Aşk: Daima illegal

‘Çok seviyorum be adam seni! Benim gözlerime bakmanı, gözlerinde kendimi görmeyi seviyorum. Bana dokunmanı, dokunurken titremeni seviyorum. Gülerken kahkaha atmanı, ama atmamak için çırpınmanı seviyorum. Sürekli onu iç, bunu ye demeni ve benim ısrarları sevdiğimi bilmeni seviyorum.

Ulaşamadığım ruhlar her zaman olacak
Ulaşamadığım ruhlar her zaman olacak

Sevişirken bile ulaşamadığımız ruhlar vardı, en arzulu sesleri ile bilemediğimiz birine, anlayamadığımız kayboluşlara ağıt yakarlardı; boynumuza sarılan kolların arasında yetim duygular büyütür, temiz aşkları kirlettiğimizin sanrısını yaşardık. O’nun yerine konulup, O’nun gibi sevmemiz gerektiğini gözlerdeki çağrılardan anlardık. O’nun söyleyemediklerini veya söylemesi gerekenlerini dile getirmek için bildiğimiz tüm ozanları yardıma çağırırdık, ama hiçbir şiir dizelerini cömertçe bize sunmazdı ve sönük kalırdı sözcükler aşkın saf halini anlatmaya. Orgazm saatlerinin kirli oyuncakları olarak suçluluk giysilerimizden soyunup, fırtınalı havalarda, bir limandan kaçırılan vapurun ardından yüzleri yakan soğuk rüzgarların utancı olurduk.

Ofisimde masamın üzerinde duran takvim Mayıs ayını gösteriyordu. İngiliz köy festivallerinin on beşinci yüz yıl’dan bu yana başlıca öğesi olan ‘Halk Dansı’ yapan topluluğun fotoğrafına gözüm takıldı.

Fotoğrafta, arka plandaki ağacın dalları arasında görünen gökyüzü, yalnızlığımı ve terkedilmişliğimi de yanına alarak üzerime saldırdı. Hiçbir zaman mutlu sonla bitmeyen melodramların küçük insanları olduk hep; kavuşmaların, neşeli şarkıların ve mutlu öpüşlerin sevinci uzak dururdu. Daha ilk ‘ merhaba’ ayrılığa giden yolun başlangıcıydı ve aşklar: Eğitimin, toplumsal sınıfın, kültürün, yaşın…önemli olmadığını düşündüğümüz, ama aslında mesafelere neden olan değerlerin mezar taşlarını oluşturduğu ve onurumuzu yitirmemize neden olan içimizdeki kurtların her seferinde bavullarımızı hazırlamamızı emreden ulumaları, aşkın son savaşçısı olacağımız gerçeğini değiştirmezdi.

Çoğalarak eksildik hep
Çoğalarak eksildik hep

Çelişki, beden ile ruhun uyumsuzluğundan kaynaklandığında, birinden birine yenik düşeriz. Çelişkilerden duyulan rahatsızlık acı verir, kendimizden nefret ettirir, tiksindirir. Çelişkinin kaynağını oluşturan bir kültürün çocukları, yaşadıkları her ‘An’ dan nefret edeceklerdir; bedensel hazların bedelini ve ruhsal dengenin kısıtlamalarını aşamayacak kadar kuşku duyulduğunda yüreklerde, toplum dediğimiz duvarın önünde infaz edilmenin korkusuyla yaşayacaklardır daima.

Mutluluk, doğayla uyumlu olmak mı sadece? Her yaşanmışın başına tekrar tekrar dönüp, olanaksız düşlerin peşinden koşmak acıdan başka ne verdi ki, yolumuzun üzerine çıkan değişikliklerin sevgiyi verebileceği ve çözüm sunabileceği gerçekliğini de kabul etmek gerekiyor bazen.

Hem kendimiz hem başkası olmak, hem kendimiz gibi sevmemiz istenirken hem de diğeri gibi sevmeye zorlanmak; tanındığımız kadar gerçektik ve sevdiklerimiz kadar çok, ama aslında hangisiydik? Doğaçlama girdiğimiz sevgi yolunda, şansımız, sevişmelerin sahte doyumlarından başka hiç olmamıştı. Bir kaç saatliğine bizim olan evrenden yeryüzüne tedirgin adımlar atarak dönüyorduk, ayrılacak olmanın verdiği hüzün ve sinir eksiltiyordu yaşayarak çoğalttıklarımızı. Bana bir keresinde gözün dolarak anlattıklarını anımsıyorum:

‘Çok seviyorum be adam seni! Benim gözlerime bakmanı, gözlerinde kendimi görmeyi seviyorum. Bana dokunmanı, dokunurken titremeni seviyorum. Gülerken kahkaha atmanı, ama atmamak için çırpınmanı seviyorum. Sürekli onu iç, bunu ye demeni ve benim ısrarları sevdiğimi bilmeni seviyorum. Seni her koşulda mutlu etmeyi seviyorum. Senden ayrılma saatlerini sevmiyorum, o zaman kavgacı olduğumu biliyorum. Ama sen, benim kavgacı halimi de sevdiğin için, seni yine seviyorum! Beni iyi tanıdığın için, nereme dokunacağını ve zevk aldığım yerleri bildiğin için, beni tanımanı seviyorum; vücudumu tanımanı seviyorum ve ben, senden ayrı kaldığım da hırçınlaştığımı bildiğin durumlarda, benim kavgalarıma ayak uydurmalarını seviyorum.’

Sevgin kadar öfken de sahiciydi:

‘Bir otel odasında yiğişen iki kişiyiz. Karın değilim, sevgilinim hepsi o. Sen de kocam değil sevgilimsin. Saatlerimiz dolunca nasıl hazırlanacağımızı şaşırıyoruz! Hele dün, beni bir telaşla bırakman bir rezaletti! Trafik bile umurumda olmadı, öyle bırakıp gittin! Sürekli aradın, açmadım. Müsait oldum, aradım açmadın! Karın mıyım? Söyle! Bak değilim! Sabahları her saat mesaj atıyorsun, cevap vermeyince de arıyorsun, açıyorum, konuşuyorum. Oysa, ben arıyorum konuşmuyorsun, korkuyorsun! Bak karın değilim! Ben senin, otel odasında seviştiğin sevgilinim!’

Aşk:

Sevgi – öfke; nefret- şefkat zıtlığından oluşur ve sevişmeler kadar çatışmalar da kaçınılmazdır; çok sevdiği için kendine pasif bir rol seçen aşık, yanlış suların gemisidir ve batması kaçınılmazdır.

Bütün bir günü ve geceyi geçirdiğimiz sevgilinin içsel sıkıntısını, pişmanlığını ‘Kendini kaynar sularla haşlayarak temizlemeye çalıştığını, ama teni temizlense bile ruhunun temizlenmediğini’ size hissettirdiğinde ne düşünürsünüz? Kirlilik kaynağı, çamurlaşmış bir beden veya ‘Günaha Davet’ eden bir şeytan… Yaşanılanın yanlış bir manifestosudur bu. Yalanın bir başka yalanın içinde boğulabilmesi için, en büyük yalanı yaşamak gerekir ve doğrular gözler kapalıyken kulağa fısıldanan sevda sözleridir her zaman.

Sevgilinin tüm kalelerini ele geçirsek ve koşulsuz teslim alsak da; tüm organlarımızla içine girip, soluğunu içsek de; teri ile susuzluğumuzu gidersek de bir yabancı olmaya daima yazgılıydık. O başka bir boyutta, yaşanmışlığın tekrarını arayan umutsuz bir kaşiftir: Yasaklanmış dillerde köy ve coğrafyanın türküsü gibiydi umutsuz şiirleri ve yalan olmadığını anlamak için bir eylem içermesi gerekmiyordu. Yarattığımız efsaneler, masallar, yalanlarla doldurduğumuz gerçeği çarpıtmamıza yetmiyordu.

‘Ne düşünüyorsun’ diye sorduğu zamanlarda aslında suskunluğumdan rahatsız olduğunu anlatmak isterdi.

O’nu rahatlatacak güzel sözlerimi tüketmiş olurdum savaştığımız meydanlarda, ama ‘Seviştiğimiz dakikalar hayalden ibaret’ diye son kurşunumu ateşlerdim acımasızca; ruhu, kalbi ve beyni dağılarak yüzüme çarpardı. Zihin yarattığı gerçekliği veya hayali kendi içinde yaşarken, sevgiliyi bu karanlığa çekerdim. Kaybetme korkusunun, güvensizliğin ve bencilliğin gardiyanları ise çıkışı kapatmış olurlardı.

Ruh, ölümü beklemektedir tutkunun soğuk odalarında; özgürlüğüne, sevgiye tam teslim olduğunda kavuşacaktı ancak ve tekrarlanan başlangıçlar, bitmesine izin verilmeyen başlangıçlar geri dönüşlerin affetmelerinde hain kumpasların işareti oluyordu; söylendikçe soğukkanlılığını yitiren cümleler, yıpratıp eskitiyordu yaşanılan düşü; kabuğunu kaldırıp, kanattığımız yaralarla dolaşıyorduk deneyim labirentlerinde. Evdeki eş, çocuklar, iş, apartıman kapıcısının bahşişi ve sorumluluklar sevişme sonralarının değişmez konusu olduğunda, yaşanmamış keşkelerin pişmanlığı, tenin sıcaklığı, gözlerin manası eskiyordu ve tekrarı seyredilince büyüsü bozulan bir filimden ibaret oluyorduk çarşafların altında.

Tadımızı ve kokumuzu biliyorduk, birbirimize bağımlıydık; kavuşamadığımızda, terimizi içemediğimizde hırçınlaşıyor, savaşıyorduk ve barış olduğunda, kendimizi bu üçüncü sınıf pansiyonun yatağında sevişiyorken buluyorduk. Usulca yanına uzanırdım, gözlerini kapatmış, anı yaşar olurdun. Gergin olmazdın asla, huzuru aramıza alırdın, ona sarılırdık beraber. Ben de kapatırdım gözlerimi, sanki bir rüyanın bitmesini istemeyen, annesi merdiven başında terketmiş, soğukta üşümüş, ağlamaya hazır çocuklar gibiydik, sığınabileceğimiz tek yer tenlerimizdi. Saçlarımız okşanmalı ve avutulmalıydık. Öylesine açtık şefkate.

Sevişirken beni silerdin, sadece senin kutsal ayinindi. Bu tek kişilik dininin ayinlerine beni asla almazdın, öylesine uzak tutardın ki, içinde olmama rağmen, bedenimi yorarken ve dişlerken, kızıl saçlarından şafağın doğuşuna tanıklık etmek düşerdi bana. Bir zamanlar yaşananlar asla o anda kalmaz, ömrün tamamını etkisi altına alırdı; sonra yaşantımıza girenlerin mutluluğu veya kaderi olurduk. Ya mutluluğun sonsuzluğunu ya da kıyametlerin başlangıcını yaşardık.

532292_469927853059704_1979238730_n


Yüzündeki acıyı ve doyumu görebiliyordum. Yanına yığıldım, nefes alışlarımız yavaşladı. Gözlerim, ahşap tavana çakıldı. Bu savaşı ben kaybetmiştim. Yanımda yatan bu çıplak ve yabancı kadınla beraber zehrimizi akıtmıştık ve adına doyum diyorduk. Sonra gördüğü rüyalardan birini anlatırdı ‘Koştura koştura eve geliyorum. Nihayet Cuma akşamı ve tatil. Dilim bir karış dışarıda kapıyı açıyorum. Seni kavga gürültü ikna etmişim çalışmama. Sen günlerce konuşmadın benimle. Hiç istemedin çünkü çalışmamı. Sana zaman ayıramayacağımı, evi ve çocukları ihmal edeceğimi düşünmüştün. Asıl nedenin kıskançlığın olduğunu ikimiz de biliyorduk…’ hayali evliliğimiz.

Ne çok sevmiştim seni ve rüyalarını. ‘Biz evli olsaydık, şu an başka kollarda ve yataklarda olurduk, inan bana!’ Sonra sislerle beraber gelen kırılmalar. Sevişmelerin özgürlüğü yalnızlığın odalarında kilitli bırakılıp, akşam eve dönüldüğünde hissettiklerimiz de bir gerçek, hem de kanatan bir gerçek. Sanki neler yaşadıklarımız yüzümüzde yazılı, gözlerimiz bizi ele veriyor, tenimiz de O’nun kokusu. Suçluluk? Hayır! Gitmelerin kahredici utancı, tek bırakılmanın verdiği kirlilik duygusu ve normal bir insan görünebilmek için yıllardır oynadığımız oyunlardaki sahte replikler.

Sevmek, sevileni ilkyazın güneşi ile canlandırmaktı. O’nu yaşamın ‘ Kabe’ si yapmaktı. Aynı zamanda yenilenmekti yaşama karşı. Aşk kural koymaz, kısıtlamaz ve bu duygu ancak ilahi bir nefesin ruhlara üflenmesi ile eş değerde olabilir. Aşk, yakıp küle döndürdüğünde, bir ‘Anka Kuşu’ gibi yeniden doğacağız. Kabul etmediğimiz ve içimizde barındırmak zorunda kaldığımız tüm olumsuzluklardan arınacağız. İngilizlerin ‘Halk Dansı’ sona ermek üzereydi.