Uykuda Uyanış

Yanık tenli aşklar peşindesin hep. Bu ne bir dinginlik ne de bir iç yangını arzusu evet. Yalnızca bipolar bir aşk; kendi haline bırakılmaktan milyon mil uzak…

2

Seninle her şeye varım Ben’in şartları her denkleştiğinde neler olmaz ki! Ama şartlar olur demiyor. Kendimi anlatamayabilirim seni şu an çok özlediğimden- sözlerini okşamak istiyorum hemen- , aslında en sevdiklerimden birini kırmadan süzülmeliyim ben geceden inceden inceden- sadece… aşk onu reddettiğimi sanmasın ilk heceden-.

Bu hayal keşke gerçek olsa, yanına da taşınırım diyorum içimden. Ama mümkün değil bir araya gelmemiz. Biliyorum ama şiddetlice istiyorum. Düşünceler hayattan daha hızlı ilerlerken zaman da durmayı seviyor olabilir bir yandan; bipolar ve şizofren aşkın yalpalayışı bile gerçek değilken…

Şimdi yatakta yüzüstü yatmaktayım. Ama yalnız yatmak gelmiyor içimden. İçimden ne geliyorsa süzmeden yazmak güzel ama kokunu alır gibi olunca daha çok özlüyorum. İçine çek beni, biraz kalmalıyım orada. Penisilin gibi bir şey bu hem. Ruhuna her değdiğime ya da içine her çektiğinde tebessüm etmene dem. Çaktırmadan çok sevmen tuhaf bir huzur… Dokunuyorum ruhuna, birbirimizi görmüyoruz ama hissediyoruz, bağırsaklarını bile öpebiliyorum. Hem pek bir cilveliler bazen. Bu beyin kıvrımlarını cilvelice üzerime salman da pek hoş. Öyle civa gibi kıvrılıyor, o kıvrılmazsa sözler, o da olmadı Akaşik kayıtlara kodlanan dilekler…

Ben buraların en mutsuz olmayan ve tek olmuş iki insanı gibi uykuya olan adlarımızla başladım. Bu film bir ortadan bir sondan bir baştan mı gidiyor, ben mi şaşırdım? Yoksa sürekliliği yok da ben mi çalıyorum başkalarının hayatlarından. Eksilsin istemiyorum başkalarından- eğer öyleyse farkına varmışlar mıdır ki!- hem neler neler eksilir de; her şeyin geçiciliğini her saniye unutabilip, devamlılığı varmış gibi davranma oyunun parçaları hiç eksilmez. O da var.

Tüm roman karakterlerini her yerimize dolamamız, bu bizi çıldırtan sahnelerden çok sonra oluyordu, biliyorsun değil mi! Roller verilmiş bize bilmem kaç hayat öncesinden ya da belki biz çaldık bu rolleri hadlice; hiç fark etmez. Şu bazen senin bazen benim başı çektiğimiz rollerden bahsediyordum, romanlara sarmalanmış rollerden… Hatta birinde rolleri değişiveriyoruz tatlı sert. Benim bakışlarım sana bulaşıyor. O cilveli bakışlarımızdan birkaçını atarken bana yakalanıyorsun ve yakalanır yakalanmaz gözler rolü kalbe paslıyor ya, işte tam da o an bu sonsuz aşkla çıldırıyorsun. Çünkü birbirimize bazen öyle benziyoruz ki o pozlar senin ve benim. Kalbin çıldırınca ben de ateşleniyorum. Bu şöleni yaşayamayacak olsak da bu hayatta, önceki hayatlarımızda yaşamamış olmamız büyük budalalık olurdu. Sevginin yolunda ve aşkın koynunda kanıksamak ne çok ateş pençesi… Sevgimizi kovuğumuzdan korkmadan taşırıp yüceltemeyecek… bir saniye sonra yitebilecek bir hayatla neler yapabileceğimizi bilemeyecek kadar deliyiz biliyorum.

uyanış 2

Ruhlarımızın kendi aralarında anlaşması ne tuhaf değil mi! Şahsına münhasır bir dişilik seziyorsun bu tavşan kulaklarının altından zihnime sızan nefis bir gülümsemeyle. Neyi benimseyeceğini sen belirleyemiyorsun ya bazen. Kayıveriyor her sözün elinden. İkiz ya da eş ruhlar arasındaki faz farkı, hem cennetin hem de cehennemin burada olduğuna delalet. Sığmayacak ruhum buralara, oralara; sığamayacağım kendime.

Bizimkiler kendi aralarında ne ilginç paslaşıveriyorlar öyle. Ruhuma değer değmez beyninin ince kıvrımlarına, oradan gözlerimin gözle görülmeyen secdelerine- şaşkın bakışlarından benim ince zevklerime, oradan tekrar beyninin kıvrımlarına- gözlerindeki gamzeye, oradan gülücüğümün gamzesine… Uyuyakalırsam bana en güzel sözcüklerinden ayır ki güne güzel uyanayım- Ben böyle der demez gamzenin altındaki ince çizgi hafif yana kayarsa hiç şaşırmam.-


Önceleri, daha hiç tanımıyorduk birbirimizi… Tenimi kokla istiyorum şu an ve saçlarımı. Mis gibi kokuyormuş ya ruhlarımız zaten. Sen de kokla, kokladıkça daha çok çıldırırım ben. Bir de heyecanlandığında aynanın karşısına geçmiş resmimi öperken bana şarkı söylediğin sahneleri yolla bir gün biz daha hiç ölmeden. Evet, ama o sahne senin aniden ve herhangi bir yerde, baş başa ya da başıboş kalmamızın en mümkün olmadığı an ve yerlerde mucize kabilinden sığınacak bir yer bulduğumuzda gerçekleşiyor çokça. Onlar hiç eksik olmamalı, sessiz film oynuyor her yerimizde- halka açık- estetik-hem vahşi hem narin ve ruhuna el değmemiş bir ilk sessiz film…- Bu filmdeyken aramızdaki her şey dönüşmeye istek duymalı. Kendini tekrar ederken bile duyacağı heyecanı, daha güzeline dönüştürme isteğiyle yanmalı. Gregor Samsaya dönüşmek değil içimde tınlayan, ümitli bir şey solumalı, solutmalı diyorum.- Evet, onların bakışları da canlı tutuyor ipimizi, Hem komplekssiz hem isteklice hem yüksek mertebede onaylar gibi… Aramızdaki bağ yani ip nasıl besleniyor sanıyorsun! Tam da olması gerektiği gibi böyle oluyor demek. Nasıl bir sinerjiden nasıl Sen’ler doğuruyorum bak. İzleyenlerin pırıltıları, tahrikleri hatta yetenekleri bile tenime bulaşıyor. Senin zirvene yaklaştığımız sahnelerden biriymiş… Düştüğüm anlar kucaklayıp kaldırabilirsin ve böylece devam edebiliriz-belki zamanla…- Besle beni uyuyakalmadan minicik tatlı dokunuşlarla ruhuma. Seni yine düğümleyeceğim, sen de yüreğinde düğümle ve öylece uyuyacağım şimdi.

Bir araya gelemeyeceğimizden; seni cehennemin kucağından alıp cennetin kucağına aday gösteren bir aşktır dileğim. Ama unutma ki; hak edilmeyen saf özün takdir edilmeyen değerliliği ne kadar ulaşılabilir görünse de, aşılamayacak şeffaf bir duvar yaratır. Bir makasın kesmek isteyeceği kadar yaşanılası anlar olmalı hayatında. Dokunmadığı yerlerden geçmek için heyecan duyacağı… Ya da kestiği yerlerden tekrar tekrar geçme isteğiyle geçmişe özlem duymalı. Kırpıp biçmenin de bir manası olmalı.

Olmalıydı ama onsuz olmamalıydı. Onunla beraber dönüşmeliydi her şey; değişmeleri değil dönüşmeleri beraberken sevdiğimizden. Keşke…