Papatyanın gözbebeğindeki zaman mefhumu

Hatırlasana bir kez olsun aklın zincirlerini bıraktığın an, nasıl yalpaladığını, toplumsal mekanizmanın seni nasıl fırlatıp sersemlettiğini, tekrar normalleştirme için üzerinde oluşturduğu direnç noktalarını hatırla!

Papatyanın gözbebeğindeki zaman mefhumu

Zaman ilerledi, polenlerini döktü, kokusu kaldı, rengin dağılan sarısı. Ayrılık gibiydi zamanın geçen ivmesi içimde kalan tortusu, papatya çayı gibi lezzetli ve dinlendirici.

Metropol insanının kalabalık ve dalgın yüzlerinde göremediğim polen kokuları uzak kırların eteğinde özlenen bir yağmur gibiydi. Yağmur yağıyordu ve metropol insanı koşarak daha günün ilk ivmesiyle koşturuyordu. Hayat çoğu insan için yorucu bir maratondu, asla yetişilemiyordu ufuk çizgisine.


Bir kısmı içinse aheste ve yavaştı, boşluklarını içinden kendi arzularını savuracağı kadar boşlukla kaplıydı. Sevebilecek ve sevdiklerine zaman ayırabilecek kadar vakti boldu bazılarının. Canı sıkılabiliyor, depresyona girebiliyor, depresyondan sıkılıp eğlenebiliyor, türlü uğraşlar içinde tatminsiz savruluşlarıyla zamanın ivmesini kırabiliyordu.

Bazılarının zaman avuçlarının içinde oynayabileceği oyun hamuru gibiydi, istediği şekli verebiliyordu. Oysa çoğunluk için kendini hatırlaması için minik zamanları özlüyorlardı. Minicik bir zamanda insan neler yapmazdı? Zorunluluğun alanından kaçan bir hayvan gibi doğasını hatırlayabilirdi. Oysa akıl sürekli ona ne yapması gerektiğini hatırlatıyordu. Ah, o süper süper egosantrik mekanizması devreye girmese neler olurdu neler olur?

Hatırlasana bir kez olsun aklın zincirlerini bıraktığın an, nasıl yalpaladığını, toplumsal mekanizmanın seni nasıl fırlatıp sersemlettiğini, tekrar normalleştirme için üzerinde oluşturduğu direnç noktalarını hatırla!

Kaybolan nicesi gibi kaybolmayan bir yanın sana papatyaların gözbebeğini hatırlatıyor. İç dünyana dalmak kaybolmak demek, o kadar cesur olmanın bedeli ağır, bunun için kurnazca stratejilerin yoksa yuvarlanıverirsin diplere. Yeniden doğmak artık birçok şeyin ayırdında olduğun, uyandığın an ve içinden o coşkunun durulduğu, kendi mütevazi kıyılarında hamuşa çekildiğin an.

İçinden bahar geçen zamanları hatırlatıyor.

Sanırım artık büyüdük ve kirlendi dünya.

Bunu söylemişlerdi sana, yaşamadığın bir şeyin bilgisi gibi duyulmuştu iç dünyanda yankılanırken


Kalabalıkların dışında yalnızlığın esintisini duyabileceğim dağlar, Nietzsche’nin  görkemli  seslenişini anımsatıyor bana.

İnsan kendi iç dinamikleriyle yüzleşmeden nasıl insan olur?

İnsan kalabalıkların uğultusunu bırakmadan kendini ,doğanın senfonisini nasıl duyar?

Schopenhauer , o asi varoluşun dirençli sözlerindeki  görkemi yavaş yavaş anlar gibiyim.

İnsanın insan olma serüveninde kendini anlaması var. Kendini anlamak, farklılığının tuhaf kimyasını sevmek, nefret etmek, sonra yine yeniden anlamakla mümkün…

Bazı öğrenilmiş, inanılmış pek bir doğru kabul ettiğimiz şeylerden biri nefretin kötü bir şey olduğuna dair. Birlik olma ideasını yücelten, ayrık olmama iddiası. Bu bana biraz şüpheli görünmeye başladı. Katıldığım bir sempozyumda bir psikanalist güzel bir açıklama yaptı.


Der ki; insanın tümden birini sevmesi patolojik bir durum. Sevgi nefretle dengelenir. Yakınlık uzaklıkla dengelenir. Birbirine yapışık yaşamak, metropol insanının tepeleme dolu insan yığınlarının sağlıklı bir toplum modeli olduğu söylenemez. Ayrı durabilmek, farklı kılabilmek kendini, ya da zaten öyle iken öyle olmak doğal olan. Papatyanın tomurcuğunda sapsarı güneşin farkına varmak için, önce yakınlaşmalı sonra da uzaklaşmalı zamanın mefhum ivmesinden.

Ruhsal sağırlık: Sesler açık büfe, afiyet olsun!