Kırmızısından yoksa yaratacaksın

İnsanlara çalıştıkları işe, okudukları okula, bindikleri arabaya, giydikleri kıyafete göre davranıyoruz.

Kırmızısından yoksa yaratacaksın

Yaşadığım yere çok yakın bir mağaza var, neredeyse her şeyden satıyorlar; giyim, mutfak, oyuncak… Geçenlerde orada çalışan iki hanımefendinin sohbetine kulak misafiri oldum. Aynen aktarıyorum…

Bir kadın geldi geçenlerde, sen yoktun. Şu çoraplara baktı, beyazı kalmış sadece. ‘Kırmızısını istiyorum,’ dedi ısrarla.- Ee? Kalmadı, deseydin…- Dedim. ‘Sadece beyazı kaldı maalesef,’ dedim de… Ne dedi, biliyor musun?- Ne?- ‘Ben müşteriyim, eğer ben kırmızısından istiyorsam, yoksa da yaratacaksın!’- Yok artık… ‘Yaratma yeteneğim olsa bırak çorabı, ben neler yaratırdım,’ deseydin!Şimdi…

Bu hanımefendi için pek bir şey söylemeye lüzum yok. Fakat bu olaydan yola çıkarak değineceğim, reddetsek de çoğumuzun sıkça yaptığı bir hata var. İnsanlara çalıştıkları işe, okudukları okula, bindikleri arabaya, giydikleri kıyafete göre davranıyoruz. İnşaatta çalışan bir adam, ‘değersiz’ birisi oluyor. Ona ‘Sen, baksana!’ demek serbest.

Lüks bir arabadan inan, jilet gibi takım elbise giymiş adama ‘Saatiniz kaçtı acaba?’ diyoruz. Fakat o inşaat işçisi adam, anında ‘Amca, baksana, saat kaç? oluyor. Diğeriyse değerli insan tabii, dikkat etmek gerekiyor konuşurken!

Bu tepkilerimiz çoğu zaman bilinçaltından geliyor. Garsonluk yapan, inşaatta çalışan, kasiyerlik yapan insanları ‘alt sınıf’ olarak algılamak, ‘O bu işten anlamaz.’ demek… Lüks hayat yaşayan insanları, ‘gıcır gıcır’ yaşam sürenleriyse kıymetli ve büyük insanlar ilan etmek…

Benim inancım odur ki; saf, sade yaşayan, yalnızca doymayı ve muhtaç olmamayı amaçlayarak çalışan insan, en büyük insandır.

O mağazadaki kasiyere, yalnızca kasiyerlik yaptığı için ‘değersiz insan’ ilan edercesine kölesi gibi davranan kadın, aslında bir hiç. Kendisine sorsanız; zengindir, evinde şunları bunları vardır, arabası şu markadır. Bütün bunlar da onun hiçleridir oysa…

İyi okullarda, burs kazanarak okumuş, kendi çabasıyla, bileğiyle ve zihniyle bir şeyler başarmış insanlara saygım büyük. Fakat iyi okullardan çıkıp, çok para kazandıkları için saygı duymuyorum.

Vakitlerini iyi idare edip, boş vakit geçirme seçeneğinden feragat edip, başlarını işe gömebildikleri, üretebildikleri için benim saygım. Maalesef normalde selam vermeyeceği insanlarla, yaşam standartları sebebiyle dostluk kuran ‘insanlarla’ dolu hayat. Ya da sadece dedesi, babası zengin diye ‘çalışmak’ nedir tatmamış, aç uyumak nedir tanımamış milyonlarca insan ile…

Okumamış, okuyamamış insanlar, değersiz değildir. Onlar, hayatı en iyi bilen, pembe gözlükleri alacak fırsatı da, isteği de olmamış insanlardır.

Bana sorarsanız; yaratıcı, sevdiği kuluna fakirlik verir. En azından fakirlik nedir, öğretir. İstemek, ama yapamamak zorunda olmak, gidememek, alamamak, uyuyacak vakti olmamak, çalışmak zorunda olmak (Ne mutlu ki), tüm bunlar insana gerçek hayatı öğretir. Tüm bunlarla mücadele etmek ise bir insanı değerli kılandır.

“Sosyal medyadan Tanrı’ya seslenmeyi” pek desteklemesem de, zengin bir ailem olmadığı için, arabamı kendim çalışarak almak zorunda olduğum için, babamın yardımıyla iş bulmak istemediğim için, burs vaktini beklediğim ve plan yaptığım hayat dolu günler için ve inşaat işçilerinin de saygıyı, sevgiyi, özeni hak ettiğini öğreten bu hayat için Yaratıcı’ya şükrediyorum.

Belki hiçbir zaman evim, arabam, iki yüz lira vereceğim bir bluz parçası, büyük ekran televizyonum, ön sıradan alınmış biletlerim olmaz. Belki kredi borçları için masa başında hesap yapacağım akşamlarım, aç uyumam gereken gecelerim, ay sonu geldiği için otobüse verecek param olmayıp, yürüdüğüm günlerim olur.

Ama en azından, nasıl bir hayatım olursa olsun, sevdiğim insanlarla, kitaplarla, şarkılarla, doğayla ve hayaller ile benim, sadece benim ellerimden çıkmış bir hayatım olsun dilerim.

İnsanları, görünmeyenleriyle tanıyacağımız, gönülleriyle değerli kılacağımız günlere…

Montrö’de kendi masalını yaratmak