İnsan-ı Kâmil Mertebesi

İnsan-ı kâmil mutlak anlamda birdir ve o da Hz. Muhammed’dir (s.a.v). Henüz Âdem balçık halinde iken peygamber olan Muhammed’dir. Yani Hakikat-i Muhammediyye’dir. Onun yolundan giden veliler ise Hz. Muhammed’in vekilleri olmaları hasebiyle insan-ı kâmil olarak adlandırılırlar.

15

İnsan yaratılmış varlıklar arasında mükemmel bir yaradılışa sahiptir. Allah’ın sıfatlarından tecelliler taşımaktadır. Kur’an-ı Kerîm’in insanla ilgili birkaç ayeti şöyledir: Meleklere hitaben şöyle deniliyor: “Onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin.” (Hicr, 15/29; Sad, 38/72) “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 95/4) “Allah sizi yeryüzünde halife yaptı.” (En’am, 6/165) “Gerçekten insanoğlunu şerefli/kerim kıldık.” (İsra, 17/70)

Bu ayetlerde insanın ilahi, sermedi, lahuti ve batınî bir yönünün bulunduğu ortaya çıkmaktadır. Elbette insanın eksikliğini, yetersizliğini, isyankârlığını, nankörlüğünü, zayıflığını vs. vurgulayan ayetler de vardır. “İnsan zayıf yaratılmıştır.” (Nisa, 4/28) “Doğrusu insan hırslı ve huysuz yaratılmıştır.” (Mearic, 79/19) vb. Ancak tasavvuf geleneğinde, özellikle de vahdet-i vücûd anlayışında, insanın daha çok birinci sırada zikredilen özellikleri öne çıkarılarak bir insan-ı kâmil anlayışı geliştirilmiştir.

Hallâc-ı Mansûr, “Allah Adem’i kendi sûretinde yarattı” hadisinden yola çıkarak, Allah’ın kendi nefsinde, kendisi için tecelli ettiğini söylemiştir. Bu tecelli ile Allah, kendi isim ve sıfatlarının hepsini kuşatan suret vücuda getirmiştir. Hallâc’ın bu anlayışı daha sonra İbn Arabî’nin insan-ı kâmil düşüncesine zemin hazırlamıştır. İbn Arabî’ye göre insan-ı kâmil Allah’ın bütün isimlerini bilen tek varlıktır, insan-ı kâmil, maddi ve manevi bütün kemal mertebelerini kapsamaktadır.

İnsan-ı kâmil mutlak anlamda birdir ve o da Hz. Muhammed’dir (s.a.v). Henüz Âdem balçık halinde iken peygamber olan Muhammed’dir. Yani Hakikat-i Muhammediyye’dir. Onun yolundan giden veliler ise Hz. Muhammed’in vekilleri olmaları hasebiyle insan-ı kâmil olarak adlandırılırlar.

Ruhani, cismânî, aklî, duyulur (hissi) ve hayali tüm âlemler insan-ı kâmilde dürülmüştür. Bu âlemlerin unsurlarını kendisinde barındırmaktadır. Zira insan suret yönünden küçük âlem (mikrokozmoz) olmakla beraber, mana yönünden büyük âlemdir (makrokozmoz). Nitekim Hz. Ali bu hususta şöyle demiştir: “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, hâlbuki âlem-i ekber sensin ve o sende gizlidir.”

Mesela on sekiz bin âlemin bir havan içinde dövüldüğü, macun yapıldığı ve bu macundan bir şey oluşturulduğu farz edilse bu oluşturulan şey insan-ı kâmil olurdu. İnsan-ı kâmil on sekiz bin âlemi on sekiz bin gözle seyreder. Her bir âleme girer ve girdiği âlemi o âleme uygun bir gözle seyreder. Hissedilirler âlemini duyu gözüyle, akledilirler âlemini akıl gözüyle, manaları yani ruhlar âlemini kalb gözüyle seyreder. İnsan-ı kâmil için mülkte, melekûtta ve ceberûtta hiçbir şey örtülü ve gizli değildir. O eşyayı ve eşyanın hikmetini olduğu gibi bilir.

Mertebeler ve âlemler birbirinin aynasıdırlar. Lâhutun aynası ceberût, ceberûtun aynası melekût, melekûtun aynası mülktür. Bütün bu âlemlerin aynası ise insan-ı kâmildir. Çünkü insan-ı kâmil Allah’ın halifesidir ve Allah’ı gösteren aynadır. İnsan-ı kâmil hem ilahi hem de âleme ait bir aynadır. Yani insan-ı kâmil kendisinde bütün varlık mertebelerini toplamıştır. Bundan dolayı insan-ı kâmilin varlığı hem Hakk’a hem de halka ayna vazifesi görür.

Hz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled hazretleri buyurur:

“İnsan bedeni Hakk’ın dükkanıdır. İçinde Rahman’ın sıfatları vardır. Az olsa bile bu sıfatlar aydınlatıcıdır. Bu azdan çoğa doğru seyret!”

Hakk her insanın varlığına hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelam vb. gibi sonsuz sıfatlarından bir miktar koymuştur. Böylelikle insana azdan çoğu istidlâl edebilme yeteneği vermiştir.

Arifin kendi hakikatini tanıması demek insan-ı kâmil olmak demektir. İnsan-ı kâmil, ilahi tecellilerin temsilcisi olduğu için onu tanımak Allah’ı tanımak demektir. Bu yüzden tasavvufi muhitlerde: “Kendini bilen Rabb’ini bilir” hadisi yaygınlık kazanmıştır.

Salik, insan-ı kâmil mertebesine ulaşınca mutlak olan Hakk’a ayna olur. Kendisine ne yönden tecelli gelirse o tecelliyi tahsis etmeksizin ve kayıtsız yani gelen tecelliyi hiçbir şeyle sınırlanmamış bir biçimde kabul eder.

İşitmesi, Allah’ın işitmesi…

Görmesi, Allah’ın görmesi…

Konuşması, Allah’ın konuşması…

Hayatı, Allah’ın hayatı…

İlmi, Allah’ın ilmi…

İradesi, Allah’ın iradesi…

Kudreti, Allah’ın kudreti…

Evet…Görür ve anlar ki kendinde bulunan bütün bu duygular, asaleten yüce Allah’ındır. Yine bilir ki kendindeki o duyguların cümlesi; bir mecaz, bir ariyet, emanet olarak kendinde. Hem hakikat yönünde hem de mülk olarak ne varsa hepsi Allah’ın.

Tasavvuftaki kâmil insan anlayışında,

a) Hiçbir insan Allah mertebesine çıkamaz ve O’nun niteliklerini elde edemez.

b) Hakikat-ı Muhammediye dahil olmak üzere, ilk taayyün seviyesinde bile olsa, Allah’tan başka her şey yaratılmıştır.

c) Abd ve mabud ayırımı yapılarak kişinin hiçbir seviyede ilahlaşma iddiasına kapılmaması, dolayısıyla ibadetten uzak durmaması gerektiği vurgulanmıştır.

İnsan-ı kâmil olmayı istemekle insan-ı kâmil olunmaz. Sufilerin anlayışına göre her insan, insan-ı kâmil olabilmek için bazı kabiliyetler taşır. Hakk Teâlâ herkese bu kabiliyeti vermiştir. Bu kabiliyetlerini tasavvuf terbiye usullerine göre geliştirenler, o makama adaydır. Ancak kusur kişinin kendindedir ki, istidâdını ziyan eder. Kendini bir kâmil mürşide teslim edip ve onun ahlakıyla ahlaklanıp sen de bir insan ol.

Hakk Teâlâ hepimize bu mertebeye erişmeyi ihsan eylesin.

[divider]

Not: Bu bir derleme yazısıdır…

Kaynak:

http://akademik.semazen.net/author_article_print.php?id=876

İbn Arabî, Özün Özü, Trc. İsmail Hakkı Bursevi

İsmail Rusuhi Ankaravi, Mesnevi’nin Sırrı

Abdülkerim el-Cîlî, İnsan-ı Kâmil

Altınoluk Dergisi, Temmuz/1996