Cumhuriyet ve Şal

Bu ülkenin, ne kadar sarsılsa da yıkılmayacak bir cumhuriyet geleneği ve her daim acılara ve mucizelere şahit olan çocukları var! Burası Atatürk Türkiye’sidir.

Tarihe geçecek bir döneme şahitlik ediyoruz yine… Bugün yaşananlar onlarca yıl sonra tarih kitaplarına nasıl konu olacak, merak içindeyim.

cumhuriyet atatürk türkiye

Ortalık toz duman. Çocuklar bile olan biteni anlamaya çalışıyor. Karmaşık politik gündem, dönemin şahidi olan çocukların oyunlarına kadar indirgenmiş durumda. Gerilen ve yorulan toplum psikolojisinin kendine gelmesi zaman alacak.  Kendi çocukluğumu düşünüyorum…

12 Eylül döneminde sağ-sol çatışmasının ülkeyi ikiye böldüğü günlerdi. Akşamüzeri sokakta barikatlar kurulmaya başlanırdı ve başımızın üzerinden kurşunlar geçerken evlere kaçışırdık. Bir de çok mühim hissederdik kendimizi. Dilimize pelesenk olmuş bir tekerlememiz vardı: Aymay Kumay, Cevdet Sunay, Nihat Erim, Kel Kafanı Yerim. Neden ‘Nihat Erim’in kel kafasını yediğimizi’ hiç düşünmezdik. Deniz Gezmiş ve arkadaşları asıldıktan sonra, topluma kalan vicdan azabı, belki de çocuk tekerlemelerinin içinde saklanarak hafiflemeye çalışıyordu. Nihat Erim, suçsuz üç gencin asılmasına neden olan Balyoz hareketi adındaki uygulamaları başlatması nedeniyle ‘Balyoz’ lakabıyla tanınır. Türkiye’nin suikasta kurban giden ilk başbakanı olarak şöyle bir söylemi vardır: ‘Bazen demokrasilerin üzerine şal örtmek gerekir.’ Bugün bize dayatılan geçici karanlık, benzer şekilde, demokrasinin üzerine örtülen kara çarşaftır. Yüzünü güneşe dönmüş, pusulası Atatürk ilkeleri olan bir millet, suni olarak karartılmış bir ortamda yaşamaya mahkûm edilemez.

2014 Türkiye’sinde, 1980 sonrasında yaşadığımız Cumhuriyeti yıkma ve Atatürk değerlerini kökünden kazıma sistemi kendi kendini imha etmiştir. Yaşanan suni kaos, din sömürüsü ve çirkin politik oyunlar üçgeninde bütün tilkilerin kuyruğu birbirine dolanmıştır. Onlar kendi sarmalında çırpınırken, ne yaşananlara alkış tutmak ne de karamsarlığa düşmek gerekir. Laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti kazanımları ve varlığını sürdürdüğü bu değerli coğrafya emperyalist güçlerin her daim iştahını kabartmıştır.

İşbirliği yapmaya hazır birileri her dönemde bulunur. ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz, o dönem yerel yönetimlerde çalışan  bugünün siyasi aktörlerini 1996 yılında keşfetmiştir.  Aynı yıl, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un sağladığı parayla ‘The Strategic Assessment Center of Science Applications Corporation (SAIC) tarafından düzenlenen konferansta, Türkiye’nin 2020 yılına kadarki geleceği konuşulmuştur. Özetlenen tabloda, ordunun zayıflatılan gücü, komşu ülkeler, Nato ve Batı ilişkileri, Osmanlıcı ilişkiler, İslam’ın egemen olmaya çalışması ancak başarılı olamaması, Kürt sorununu Türkiye’nin tek başına halledemeyeceği gibi başlıklar yer alıyordu. 1997 yılının başında, bugün kimlerin iktidara geleceği belliydi. Peş peşe kazanılan seçim zaferleriyle güçlenen iktidar, çıkar çatışmalarına girdi ve rotadan sapmalar başladı. ABD’nin yıllardır tezgahladığı, Ortadoğu ülkelerine yönelik ‘Ilımlı İslam’ planları başarısız olmuştu.  Bu bağlamda, başbakana lütfedilen kirli ‘Büyük Ortadoğu Eşbaşkanlık Projesi Başkanlığı’ payesi de işlevini yitirdi. Sözde ‘Paralel Yapı’ olarak görülen ‘F tipi örgütlenme’, iktidarı bugünlere getiren ABD, CIA ve FBI dayanışmasının başka bir yan ürünüdür. Ancak F tipi yapı, mevcut iktidarla hakikaten paralel ilerlemektedir. Tetikçi rolü üstlenen cemaat, eteğinde dökecek taşı kalmadığı zaman iktidarla birlikte esas işlevini yitirmiş olacak. Yağlı ilmek oldukça uzun bir zamandır boyunlarında.

Yangından mal kaçırma telaşı nafile. Görünen o ki 30 Mart’a kadar ses kayıtlarının dozajı giderek artacak. Amerika’nın nihai olarak başarısız olduğu ancak halkların büyük bedeller ödediği Irak, Mısır ve Suriye örnekleri dikkat çekici. Ilımlı İslam projesi sınıfta kalmıştır. ABD’nin bölgede yeni bir kaos yaratacak gücü var mı? Bundan sonraki hedef nedir? 30 Mart sonrası dengeler ne yönde gelişecek, göreceğiz.

Bugünlere gelmemiz sadece mevcut ak yönetimlerin ürünü değildir. Toplumun temelden aydınlamasını engellemek ve ortaçağ karanlığına gömülmesini sağlamak için çalışan güçler ve bağnaz politikacılar her zaman işbirliği içinde olmuştur. Doğru kalkınma politikaları ve ülkenin dört bir yanına ışık saçan Köy Enstitüleri modeli yaşasaydı, bugün her şey farklı olurdu. Yaşadığımız yüzyılın en büyük eğitim reformu olan bu model sayesinde, büyük kente göç, köylünün hayata tutunma seçeneği olmayacaktı.

İnşaat, tarım, marangozluk, denizcilik, seracılık, arıcılık öğrenen, duvarlarında keman sesleri yankılanan, Gogol piyesleri oynanan, Shakespeare ve şiir konuşulan Köy Enstitüleri Cumhuriyet’in göz bebeğiydi.

Komünist yetiştiriyor’ diyerek ortadan kaldırılan bu sistem yayılarak devam etseydi, yani halkın topyekûn aydınlanmasının önü kesilmeseydi, bugün meydanlarda halkın din sömürüsü ve kömür çuvalıyla aşağılanması mümkün olmazdı.

Uzun zamandır toplumdaki değerler sisteminin yapı taşlarıyla oynanıyor. Bu ne yazık ki  sistemli bir çalışmanın ürünüdür. Düşünmeyen, sorgulamayan ve birbirinden ayrışan bir toplum her zaman birilerinin işini kolaylaştırır. Karanlık günlerde, Atatürk ilkelerinin ruhu ve toplumu bir bütün olarak içine alan Cumhuriyet devrimlerinin gücü daha da iyi anlaşılıyor. Sürekli dinamiklerin ve dengelerin değiştiği toplumda; çağdaş Cumhuriyet kadını, 2014 Türkiye’sindeki meydanlardan yükselen ‘hüloğ’ nidaları ve dağa çıkan oğlunun ardından Kürtçe ağıt yakan kadın bir bütün olarak ülkenin yan yana duran gerçekleridir. Birbirinden bağımsız ve kopuk olarak değerlendirmek büyük bir yanılgıdır. Bizi bize bölmelerine izin vermek, binlerce kez ölmeye razı olmak demektir.

Türk kadını

Özellikle kadına ait değerler sömürü aracı olarak kullanılıyor. Politika kirli ellerini kadın bedeninden çekmeli ve illa ucuz siyaset yapmakta ısrar ediyorsa, kendine sömüreceği başka kaynaklar bulmalıdır. Kendi inancı doğrultusunda örtünmeyi tercih eden kadın, meydanların dillendirilen en büyük seçim malzemesi olmaya mahkûm olmuştur.  Örtünmeyen kadın, sınırlarını kendi çizmekten aciz olduğu için, giyim tarzına müdahale etme cüretini erkeğe veren ve varlığı bedenine indirgenerek aklı ve kimliği yok sayılan kişi konumuna düşürülmüştür. Muhafazakârlaştırılmak istenen toplumda;  son 10 yılda, kadın cinayetleri, tecavüz davaları, çocuk yaşta babası yaşında adamlarla evlendirilen kız çocuklarının sayısında görülen büyük artış tesadüf değildir.

Pir Sultan Abdal ne güzel der: ‘Demiri demirle dövdüler, biri sıcak biri soğuktu, insanı insanla kırdılar biri aç biri toktu.’

Toplumsal kutuplaşmanın ateşine dört bir koldan odun atanlar, kendi yarattıkları sınıfların refahına giden yolu hırsızlık, hukuksuzluk ve değerler sömürüsü üzerinden yaptılar.

Adalet, özgürlük, insan haklarının yerinde yeller esiyor. Düşlerimizde büyür artık Ali İsmail’in, Abdo Can’ın, Ethem’in, Mehmet’in gözleri. Adalet ve hukuk Silivri Hapishanelerinde sıfırlandı. Penguen Medyası rezaleti, AVM mezarlığı olan kentler, kesilen binlerce ağaç, çocuklar üzerinde denenen ucube bir eğitim sistemi, fiziksel ve psikolojik şiddet var. Politik sularda ‘normal’ algısı tehlikelidir. Kendi normlarını ve doğrularını, toplumun gerçeği gibi dayatmaya çalışmak geçici bir zafer sağlar. Her şey bir şekilde özüne döner.

Oy veren ve vermeyen herkes toplumun bugün vardığı noktada katkı sahibidir. Hiçbirimiz çemberin dışında değiliz. Birileri aç bırakıldı, birileri karanlıkta kalsın istendi, birileri gerçeklere gözünü kapadı, bazıları hep satılıktı,  çoğunluk uzaktan dumanı gördü ama ateşin bu kadar yakına düşeceğini hesap etmedi… Bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti şal istemez üstüne. Dahası Atatürk Türkiye’sinin üstünü örtmeye kimsenin gücü yetmez. Geçer bu karanlık günler elbette. Yeter ki yılgınlık ve umutsuzluk olmasın. Bir de eksilmesin çocuk şarkılarının neşesi…