkemiz için bir kaç numara büyük anayasası da askeri darbenin sonucu oluşmuş, içeriğinde “temel haklar ve hukuk ile sosyal devlet” tanımlarının olduğu “uygar” bir metindi.

1950 ile 60 arası DP iktidarı boyunca yaşanan antidemokratik sürecin dayattığı 1961 anayasası, bu özgürlüklerin kötüye kullanıldığı iddiası ve tecrübeleriyle 1980’de yapılan darbe sonrası 1982 “talimatnamesi” ile yer değiştirilmiş, bugünlere kadar bir iki defa delinmekle bir şey olunmayacağı iddia edilen, her iktidarın kendisine göre bir şeyler ekleyip değiştirdiği, herkesin şikayet ettiği bir sorun olarak ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Bugün ortalıkta dolaşan “sivil anayasa” söylemi de bizim yüz yıllık anayasal gelişim çizgimizin nereden nereye ulaşmak istediğini özetlemektedir.

Anayasa, geçtiğimiz dönem meclisin cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında iktidarın başına büyük bir dert açmıştır. İvedi değişiklik kararı da bunun eseridir. O gün iktidarının tehlikede olduğu paranoyasına kapılan hükümet, büyük bir moral bozukluğu içinde eline ne gelirse değiştirme gayreti içine girmişti.

Şimdi temel konumuza gelelim.

Anayasa metni iktidarı elinde bulunduran grupların keyfine ya da inisiyatifine bırakılacak bir şey midir?

Taze olduğu için örneklendirebiliriz, cumhurbaşkanı seçimi sırasında yaşanan ve anayasa mahkemesine kadar uzanan meclis (yeter) çoğunluğu sorunu ile birlikte cumhurbaşkanlığı seçiminin niteliğini/şeklini değiştirmeye çalışmak ne kadar demokratik bir tutumdur? Demokrasi dediğimiz şey aslında uzlaşma demek değil midir? Çıkar gruplarının uzlaşma ile orta yolu bulmalarına demokratik yaşam demiyor muyduk? Burada yapılmaya çalışılan değişiklik belki ülke menfaatlerine uyan bir sonuç da olabilir; ancak iktidar sahiplerinin her sıkıştıkları noktada elinde tutmuş oldukları çoğunlukla yasaları değiştirmeye çalışmaları sistemde önü alınamayacak bir disiplinsizlik, düzensizlik dahası “gelenek” yaratabilir.

Aceleye geldiği her halinden anlaşılan yeni anayasa taslağımızın (ki bu yazının kaleme alındığı tarihte böyle bir metin de yoktu) esas metin haline getirilmesi için 21 Ekim tarihinde sandık başına gidiyoruz. Temel yaşama kültürümüzün en yüksek ifadesi olacak olan anayasanın neye benzediğini bile anlayamadan bir oldu – bitti ile değiştirilmeye çalışılması, en başından beri söylemeye çalıştığımız oturmamışlıkla ve biraz da darbe anlayışı ile ilintilidir.

21 ekim referandumu anayasa değişikliği21 Ekim tarihi, meclisin cumhurbaşkanı seçememesi durumunda rejimin yeni bir gerilime girmemesi için alınmış tedbirdi. Anayasada değiştirilmesi düşünülen madde(ler) cumhurbaşkanı seçimini kolaylaştırmak adına yapılıyordu. Oysa devletin başkumandanının belirleneceği seçim iktidarda bulunan gücün beklediğinden de kolay gerçekleşti. Zaten erken seçimin amacı da buydu. Ortamda yükselmiş olan gerilimin boşaltılmasıydı. 22 Temmuz gecesi Türkiye iktidarda görmek istediği partiyi seçmişti. Bizim de yaptığımız yorumun çerçevesi de aşağı yukarı böyle olmuştu. Mecliste çoğunluk kurmuş grup, arzu ettiği ya da uygun gördüğü kişiyi cumhurbaşkanı seçebilmeliydi. Meclisteki genel hava da bu yönde esti. Tamamen kimlik ve düşünce kargaşası yaşayan ana muhalefet partisi dışındaki tüm milletvekilleri bu gerilimi ortadan kaldırmak adına üstlerine düşeni yaptılar.

3 Kasım 2002 seçimleri sonrasında meclis dışında kalmış AKP liderinin başbakan olabilmesi için her türlü kolaylığı (ve belki de fedakârlığı) gösteren CHP (Deniz Baykal), 22 Temmuz’da aynı kararlılığı ve istikrarı sürdürememiştir.

Cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlandırılması, bundan dört ay önce yapılan anayasa tartışmalarının dayandığı temeli geçersiz hale getirmiştir. Sonuç olarak uzlaşma sağlanması ve demokratik yolların sonuna kadar kullanılması yaşanan bütün kilitleri açan anahtar olmaktadır.

Başladığımız yere dönersek, Türkiye bir daha tartışılmayacak bir metin olarak, uzun zamandır özlemle beklenen yeni anayasa taslağı üzerinde çalışırken, yine yanlış çıkış noktalarından ve nedenselliklerden kuvvet almaya çalışmaktadır. Anayasa bir “gelenek” olarak algılanmalıdır. Kuşkusuz mutlak çizgilerle dogma haline getirilmeyecektir; ancak modern batı ülkelerinde olduğu gibi, günün (pragmatist) koşullarına ve o anki ihtiyaca göre değiştirilecek ve tekrar tekrar tartışma yaratacak göstermelik bir çalışma da olmamalıdır.

Daha da önemlisi, her ülkenin kendi nesnel gerçekleri ve realitesi vardır. Yazımızın başında söylediğimiz gibi, Osmanlı’daki anayasal çalışmalar nasıl imparatorluğun sonunu getirdiyse, bambaşka bir ihtiyaçtan dayatılan ve ülkemizin gerçeklerine uymayan bir metnin yarardan çok zarar getireceği de yaşanmış bir tecrübedir.

 

İlgili yazılar

Yeni Anayasa Tartışmaları


Türkiye’nin Anayasa Sorunsalı

İşçinin Anayasal Hakları: Çalışma Şartları

İşçinin Anayasal Hakları: Çalışma Şartları (2)