Anne: Dört harf bir Âlem

Annemi kaybettiğimde duyduğum acı aklıma geliyor şimdi. Ondan sonra ömrünü bana adamadı hiç bir kadın… Anne: Dört harf bir Âlem.

Bana kız anne, bana bağır! Terli terli dert içtim, yoruldum...

Bana kız anne, bana bağır! Terli terli dert içtim, yoruldum…

Kimselerin bilmediği bir umman değil derdim, ancak her hamal kendi yükünü bilir. Nasıl anlatsam inan hiç bilmiyorum ama yine de bir şeyler söylemek zorunda hissediyorum kendimi. Bütün telaşım insanlardan ısrarla kaçan ve herkesin sahip olmak istediği şeyi, yani mutluluğu bulmaktı. Tarifini her insanın ayrı ayrı çizdirdiği bir zanlının resmi var elimde. Kimi görsem ondan şüpheleniyor, kalbimde teşhisiz bir his uyandığında hemen onu sorguya çekip amacıma ulaşmak için enine boyuna yokluyordum. Çocukluğumun bu eşsiz oyunu öyle yer etti ki garip benliğimde…

Annemi kaybettiğimde duyduğum acı aklıma geliyor şimdi. Ondan sonra ömrünü bana adamadı hiç bir kadın. O merhametli bakışlarıyla her zaman onarmayı bildi kırık gönlümü. Açlığımı midemden önce annem hissederdi. Üşüdüğümde kollarına alır sıcacık yüreğinde ısıtırdı yüreğimi. Babasız büyümenin yarımlığını orada unuttum hep. Bir gün evden gitmemi söylediğinde anlam verememiştim. Sanki o değildi bana ömrünü adayan kadın… Kışın ortasında derme çatma barakadan dışarı çıkıp, köyümden ayrıldığımda yaşım daha on sekizdi.

Sanki ruhumu bedenimden ayırıp, ruhsuz yaşamaya mahkûm etmişlerdi beni. Dünyaya dair çocuksu mutluluk ve hüzünlerim vardı, en büyük acım babasız yaşamaktı, sonra buna bir de annemin beni evden kovması eklendi. İşte böyle gelmiştim İstanbul’a. Cebimde bir kaç kuruş para, üzerimde yamalı bir ceket ve yüreğimde fukara bir yarayla. Üsküdar’ ın o günleri daha masum kalmış gözümde. Belki de Hacı Ahmet Amcanın küçük terzi dükkânı orada olduğu içindir, rahmetli Ahmet Amca… İki günlük açlığın ardından, Üsküdar’ın yabani sokaklarından birinde it gibi titrerken gördü, hıçkırıklarımı duyup gelmişti yanıma.

— Böyle ağlarsan yıldızlar küser evlat, ışık vermezler dünyaya!

Nur yüzlü Ahmet Amca… Yalnız yaşayan bir ihtiyardı, evini ve yüreğini açtı bana. Tombul ve kısa boylu, gözlerinde tükenmez bir merhamet pınarı, şişmanca suratında kirlenmemiş insanlık vardı. Biçare yüreğimin dayanağı işte bu ihtiyardı. Elim ilk defa onun yanında iş gördü, acıyı ve hüznü bir ip gibi kadere dokumayı bana o öğretti. Toyluğum onun hayat kaynağı, benimse eğreti gülüşlerimde bahardı. Bir gün bana yüklü bir para vererek köye, anneme gitmemi söylemişti. Onun yanına geleli bir aya yakındı. Ağlayarak boynuna sarıldım, sonra hayır duasını aldım ve köyüme gittim.

97’nin ilkbaharıydı, neden kovmuştu beni evden? Pekâlâ, biliyordu ondan başka gidecek yerimin, sığınacak kimsemin olmadığını. Kalbim içten bir gülücük için deli olurken, suratımdaki aptal tebessümde işte bu soru vardı. Her an cevap aradığım meçhulüm buydu. Şimdi baba ocağına adım adım yaklaşırken yenileri ekleniyordu, yani soru üstüne soru. İlkbaharın güneşli güzel gününde, benim sübyan zihnimde soru yağmuru vardı. Bütün güzellikler basitleşip, çirkinleşmişti gözümde.

Annem beni neden evden kovdu?

Paslı baraka uzaktan görünmüş, bacada dumanın eseri yoktu. Sorularımın seline kapılmış annemin sevgi dolu yüzünde huzur bularak çaldım kapıyı… Tak! Tak! Yetim yüzüme kapıyı açan, öksüzlüğümdü… Haftalardır yarı ölü yattıktan sonra gözlerimi Ahmet Amca’nın evinde açtım. O kapı bana açılmamıştı, benim kapıda durup anneme seslendiğimi gören köylülerden biri yanıma gelip beni anneme götürmüştü, doğrusu annemin mezarına.

Güzel, şefkat gözlü anneciğim!

Toprağına dokunmaya yüreğim dayanmadan feryadı koparmış, sonra da kendimi kaybetmişim. Söz verdiğim gibi mektup yazmayınca, Ahmet Amca merak edip köyüme gelmiş ve beni tekrar İstanbul’a götürmüştü. Annem ağır hastalığından dolayı ölümünü hissetmiş ve beni kendisinden uzaklaştırmıştı. Onu birkaç ay önce, şu geçici dünyada, ondan sonra en çok sevdiğim kadını terk ederken anladım. Ahmet Amca’nın zengin bir kardeşi vardı ve onun dünyanın hiçbir zenginliğine değişilmeyecek kadar güzel kızı. Fidan İstanbul’da hukuk fakültesini kazanmış ve Ahmet Amca’nın yanına gelmişti. Eşsiz güzelliği tarife sığmaz, Senden olan nasıl olur da güzel olmaz?

İki yıl aynı evde, ayrı odalarda, ama aynı duyguları paylaştık onunla.

Eğer bir gün çocuklarım olacaksa, anneleri o olmalıydı. Eğer bir kadın ömrüme sahip olacaksa bu oydu. Kader sadece yollarımızı değil, bakışlarımızı da kesiştirdi bir gün. Merdivenlerden çıkarken karşılaşmış, ikimizde heyecanla donup kalmıştık birbirimize bakarken. Gözlerinde esrarlı bir tılsım vardı ve beni dünyadan koparıp bambaşka bir dünyanın uçsuzluğuna bırakıyordu.

Nasıl yaptım, o cesareti nereden buldum bilmiyorum, çevik bir hareketle önce yanağını öptüm, sonra ona sarılıp kulağına onu sevdiğimi bir nefeste fısıldadım. Bana sarıldığında aklım beni terk etmişti… Gözlerden uzak dört yıl geçirdi gizli aşkımız. Onu hep, elinde bavuluyla bahçe kapısından içeri girdiği gün gibi…


Toplanmış saçları, biçimli güzel yüzü ve güven veren bakışlarıyla, ilk gördüğüm an gibi her an sevdim. Okulunu bitirmesine yakın, kendileri gibi zengin bir ailenin oğluyla çıkageldi babası. İnsanın içini ısıtan sıcak yaz günlerinden sonra gelen kış gibi. Ve damat adayını gözlerimin önünde tanıttı biricik kızına. İşte ondan da, dünyadan da kopmam böyle olmuştu. Durumumu Ahmet Amca anlamış ancak sesini çıkarmadan çileme ortak olmuştu.

Bu olanlardan sonra bir gece aynaya baktım. Kimsesiz bir fakirin dünyası onun için, kumdan başka zenginliği olmayan bir çölden farksızdı. Onu onca sevmeme rağmen, onu kırgın bir nefrete ve kendimi onsuz bir zindana attım. Bugün bir bebek getirdi dünyaya, ne yakışmıştır annelik vicdanlı yüreğine. Annem kadar merhametli bir anne…

Rabbim,
Kimsesizliğimin biricik dayanağı, kırık gönlümün yegâne sığınağı…
Seninle paylaşıyorum, çünkü her şeyin şahidi sensin.


Annelerin Empatiyi Unutturan Kutsallığı