Temalı Filmler Yazı Serisi 2: Gerçek Filmler Oscar’ı Yanında!

Günlük hayatımız, işimiz, sosyal hayatımız ve geri kalan her şey bazen o kadar boğucu ki beyazperde gerçeklerden kaçıp, kendimizi hayal âleminin kollarına atmak için bulunmaz bir nimet. Tom Cruise’un uzaylılar ile yaptığı ölümcül mücadeleleri, Angelina Jolie ve Brad Pitt’in ‘tesadüfen’ aynı evde yaşayan iki kiralık katil olması, devasa robotlar, uçan arabalar, inler cinler… Evet, bunlar hiç de gerçekçi olmayan senaryolar. Ama sinema da biraz hayalden ibaret değil mi zaten?

Tüm bu uçuk hikâyelerin yanında beyazperdeye sıkça konuk olan ve gerçek olaylardan uyarlanan filmler de var tabii. ‘Gerçeklere’ ışık tutmayı görev edinmiş bu filmler bunu bazen o kadar başarılı şekilde yapıyor ki, ellerine minik sarı heykelciği tutturmadan edemiyoruz.

BeFunky_based-on-true-story.jpg

Başındaki ‘Based on a true story’ ibaresiyle ilgimizi iki katına çıkaran filmlerin listesi tahmin edersiniz ki çok uzun. Bir çoğu tarihe adını yazdırmış kişilerin hayat hikâyelerine dayanıyor. 1982 tarihli Gandi, 2002 yapımı Frida ve tabii ki unutulmaz filmlerden 1984 tarihli Amadeus bunlardan bir kaçı.

Diğer bir çoğunluk da yine tarih sayfalarında bahsini sıkça duyduğumuz olayları işlemiş olan filmler. Örneğin; en başta adını zikretmemiz gereken 1993 yapımı Schindler’in Listesi, ardından kişisel favorilerimden 2002 yapımı Piyanist ve çok satan romanı vasıtasıyla da akılda kalanlardan biri olarak 2008 yapımı Boleyn Kızı.

Dediğim gibi liste uzun ama benim bu yazıda değinmek istediğim filmler gerçeklere dayanan ve Oscar Ödülü’nü göğüslemiş filmler.

Lawrence-Of-Arabia-1962

Kronolojik bir sırayla gitmem gerekirse ilk değinmem gereken film 1962 yapımı David Lean filmi Arabistanlı Lawrence. 1. Dünya Savaşı sırasında hem bilim adamı hem de İngiliz Devleti adına casusluk yapmış olan Thomas Edward Lawrence’ın hayatını konu alan film, tarihi ve estetik açıdan oldukça önemli bir filmdir. Dönemdeki Arap ve Türk çekişmesinin körüklenmesine vesile olan Lawrence’ın tüm iç çatışmalarını başarılı şekilde yansıtmayı başaran filmin ne kadar tarafsız olduğu tartışılır ama mükemmel bir seyirlik olduğunda sanırım herkes hemfikirdir. En İyi Yönetmen, En İyi Film dahil toplamda 7 Oscar Ödülü’nü de kapmıştır.

schindler

Steven Spielberg’ün 1993 yapımı, erken dönem başarılarından Schindler’in Listesi de tartışmasız en sevilen ‘gerçek’ filmlerden biridir. Günümüze kadar çekilen en pahalı siyah-beyaz film olan Schindler’in Listesi 2. Dünya Savaşı sırasında yüzlerce yahudinin canını kurtaran Oskar Schindler’in hayatından bir kesite yer verir. Çaresizliğin ve zulmün bu kadar başarılı anlatıldığı başka bir tarihi film bulmak da bir hayli zordur. Kişisel olarak favori sahnem, onlarca yahudinin yıkanacakları söylendiği halde öldürüleceklerini düşünerek o koskoca kazana girip, sabun ve duşla karşılaşınca sevinçten ağladıkları sahnedir. Filmi Auschwitz’de çekmek için izni olmasına rağmen, orada can verenlere saygısızlık etmemek amacıyla birebir sette çekmeyi tercih eden Steven Spielberg, başta yapımcı olarak projede yer almıştır. Bu işin altından kalmayacağını düşündüğü için Martin Scorsese, Roman Polanski gibi yönetmenlere teklif götürür ama en sonunda yine teklif götürdüğü yönetmenlerden biri olan Billy Wilder onu filmi yönetmeye ikna eder. Nitekim Spielberg, En İyi Yönetmen Oscar’ıyla ne kadar başarılı bir iş çıkardığını ortaya koyar.

BeFunky_akıl oyunları.jpg

2001 yapımı Ron Howard filmi Akıl Oyunları ise yakaladığı vizyon başarısı ve kazandığı 4 Oscar Ödülü’ne rağmen, işlediği gerçeklere ne kadar bağlı kaldığı konusunda tartışmalar yaratmıştır. Delilik ve dahilik ikilisinin arasında yer alan ve çoğu zaman delilik kısmına bir adım daha yakın görünen Nobel Ödüllü matematikçi John Forbes Nash’in hayatından bir kesitin anlatıldığı film, şizofreni hastalığının ne kadar ağır ve kalıcı bedelleri olduğunu göstermesi açısından oldukça başarılıdır. Hastalığıyla birlikte yaşamayı öğrenen Nash’in hayatı beyazperdeye, daha ‘ilgi çekici’ olması amacıyla bir takım parçalar dahil edilmeyerek yansıtılmış olabilir ama her şeyin ötesinde en azından Russell Crowe En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını sonuna kadar hak etmiştir.

piyanist

2002 yapımı Roman Polanski filmi Piyanist ise En İyi Film dalında Oscar Ödülü sahibi olamasa da yönetmenine ve başrol oyuncusuna ödül getirmeyi başarır. Piyanist Wladyslaw Szpilman’ın 2. Dünya Savaşı sırasında Varşova’da verdiği ölüm kalım savaşını işleyen film her şeyiyle gerçek bir filmdir. Açlığın, yoksulluğun ve soğuğun acımasızlığının şok edici bir şekilde yansıtıldığı film, Szpilman’ın bizzat kaleme aldığı anılarından yola çıkılarak çekilmiş ve Roman Polanski olabildiğince aslına sağdık kalmak istemiştir. Rolü için 14 kilo veren Adrian Brody, role başvuran 1400 oyuncu arasından şüphesiz yapılmış en mantıklı seçimdir. Yine kişisel olarak favori sahnem, finalde Szpilman’ın üzerinde Alman askerinin paltosu olduğu için neredeyse öldürüldüğü sahnedir. Neden Alman askerinin paltosunu giydiğini soran Polonyalı askere cevabı ‘Çünkü çok üşüdüm.’ olur. Bu sahne beni her zaman ağlatır.

king-s-speech-4

4 Oscar Ödülü’yle 2010 yapımı Tom Hooper filmi The King’s Speech, yüzümüzde gülümseme yaratacak gerçekleri perdeye yansıtır. Kral VI. George ve onun iflah olmaz kekemelik sorunuyla başa çıkmasına yardımcı olan konuşma terapisti Lionel arasındaki ilişkiyi konu alan film, en tepede olmaya zorlanan ve bunun hakkında ‘konuşmaktan’ bile korkan bir adamın savaşını gözler önüne serer. Colin Firth’ün ve Geoffrey Rush’ın inanılmaz oyunculuklarıyla birlikte film unutulmaz tarihi filmler arasına girmeye adaydır.

Argo

Ve geçtiğimiz yıl sürpriz bir şekilde güçlü rakiplerini sollayıp 3 Oscar ile evine dönmeyi başaran Ben Affleck filmi Operasyon: Argo ise değineceğim son film. Yıllarca gizli tutulan bir operasyonun gerçeklerini ortaya döken film, İran İslam Devrimi sırasında Tahran’da mahsur kalan altı diplomatın, film çekme bahanesiyle İran’a giden bir ekip tarafından kaçırılmasını anlatır. Son sahneye kadar heyecanı ayakta tutabilen bir film olması açısından rakiplerini solladığını düşünmüşümdür hep, çünkü yine gerçeklerden uyarlanan bir film olarak rakibi Lincoln, ona göre çok daha gerçekçi ve samimidir.

BeFunky_fil adam.jpg

Tüm bu filmlere ek olarak söz etmeden geçemeyeceğim diğer film de 1980 yapımı David Lynch şaheseri Fil Adam’dır. 8 Oscar adaylığı bulunan film, fil hastalığı sebebiyle korkunç durumlara düşmüş olan John Merrick’in ünlü cerrah Frederick Treves ile arasında geçen olayları konu alır. Şüphesiz bu ikili arasındaki sinemanın en unutulmaz ilişkilerinden biridir.

Oscar Ödülü kazanmış olsun ya da olmasın filmlerin gerçek tarafları sinema tarihinde yer edinebilmeleri açısından büyük önem taşıyor. Önümüzdeki yıl yapılacak 86. Oscar Ödül Töreni’nde gerçek bir yüze, ya da hafızalara yer etmiş bir olaya heykelcik verilecek mi göreceğiz.

Önceki yazıBir İletişim Bilgesi Ali Saydam’ın Kitapları
Sonraki yazıHera’nın Gün’lüğü
1987 yılının güneşli bir ağustos gününde dünyaya geldim ve her güneşli günün mucizelere açılan bir kapı olduğuna inanırım. İstanbul'un küçük illerinden biri olan Silivri'de geçirdiğim 20 yılımın ardından İstanbul Üniversitesi'nin Sosyoloji-Felsefe bölümü koridorlarının tozunu yuttum ve derhal iş hayatına atıldım. Çeşitli televizyonlar ve prodüksiyon firmalarında editörlük ve yönetmen yardımcılığı görevlerinde bulundum. En nihayetinde en sevdiğim şeylerin, kitapların arasında buldum kendimi. Bir yayınevinde kitap editörlüğü yapıyorum ve beni kağıt, kalemden, yazmaktan alıkoyabilecek hiç bir şey olmadığını düşünüyorum...