Kendini arayan gizem: Büyük sırrın 5 perdesi

Zihinler hep O’nu aradı. ‘O’ hiçbir zaman bulunamadı. Kalpler hep onu sakladı. Tüm bilinenlerin ötesindeydi. “O” olmadan asıl gerçek şekillenemezdi. Otuz kuşun Kafdağı’nın ardında aradığı Simurg oydu.

Kendini arayan gizem: Büyük sırrın 5 perdesi

Simyacıların “Filozof Taşı” oldu kimi zaman. Sufi’nin derin aşkıydı o sıkı sıkı saklanan. Kimi zaman ise ezoterik bilgelerin esrarengizliğinde kaybolan. Aklın, işte “tam kavrıyorum” dediği an! Kavranamayan ve kurnazca kaçan yine oydu. İdealar aleminin yaramaz çocuğuydu. Kuantumun anlatmaya çalışıp ta bir türlü anlatamayışının sorumlusuydu. Arayış ise hep devam etmekteydi. Kendini arayan gizemin sonsuz hikayesiydi.

Büyük sır neydi? Zümrüdü Anka neredeydi ve kimdi? 

Bildiğimiz her şey kocaman bir yalan olabilir mi? “Var” olduğumuza gerçekten emin miyiz? “Var”lığın kesin delillerine sahip miyiz? Zihnimiz kendi sınırlarını niçin bedeni ile çiziyor? Tüm hayatımız zihnimizdeki düşüncelerden ibaret olabilir. Zihnimizi beden illüzyonundan kurtarabilirsek eğer bedenimiz madde evreni olarak tanımladığımız her şey olabilir mi? Algıladığımız her şey aslında biz miyiz? Madde dediğimiz her yapının hammaddesi atom altı düzeyde aynı değil midir? Bilindiği üzere her madde enerjidir. Enerji hal değiştirir, yoğunlaşır ve seyrelir. Bunlar an’da enerjinin yaşadığı değişimlerdir.

Kendini arayan gizem neydi? Büyük sırrın 5 perdesi

Ateş yakar, su boğar. Demir serttir, hamur ise yumuşak. Kurallarımız ve tanımlarımızla sınırlarını çizdiğimiz bir dünya. Ateşin yakmayabileceği ve demirin hamur gibi bükülebileceği zihin kabullerimize terstir. Mekan ve zaman algısıyla birlikte bu kabullerde kendilerini gerçekleştirir. Zihnimiz belli bir mekanda ve belli bir zamanda faaliyet gösterdiğine inanır. Bu inanca iyice bağlanır.

Zihnimiz tüm zaman ve mekanları kapsıyor yada kuşatıyor olabilir mi? Nelerin farkındayız? Nelerin farkında olmayabiliriz? Zihnimiz hayal gücümüze ne kadar izin veriyor? Maddeler, zihnimizin kalıplaşmış düşünceleri olabilir. Zihnimiz eserlerini değiştirip yeni şekiller ortaya koyabilir. Zihnimiz niçin rüyasını bu şekilde şekillendiriyor ve niçin kendimize bu şekillerle hangi mesajı vermek istediğimizi anlayamıyoruz?

Tibet mandalalarının anlatmak istediği şey acaba gerçekten kainat mı?

Ya da Anlatılan kainat bizim zihnimiz mi? Bitmeyen sorulara bitmeyen cevaplar arama süreci devam ediyor. İnsan bulduğu her aydınlığı işte şimdi tamam zannediyor. Aydınlıklarda zamanla köreliyor ve ışık peşinde koşan gölge böcekler gibi üzerine atlamak için ateşler arayıp duruyor. Zaman hem geçiyor hem de geçmiyor. Nereden bakarsan farklı şekilde görünüyor. Tüm bakışların üzerini örten sıkı perde nedense ısrarla ışık geçirmiyor. Zamanın efendisi ve mekanın sevgilisi yüce ruhlar artık biliyor. Bütün bu illüzyonları terk etme vakti geldi. Artık onlar gidiyor!

İlk perde: Her şey

“Her şeyin özü her şeydir. Her şey her şeyde bulunur.” Simya, çıkış noktası olan bu bilgi sayesinde modern bilimin temellerini atan disiplinlerden birisi olmuştur. Kimyada ve metalürjide kullanılan bir çok işlem ve madde simyacılar sayesinde keşfedilmiştir. İnsanoğlunun yaklaşık olarak 2500 yıldır bu disiplinle uğraştığı bilinmektedir.

Doğanın esrarını çözme yolunda hem ruhani hem de felsefi bir başlangıcı olan simya disiplini ilk dönemlerinde içerisinde mistisizm, spiritüalizm, kimya, metalürji, fizik, tıp ve sanatı barındıran çok geniş bir yelpaze gibiydi. Eski Mısır, İran, Mezopotamya, Hindistan ve Çin gibi birçok uygarlık bu disiplinle ilgilenmiştir. Batıda, Hermes Trismegistus’a kadar uzanan felsefi, mistik ve spiritüel bir başlangıcı olmakla birlikte erken  modern dönemde yavaş yavaş kimya bilimine dönüşmeye başlamıştır.

Simya denilince ilk akla gelen kurşunu altına çevirme çalışmaları ve ölümsüzlük iksiridir.

Sir İsaac Newton ve Robert Boyle da simya ile ilgili çalışmalar yapan kişilerdendir. Bu gibi kişiler simyanın kimya olması yönünde şüphe esası ile birlikte ve deneylerle madde doğasını anlamaya ve fizik evreni açıklamaya çalışmışlardır. Simyacılar her türlü madde dönüşümünde değişip dönüşmeyen bir “öz” olduğuna inanmışlardır. Ortaçağın karanlığında Avrupalı simyacılar tüm dönüştürme çalışmalarında kullanabilecekleri efsanevi “Filozof taşı”nı aramışlarıdır. “Filozof Taşı” nesnelerin cevherinde değişiklik meydana getiren taştır. Filozof taşının ilk ortaya çıkışı zannedildiğinin aksine altın merakından değildir. Filozof taşı kişiyi simgelemektedir. Bireyin ruhunda gerçekleştireceği değişim ile bakır gibi olmaktan kurtulup altın gibi değerli bir varlık olacağı kastedilir. Bireyi altına döndüren, bireyin kendi taşıdır. Kendisi taşımaktadır. Dışarıda taş aramak çok yanlıştır. Her insan başlı başına filozof taşıdır. Felsefeye inancı olmayanlar bu taşı asla bulamayacaktır.

İkinci Perde: Varlık Felsefesi

Felsefenin temel konulardan birisi “Varlık Felsefesidir”. Varlığın, gerçekte mi yoksa düşüncede mi var olduğu filozoflar tarafından araştırılmış ve tartışılmıştır.

Varlık sorunu aslında hiçbir zaman filozoflar arasında popülaritesini kaybetmemiştir. Var olmanın anlamı, varlık şartları, var olmanın değeri ve var olmanın ötesi ve varlığın özü gibi konular felsefe dünyasında hep yer bulurlar.

Thales’ten Demokritos’a Anadolu’da yaşamış olan filozofların genel görüşü varlığın yaratılmadığı ve zamanın her anında ezeli ve ebedi bir varoluş içinde olduğu, “Yok” tan “Var” olunamayacağı ve “Var”dan da “Yok” olunamayacağı ve tüm varlığın ilk şekille var olduğu ve bu ilk şeklinde her şeyin özünde bulunduğu ve ilk şeklin değişip dönüşümleri ile varlığın farklı ve çokluk olarak göründüğü şeklindeydi.

Filozoflar daha sonra bu ilk şeklin arayışına giriştiler. İlk şekil su muydu yoksa ateş miydi yoksa zerre miydi? Yoksa ilk şekil ya da öz iki ayrı dünyada farklı farklı hallerde miydi? Platon, idealar evreni ve fenomenler evreni olarak iki evren kabul eder. İdealar evreni düşünceler evrenidir. Maddi evren değildir. Gerçektir ve duyu organlarıyla algılanamaz. Akıl ile kavranır. Fenomenler evreni ise içinde yaşadığımız evrendir. İdealar evreninin gölgesidir. Nesneldir ama gerçeklikten yoksun sanal, illüzyon evrendir. Fenomen evren algılanır. Algıların algıladıkları gerçek değildir ve birlikten yoksundur.

Üçüncü Perde Varlık Birliği

Tasavvufun “vahdet-i vücut” öğretisinde ise “varlık birdir”. Hakkın vücudundan başka bir varlık yoktur. Tüm var gibi görünenler onun tecellisinden ibarettir. Tecellide var gibi görünenler onun varlığının gölgesinden ibarettir. Onun; kendi kudreti ile kaim oluşu onun gerçek varlık olduğuna, onun kudreti ile kaim olan tecelliyatın var gibi görünmesi de gölge olduğuna delildir. Gölge ile asıl olanda birdir. Var olan tek varlık o olduğu gibi ondan gayrı bir vücutta düşünülemez.

Şeyh-ül Ekber Muhyiddin-i Arabi “Mirat-ül İrfan” isimli kitabında şöyle söylemektedir:

Yüce Allah , öyle bir varlık idi ki: Onunla beraber bir şey yok idi.. Şu anda dahi öyledir. Vahid..Yani Birinci.. Ama sayı ve hesap ile değil. Yüce Allah , zatında ve sıfatında münferittir… Ama, bir ferdaniyet mefhumunu düşündürecek belirti olmadan…

O,  isim ve müsemmadan terkib edilip bir araya gelmiş de değildir. Çünkü; isim de, müsemma da odur!  İsim onun gayrına mal edilemez. Çünkü; Onun gayrı diye bir şey yoktur. İşbu sebepten; isim de müsemma da odur! Evvel odur. Amma bu evveliyet için bir başlangıç düşünülemez.. Keza ahir de odur!

Ama bu ahir için bir bitiş tevehhüm eylenmesin. Yani; Bitiş diye bir şey yoktur! Aynı şekilde zahir de odur! Ama şöyle veya böyle; diye bir zuhur vasfını tabir de mümkün değildir. Keza batın da odur. Yani; Gizli… Ne var ki ; bu gizliliği de anlatmak için herhangi bir vasfa büründürmek mümkün değildir.

Taayyünatın, yani; Herhangi bir şeyin kendi başına oluşu ve başkasına benzeyiş şekillerinin tümü odur! Varlığın ilk harfi, keza odur! Yani Varlığın başlangıcı… Keza sırrın başlangıcı da ona varır. Aynı şekilde ahirin, yani; Sonun harfi de yine odur! Onunla başlar… Yani; Onun baş harfi ile… Böylece ahirin de sırrı o olmuş olur. Muhyiddin Arabi monopol oyununun atası olan “Satranc-ı Urefa” adlı oyununda: “Bir” e ulaşan yolda, zillet ve visal arasındaki 101 basamaklı bilinç yükselişini anlatmıştır ki bu oyun kendi icadıdır ve öğrencilerinin eğitiminde kullanmıştır.

Dördüncü Perde: Kozmik Bilinç

Ezoterik öğretilerde ise varlık “bir” olarak tanımlanır ve “bir” den başka bir varlığın olmadığı öğretilir. Halka açıklanmayan bu öğretiler belli bir grup içinde ve sembolizm ile aktarılmıştır. Varlığın birbirine zıtmış gibi görünen iki hali yani “mutlak varlık” cephesi ile “Göreceli varlık” cephesi aynı şeydir. Bu zıt yapılar daima birbirlerini tamamlar ve dönüşüm sonsuzda sonsuz kez gerçekleşir. Bireysel bilincin zannettiği gibi kimlik göreceli varlığın taşıdığı ve ölünce bıraktığı vücut yada zihin değildir. Kozmik bilinç ölümden etkilenmeyen benliğimizdir. Aydınlanma kozmik bilince ulaşma ile gerçekleşir. Ezoterik bilgelik kendini bilme yoludur. Kendini bilmek en büyük erdemdir.

Beşinci Perde: Kuantum Kuramı

Kuantum fiziğinin temelleri, Max Planck, Albert Einstein, Niels Bohr, Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger, Max Born, John von Neumann, Paul Dirac, Wolfgang Pauligibi bilim adamları tarafından atılmıştır.

Kuantum Fiziğinin temel kavramları;Belirsizlik ilkesi, anti madde, Planck sabiti, kara özdek, dalga kuramı, nicem alanları, olasılık teorisi, kaos teorisidir. Klasik fiziğin kara cisim ışıması, tayf çizgileri, foto-elektrik etki gibi bir takım olayları açıklamada yetersiz kalması sonucu gelişim göstermiştir.

Kuantum kuramı bizim algıladığımız dünyadan çok daha farklı bir dünya görüşü ileri sürmektedir.

Bu görüşler klasik mantık ile değil zıtlıklar mantığı (diyalektik) ile anlaşılabilir. Zannedilenin aksine varlıklar aynı anda hem parçacık hem de dalgadır. Aynı şekilde süreklilik ve süreksizlikte aynı anda varlıkta mevcuttur ve varlık hem sürekli hem de süreksizdir.

Bir parçacık aynı anda iki farklı noktada bulunabildiği gibi aynı anda hiçbir yerde de olabilir. Kesin sınırları çizilemeyen bir kuramdır. Bağımsız parçacık tanımı kuantumda geçerli değildir. Parçacıklar aynı anda diğer tüm parçacıklara bağlı olduğu gibi hiçbirine bağlıda değildir.

Her türlü olasılığın aynı anda ve her tür tanımlamada vücut bulduğu kuantum kuramı bizlere sonsuz olasılıkların sonsuz bir şekilde ve aynı anda olduğunu ve o an hem var hem de yok olduğunu anlatan ileri bir bilgidir. Kuram, zamanı sürekli olarak değil “an” olarak ifade eder. Her an yeni bir oluşum ve farklılık vardır. Gerçek, an’ın gerçeğidir.

Mutlak gerçek an’da gizlidir ya da mutlak gerçek yoktur. Anda her ikisi de mevcuttur. Kesin olarak tanımlanamayan bir enerji ağı vardır. Bu ağın sabit sınırları çizilemez. Bu ağ tektir. Devamlı değişen ve dönüşen bir ağdır. Her an farklı bir yapıda, farklı bir yoğunlukta titreşmektedir. Buradan hareketle şu çıkarımları yapabiliriz.

İnsan algıladıklarından ayrı bir varlık değildir.

Algıladıkları ve yanılgıya düşerek kendisinden ayrı olarak tanımladığı her şeyle aynıdır. Tek enerji ağıdır. Ayrı bir varlık değildir. Sonsuzla sonsuz bir bağı vardır. An’da yaşamaktadır.

Böylece kendini arayan gizemin seyri hep devam etti. Zaman geçti, sonsuzluk bir “an” olup geçmişi ve geleceği fethetti. Tüm bilinmezler bilindi ve bilinenlerden yeni bilinmezler üretildi. Varlık sonsuz kere takla attı öz ruhunda. Bilinçler mekanlara serildi kar tanesi kristalleri gibi. Gizemler unutulup gitti ve her bir gizem bir diğeri ile birleşti ve birlik olup “bir”i gerçekleştirdi sonrada kadim efsanelerle hiçbir zaman ayrılmamak üzere evlendi.

Kuantumun düşünce boyutuna katkıları