Ağlamak zayıflık mıdır, güzel midir?

Ağlamak zayıflık mıdır? Ağlamak bir zayıflıksa bile, zayıflık olarak tanımladığımız şeyden sürekli kaçabilir miyiz? Kaçarsak da bunun bedeli ne olur?

1444930518_02ea507dd3_z

Ömrümüz boyunca hepimiz ama az ama çok ağlamışızdır. Bazılarımız özellikle toplum içinde ağlamayı kendine yediremez. Bazılarımız da bazen öyle bir katılaşmıştır ki ağlamayı unutmuştur, bir türlü ağlayamaz. Genel olarak çocukların ağlaması, yetişkinlerin de ancak yakın bir akrabanın kaybında olduğu gibi olağan dışı durumlarda ağlaması hoş görülür. Çoğunlukla ağlamak bir zayıflık olarak kabul edilir ve günümüzün, herkesin her an neşeli, sosyal, ‘güçlü’ olması beklenen dünyasında çok da hoş görülmez.

Hele erkekler iyice şanssızdır bu konuda. Erkeklere daha çocukluklarından itibaren, “Erkek adam ağlamaz”, “Kız gibi ağlama” filan denir. Onlar da zayıflık olarak kabul ettikleri duygularını bastırmayı öğrenirler. Bir erkek kolay kolay kendini bırakıp ağlayamaz.

Peki, ağlamak zayıflık mıdır? Ağlamak bir zayıflıksa bile, zayıflık olarak tanımladığımız şeyden sürekli kaçabilir miyiz? Kaçarsak da bunun bedeli ne olur? Eğer bir “güçlü” tanımlaması yapıyor, kendimizi öyle görüyorsak gün gelip bunun zıddını da bir şekilde yaşamamız kaçınılmazdır. Yoksa bu zayıflık olarak kabul ettiğimiz şey bir şekilde kendine başka kaynak arayacak, ummadığımız bir yerden kendine çıkış yolu bulacaktır. Ve siz bu anlam veremediğiniz çıkışın belki de yıllarca nedenini bilemeyeceksiniz. Yıllar içinde çok iyi öğrendiğim bir ders varsa o da bastırılmış duygunun size çok daha zarar verdiğidir. Bastırmadığınız duygu kendinizi çok fazla özdeşleştirmediğiniz müddetçe size fazla zarar veremez.

Oysa aynı zamanda ağlamanın rahatlattığını da biliriz. “Ağla, açılırsın,” deriz örneğin ağlayan bir arkadaşımıza. Peki, ne zaman ağlarız? Genel olarak hayal kırıklığı, bir kayıp sonucu çok üzüldüğümüz ve bu duyguları kaldıramayacak hâle geldiğimizde. Yani aslında bu üzüntü duygusu neredeyse somutlaşmış bir biçimde, gözyaşı şeklinde bizden akar gider. Artık o duygunun bizden sağlıklı bir biçimde geçip gitmesine izin vermiş oluruz. Buna izin vermediğimizde o duygu bizde hapsolur ve bizi etkilemeye, yaşam enerjimizden çalmaya devam eder.

Hayatımın, kendimi korumak adına, her tür duygudan uzak yalıtılmış olduğum bir dönemi hariç içimden ağlamak geldiğinde ağladım. Belli bir noktadan sonra kendimi tutamam zaten. Çoğunlukla insanlar bu durumda olan birini teselli etmek istiyorlar, bazıları ise çeşitli nedenlerden ötürü gözyaşı dökülmesine pek tahammül edemiyorlar. Bahsettiğim dönemde bir gün uzun süredir ağlamamış olduğumu fark ettim. Aynı zamanda birçok şeyden zevk de almadığımı. Kendimizi olumsuz duygulara kapattığımızda olumlulara da kapatmış oluyoruz. Çünkü bu istediğimizi alıp istemediğimizi dışarıda bırakabileceğimiz bir durum değil.


Tabii, ağlamayı alışkanlık hâline getirmek de sağlıklı bir tutum olmaz. Daha doğrusu en ufak bir kayıpta gözyaşlarına sığınmak, kendine acımayı alışkanlık hâline getirmek veya bu şekilde ilgi odağı olmaya çalışmak da bir o kadar duyguları bastırmak kadar zararlı. Ne duyguları bastırmak ne de duygularla kendini fazla özdeşleştirmek doğru değil.

Konuyla bağlantılı olarak, güçlü olmanın tanımını yeniden gözden geçirmeliyiz. Yazının başında da belirttiğim gibi, günümüzde güçlü olmak sanki sürekli kendinden emin olmak, her an nerde ne yapacağını bilmek, hiç kendini bırakmamak vs. gibi algılanıyor.  Güçlü olmak bence hiçbir zayıflık hissetmemek değil, kendimizi bir bütün olarak zayıflıklarımızla birlikte kabul ettiğimiz noktada başlıyor. Aksi takdirde sadece “güçlü” rolü yapmış oluruz ve o zayıflık olarak kabul ettiğimiz özellikler bizi yönetmeye başlar. Biz de tam istemediğimiz o durumun içine düşeriz.