Şems’ten doğan güneş: Mevlana

Varlığı ile Konya’ya düşen bir ateştir Şems. Mevlana’ya, aşkın kitaplarda olmadığını, bilgide olmadığını tamamen teslimiyette olduğunu gösteren ve onu ateşin içine çeken kişidir.

şems mevlana Çalışma: Selma Çakır
Çalışma: Selma Çakır

Uzun zamandır öykülerle bezenmiş bir aşkı anlatan ve bu aşka teslim olup büyülenmiş bir şekilde yaşayan insanlar, kimliklerinden arınıp gerçeği bulmuş iki bedenlinin hayat hikayelerinin kendilerine anlatılan taraflarından bakarak dile geliyorlar. Kâh Mevlana’dan bir aşk sözü, kâh Şems’ten bir büyülü yaşam öyküsü dökülüyor ortalıklara. Bu kadar aşk ve varoluşun içinde tezahür eden bu iki aşık için bildiklerinizi biraz değiştiriyoruz.

Şems-i Tebrizi kimdir?

Öncelikle Şems-i Tebrizi ya da namı diğer Şems-i Parende hakkında saklanan gerçekleri ifade etmekle başlayalım ne dersiniz? Şems Sünni İslam ulemasının kabul etmediği ve etmek istemediği bir soydan geliyor ve her nedense tüm bilgin olduğunu düşünenler bunu inkar edip kendi düşledikleri kimliğe büründürüyorlar Şems-i Tebrizi’yi. Şems aslen Ehli Beyt soyundan olan imamlardan, İmam İsmail‘in soyundan gelmektedir. Yani Şems’in batıni yanı bu bağdan kaynaklanmaktadır. Molla Celalettin olarak nam salmış Mevlana’yı aşka düşüren bu zatın bir Bektaşi olması fikri pek sıcak gelmediğinden bir şekilde onun bu soyu reddedip Sünni İslam anlayışına geçtiğini dile getirmekteler.


Böyle bir şey mümkün olsa idi Şems, Mevlana ile camiye gidip gelmeye başlar onunla camide namaza dururdu. Oysa Şems ve Mevlana tüm süreçlerinde Semah (Sema) ve aşk içinde var olmuşlardır. Bunu tüm tarih kitaplarında taraf olmadan okuduğunuzda rahatlıkla görebilirsiniz ki Mevlana ve Şems’in odaya kapanmalarında (halvet hallerinde) bile namaza durduklarına dair yazılar her yerde dolanmakta iken Mevlana ve Şems bu süreçte aylarca camiye gitmemişlerdir bu yüzden kendilerine her türlü suçlama yönlendirilmiştir. Hatta Mevlana’nın bu konuyla ilgili şöyle bir anısı vardır:

Namaz kılarken Kıbleye yönelenlere şöyle seslendi:

“Ahmaklar! Secde edilen mescide hürmet gösterirken, secde edenin kalbini kırmaya çalışırlar… Gerçekte ise Ey Aptallar! Birincisi mecaz, ikincisi hakikattir… Asıl mescit, ariflerin gönül evidir. Velilerin gönlü, temiz kişilerin secde ettiği mescittir…”

Şems tebrizi

Mevlana’ya göre Secdegah yani Kıble, Arif Mürşidi kamillerin gönlüdür.

Varlığı ile Konya’ya düşen bir ateştir aslında Şems. O zamanların büyük uleması Mevlana’ya aşkı getiren kişidir. Aşkın kitaplarda olmadığını, bilgide olmadığını tamamen teslimiyette olduğunu gösteren ve onu ateşin içine çeken kişidir Şems. Kabul edilse de edilmese de Şems namaz kılmamıştır ve kıldırmamıştır.

Zaruretsiz arka arkaya üç Cumayı terk edenin kalbini Allah mühürler. [Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace, Nesai, Hâkim] Bunu bilen Mevlana, Şems’le birlikte iken aylarca camiye gitmemiştir. Burada insanların camiden veya namazdan uzaklaştırmak ya da soğutmak gibi bir anlayış çıkmamalı sadece o dönemde yaşanan bu olayların çıplak gerçeği ile yüzyüze gelinmeli diye düşünüyorum.

Çalışma : Selma KIR

Ve Mevlana, hayatını kitaplara, bilgiye ve ulemasına adamış bir din adamı, bir bilge ve din otoritesi iken Şems’ten sonra tüm bu kimliklerinden arınarak aşk içinde teslim olmuştur. İşte Mevlana’nın hikayesi bundan sonra başlamakta ve dünya üzerinde Aşk’ı dile getiren her sözcük bu buluşmadan sonra açığa çıkmaktadır. Şems’in varlığı ile yüreğine güneş doğuran Mevlana O’nsuz bir an bile geçirmeye tahammül edememiştir.

Şems’in kısa dönem ayrılığında Mevlana kendini tümden yitirmiş ve bu aşkın ateşi ile uzunca bir dönem kendine gelememiştir. Oğlu Sultan Veled’i gönderip Şems’i getirmesi şunu da göstermektedir ki Mevlana halen Hak‘kın Aşk‘ına erememiştir. Onu  aşk’a düşüren bir varlığın peşinden derbeder olması ancak bu şekilde açıklanabilir. Şems’in geri dönüşünden sonra tekrar kendi benliğini bulan Mevlana’nın bu halleri yaşadığı dönemde Konya ahalisi tarafından çok farklı biçimlerde yorumlanmış ve dile getirilmiştir.

Kendileri için büyük bir alim olan Mevlana’nın bir deli derviş tarafından büyülendiğinden, aralarında cinsel birliktelik olduğuna kadar varan rivayetler ortalıkta dolanmaya başlamıştır. Bütün bunlardan soyutlanmış Şems’in aşkı ile yanan Mevlana’nın, Şems’te gördüğü Aşk, aslında Enel Hak kavramı ile derisi yüzülen Nesimi’den kalma Hak İnsan’dadır kavramından öte birşey değildir. Secde Adem’edir ve Adem Hak‘kın bir yansımadır şu alemde. Öyleyse Mevlana, Şems’te Hak‘kı görmüştür ve Şems gidince bu ışığı yitirmiştir ve arkasından günlerce gözyaşı dökmüştür.


Hamdık, piştik, olduk sözü son haddede gerçekleşmiş görünüyor. Mevlana ile Bektaşilik arasında tasavvuf anlamında ciddi bir bağ var ve bu bağın başlangıcını ise Şems oluşturuyor. Mevlana, Şems’ten önce sözü dinlenen ve takip edilen bir dini lider idi. Şems ile tasavvufa ve aşka teslim ediyor kendisini. Bilindik tüm hikayelerin arkasındaki kahramanı ise her zaman es geçtik, Şems’in el aldığı Hünkar Bektaş-ı Veli evet tüm bu feyzin kaynağı aslında kendisidir ve Mevlana ile tasavvuf saraylı kimliğine bürünürken, Bektaşilik ile de halk kimliğinde kalmıştır.

Ve son söz…

Aşk içinde yola çıkan iki beden birbirlerinin varlıkları ile yüzlerce yıldır tarihin sayfalarında yer aldılar. Bu aşkta Mevlana olmasaydı Şems bir derviş olarak göçüp gidecekti şu alemden. Şems olmasaydı Mevlana bir molla olarak tamamlayacaktı görevini. İkiden BİRliğe aşk içinde teslim olup Ben‘lik deryasında varlıklarını Aşk‘a teslim eden bu iki aşk aşkına, yolunuz Aşk olsun…

Zannedilir ki
Aşk,
iki tenin buluşması ile anlamlı olmakta.

kapalı gözlerle bakılan ve görülen şey değildir aşk.
Aşk, yanmak ve gözlerde yaş olup akmaktır
ki
o gözyaşları içerden gelen aşkın yangınıdır,
alazıdır,
korudur,
Aşk ol’an için.

Ve
Mevlana’nın yüreğine düşen ateş değildir, Şems.

Şems,
yüreğe nasıl ateş düşürüldüğünü göstermiştir
Mevlana’ya.

Mevlana zahiri alemde ve batıni alemde dolaştığı için ağlamıştır peşi sıra Şems’in
mutlak teslimiyeti yakalamasına az kalmıştır,
henüz tam olmamıştır.
bu yüzden düşmüştür gidişine güneşinin.

Mevlana’nın yüreğine düşen ateşin aşkına
Şems’in düşürdüğü aşk adına
Aşk ile…


* Mevlana, Mesnevi, 2/31, s: 39-41

Mevlana’nın Hakikat Yolunda Kabak Metaforu


Murat Tali
1971 yılında İstanbul’da doğdum. Doğduğum günden beri AŞK’ın ve sözcüklerin peşinde koşturmakta ve hayatın anlamını kendime anlatmaya çalışmaktayım. Okul yıllarında kopartılan sayfalara kazınan şiirler ve denemeler ile kendimi en iyi, yazarak ifade edebildiğimi ve anlatabildiğimi fark ettim...