Verilmeyen seçenekler: Özgürce seçtiğinize emin misiniz?

Özgürce seçim yaptığınıza ne kadar eminsiniz? Bir şeyi seçerken tamamen hür irademizle mi karar veriyoruz? Verilmeyen seçenekler neler?

Verilmeyen seçenekler: Özgürce seçtiğinize emin misiniz?

Dinleyiniz! Seçenekleri veriyorum. Verilen seçenekler içerisinden bir tanesini seçmenizi istiyorum:

A) Diğer verilen şıklar yanlıştır. Beni seçmelisiniz!

B) A şıkkı yalan söylüyor. Benim önerdiğim şekilde yaşamalısınız!

Loading...

C) A ve B şıkkına güven olmaz. Doğru seçenek benim.

D) Aklın yolu bir olduğuna göre seçilmesi gereken seçenek de D’dir.

E) Sonda bulunan seçenek hep en doğrudur. Bu nedenle beni seçmeniz en akıllıca davranış olur.

Bu verilen ‘seçenekler’de neyin nesi? Hepsi bu kadar mı? Peki verilmeyen seçenekler nerede? Niçin bunlardan birisini seçmek zorundayız? Bu zorunluluğu belirleyen nedir?

Niçin F şıkkını seçemiyorum? Belki de G’yi seçmek istiyorum. Zihnime baştan kabul ettirilen “belirli seçenekleri seçmelisiniz” komutunu niçin kabul ediyorum?

İşte kararım:

Verilenlerle beraber verilmeyen diğer tüm seçenekleri de bir bütün olarak karşıma alıp; ister bir tanesini, ister birçoğunu seçmek istiyorum. Zihnime belirli şıkların dayatılmasını istemiyorum. Sunulan belirli şıkların ve verilen belirli komutların aynen kabulünü reddediyorum.

Zihnime sonsuzluğun hediyesi olarak sunulan düşünme yeteneğimi özgürce kullanmak istiyorum. Şıklar belirli ve seçim bir ile sınırlandırılırsa eğer o sınırın içinde düşünmeye mecbur ve mahkûm olurum. Her mecburiyet ve mahkûmiyet hali ise özgür iradelerimize baştan vurulan tırpan ve yönlendirilmek istendiğimiz sonu belirleyen programdır.

Seçenekler sunulduğunda…

Seçeneklerimizin bizlere sunulur olduğu ve bizlerin de bu sunulanı alıp doğrudan kabul ettiğimiz günden bu güne, sunulanlara göre bir zihin yapısı bizlerde şekillendirildi ve nasıl düşünmemiz gerektiği bizlere paket programlar şeklinde verilip öğretildi. Hayır! “Doğru”yu seçmemiz gerekmiyor. “Özgürce seçme hakkımızı” seçmemiz gerekiyor.

Doğrularımız kabullerimizdir ve her kabulümüz bizlerin doğrularıdır. En doğru diye bir şey yoktur. Verilen her şık doğrudur. İstediğimizi kabul ederiz. İstemediğimizi etmeyiz. Verilen seçenekler her seçenin doğrusu ve her doğru savaş halinde diğer ‘seçenekler’e düşman!

“Doğru” olarak sunulanlar çatışmaya hizmet ediyor!

Çünkü en doğru diye bir şeyin varlığına inandırıldık. Bu nedenledir ki: Her ego kendi kabulünü diretiyor ve en güzel şekilde yaşadığına inanıyor. Sonrada diğer insanların doğrularıyla gönülden ve canla başla savaşıyor. Belirli bir zihin yapısıyla yaşamamız ve onu da yaymaya çalışmamız niçin gerekli? “En doğru” yalanının ortaya atıldığı günden beri önce zihinler kamplara bölündü ardından ise insanlık arenada birbirini boğazlayan gladyatörlere dönüştürüldü.

Kendi kararlarımızı vermek ve hayatımıza bir yön ve çizgi çizip yolumuzda ilerlemek…  Belirleyicilerin bizler için ve bizleri de “belirleyerek” yaptığı tüm çabalar; belirleyenin özgür iradesinin bir sonucu iken, bizlerin iradeleri en azından kendi özgün yapımızı belirlemede niçin devre dışı bırakılıyor? Bizler kimlere ya da nelere tehdit oluşturuyoruz ki mutlak anlamda kuşatılmış ve onlara hizmet eden bir programa uyumlandırılmış durumdayız? Hatta, durumun asıl vahameti bu gerçeği kabul etmemizdir.

Hepimize yüklenen program buna engel oluyor!

Tüm deli saçmalıklarını bir kenara bırak ve sana öğretilen kaskatı gerçeğe göre yaşa diyor sistem. İşte o kaskatı gerçekten dolayıdır ki “kaskatı kesildik”. Gevşemeye ihtiyaç var! Gevşeyip gerçeğe yönelmeye! Gerçeğin “esnek” bir yapısı da olabileceğine ihtimal vermek.

İhtimallerin akıl kadar gerçek ve aklın sonsuz türev üretebilme yeteneği gibi sonsuz çeşitliliği olduğunu bilmek ve gerçeklikler kapısının ışığındaki kelebekler olduğunu görebilmek.

Dünyayı ve hayatı tekrar doğmuşuz gibi yeniden ele alıp verilmeyen seçeneklere göre de düşünebilmek. Niçin kişiler, gruplar ve toplumlar birbirlerine karşı her an tetikte bekler ve niçin rekabet, düşmanlık ve kıyasıya savaşlar bizlerin hayatını belirler?

Niçin üç maymunu oynamayanlar yok edilirler?

Hiç fark etmez! Ait olsak da mensup olsak da her iki durumda da kalıplar önümüzde ve mensubiyetin olduğu gibi aidiyetin de kural ve kalıpları ensemizde.

Böylece “birlikten” koparılış…

Her türlü ve her şekilde gruplara ayrılış ve eşittir parçalanış. Belirlenen ama bizlerin belirlemediği ve bizlerin belirli bir şekilde itaat ettiği tüm yapılar içimizdeki asıl birlik noktasından bizleri koparırlar. Hem içimizde hem de dışımızda aradığımız o temel varlık noktasında, “hem hem mantığını da” yaşamımıza katmadıkça, daima birisini seçeceğiz zaten seçilenlerden. Belirli şartlarda ve hep bir şeylere mecbur yaşadıkça kalıplanmaya da devam edileceğiz. Düşünebilme ortamlarından dikkatle gizleneceğiz. Hep meşgul olan düşünemez. Meşguliyetlerini düşünür. Niçin hep meşgulüz? Düşündürücü bir nokta!

Hep böyle gelmiş olduğu ortada ama aynı şekilde gitmek zorunda değil!

Hep böyle gelmiş olanlar yine hep böyle gidecekse eğer o zaman bu bir kabuldür ve hayata dair şikayet sözlerine de hakkımız yoktur. Şikâyet edenler neleri değiştirdiler? Değiştirmiyorlarsa eğer niçin şikâyet ediyorlar?


Öğrenilmiş çaresizlikte olduğu gibi, ya kendisi düzelmeli hayatın ya da birileri gelip her şeyi düzeltmeli değil mi? Ne hayatın kendisi düzelecek ne de birileri gelip düzeltecek. Düzelmesi gereken bir hayat olmadığı gibi düzeltmeye memur edilmiş varlıklar da yok.

Her şey özgür iradeden ibaret. Madem ki birileri bir şekilde hayatı özgür iradeleriyle bozuyor, o halde şikâyet edenler niçin özgür iradelerini kullanıp da bir şeylere etki etmiyor. İradeleri, özgürce şikâyet etmekten öteye yükseltmek gerek artık ya da dünya okulunda almamız gereken derslere odaklanıp, okul binasının restore edilmesiyle uğraşmamalıyız. Okulun bina duvarlarını değiştiremezsiniz. Okulda almanız gereken derslere yönelmelisiniz.

İnsan ve Dünya: Bütün bunlar ne için?