Benden İçeri – Bilim Kurgu Öykü

Anahtarımın kapı kilidine uymamasına anlam veremiyorum. Bir süre cebelleştikten sonra bunu son zamanlardaki dikkatsizliğime bağlıyorum. Anahtarlarımı karıştırmış olmalıyım. Resmen kapıda kaldım. Çok uzun geçtiğini hissettiğim bir günün sonunda üstelik…

benden

Apartman hiç böylesine sessiz olmazdı, hiç gelen giden olmadı birkaç saattir. İkinci kattaki dairemizin kapısı önünde eşimin gelmesini bekliyorum. Bu akşam işyerinde fazla mesaisi yoksa gelmesine az kalmış olmalı…

Evet, nihayet… Ayaklarını yere sürüyüşünden ve hep aynı sesi çıkaran topuklu ayakkabılarından tanıdım onu. Eşim geliyor, eminim. İkinci katın merdivenlerinde gözüktüğünde ne kadar güzel olduğunu hatırlıyorum. Acaba ona en son ne zaman söylemiştim bunu?

Çok yorgun olmalı… Keyifsiz görünüyor ayrıca. Yine o satış budalası müdüründen laf yemiş olmalı bugün. Bana bakıyor, boynuma atılıp sarılmasını beklemiyorum, tamam… Boşluğa bakar gibi baktı, ama. Gereksiz yere başlayan son tartışmamızı sandığımdan daha çok büyütmüş olmalı gözünde.

Bir eliyle market poşetlerini tutarken, diğeriyleyse omzunda asılı duran çantasını karıştırıyor. Anahtarlarını arıyor. O da, unutmuşsa ne trajik bir şey olur! Küçük ama kalabalık çantasının içinde aramaktan vazgeçince zile basıyor. Nasıl yani? Ben de dışarıda olduğuma göre evde kim olabilir ki bu saatte? Bunu ona yüksek sesle söyleyip, tepkisini almaktan çekiniyorum. Onu dinlemediğimi düşünsün istemem yine. Birinin ona kapıyı açmasını bekliyor. Evde birisi varsa da, benim kapıyı açmaya çalışımı duymamış olmalı…

Zile ikinci kez bastığındaysa daha kararlı görünüyor. Evde olduğuna emin olduğu birisinin kapıya geç bakmasına içerliyor.

İçeriden söylene söylene sesler gelmeye başladı… Bir erkek sesi… Bu herif de, kim?

Kapıyı yarım şekilde açık bırakıp, tekrar uzaklaşıyor içerideki ses. Bir şey demeden içeriye giriyoruz. Anahtarları asabi bir şekilde sertçe portmantonun üzerine atıyor eşim. Gününün çok gergin geçtiği çok açık artık… Yanan banyo ışığından sonra evde açılan ikinci ışık, yatak odasınınki oluyor. Ben holde kalakaldım. Birisi evimde banyo yapıyorsa eşimin bunu bana söylemesi gerekmez miydi? Ne tür bir kızgınlık, bu davranışını haklı çıkartabilir ki?

Ayağımı sanki istem dışı bir hareketle salona doğru uzatıyorum. Büyük salonumuzun karanlığını caddeden içeriye doğru yansıyan sokak lambalarının ve araba farlarının ışıkları belli belirsiz aydınlatıyor. Tek dileğim berjerime kurulmak ve soluklanmak… Ne de olsa kendimi en rahat ve güvenli hissettiğim yer hep orasıdır.

Gözlerimde mi bir sorun var, yoksa oda sandığımdan daha mı karanlık? Kapıdaki uyuşuk ve esrik halim devam ediyor olmalı… Ama lanet olası berjer koltuğum burada değil. Anahtarımdan sonra koltuğumu da kaybetmiş olmak fikri, çok saçma… Salondaki mobilyaların yerlerinin değiştirilmiş olduğunu fark ediyorum. Şu koca sehpanın ortalık yerde durmasına sinir olduğumu bilmiyormuş gibi temizlikçiye değiştirtmiş olmalı eşim. Gözüm odayı süzmeye başlayınca perdelere de takılıyor. Evle hiçbir zaman çok ilgili olmadım, ama perde güpürümüzün böyle olmadığına eminim.

Mutfağın ışığı yandı… Umarım güzel bir şeyler vardır, öyle açım ki… Günlerdir yemek yememiş gibiyim. Tencere yemeği varsa harika olur, yoksa eşimin içinde bin bir ot barındıran salatalarına kaldık. Ne bitmek bilmez diyettir, ömür boyu kuru fasulyeye ve kabak dolmasına hasret kaldım.

Paralel Evren

Banyonun kapısı açıldı, ışığı kapandı. Zorunlu misafirimiz her kimse inşallah benim bornozumu giymemiştir. Ne? Bu da, ne demek şimdi? Banyodan çıkan ayaklar küçük adımlarla mutfağa girdi. Artık tahammül sınırlarımın sonlarındayım. Berjer yerine üzerine eğreti oturmak zorunda kaldığım şu rahatsız sandalyeden hışımla kalkıp, evimde neler olup bittiğini artık öğrenmem gerekiyor. Beni görmezden gelen eşime ve evimdeki davetsiz kişiye hadlerini bildirmek için zamanıdır…

Hem sakin, hem kızgınım… Bu iki tezat duygu bir arada nasıl oluyorsa… Ve bu yüzden bir gariplik var üzerimde. Yine de kararlıyım. Doğruldum yerimden. Doğrulmamla salonun ışığının yanması bir oldu.

* * *

Topluluk önünde konuşmasını oldum olası becerememişimdir. Çocukluktan kalma kötü bir huy aslında. Konuşamamakla kalmayıp, kaçacak bir köşe bucak aramak… Hele tüm gözlerin benim üzerimde olduğunu hissetmişsem… Bazense başrolünde kendinizin olduğu bir sahnede olmak, kaçınılmazdır. Herkes etrafıma toplanmıştı, sisli puslu da olsa görüyordum. Bir şeyler dememi bekliyorlardı sanki. Bir yandansa hiçbir şey diyemeyeceğimi biliyormuşçasına umutsuz gibiydiler. Sonra bayılmış olmalıyım. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Islak toprak kokusundan başka…

* * *

Koca lambanın birdenbire kafamın tepesinde yanmasıyla beraber her yer aydınlandı. Salon, sokak, dünya…

Eşim tam karşımdaydı. Bana doğru ama boşluğa bakar gibiydi yine… Hemen yanı başındaysa benim bornozumu giymiş olan bir adam… Ona arkasından sarılıp, tıpkı benim gibi omuz başlarını öpüyordu…

O an, ya ölmek ya da öldürmek istedim. İçimden geçen tek duygu buydu…

Sonra tuhaf bir şey oldu. İçeriden bir ağlama sesi geldi… Bir bebek ağlıyordu. Bizim hiç çocuğumuz olmamıştı ki! Eşim, uykusundan uyanmış olan bebeğin yanına gitti. Anneciğim! diyerek, bebeğinin yanına koştu. Benim güzel, lacivert bornozumu giymiş olan adamla baş başaydık artık. Birkaç adım ötemde duran adamla…

İlk şoku atlatınca biraz görmeye, biraz duymaya başladım. Oysa nicedir ayaklarımın uyuştuğunu, ellerimin karıncalandığını, zihnimin bulanıklaştığını hissediyordum.

Aynada kendime bakıyor gibiydim…

Bana şaşılacak derecede benzeyen, ufak farklarla bu kadar olabilir ancak diyeceğim birisiydi karşımda duran… Varlığından hiç haberdar olmadığım ikiz bir kardeşim miydi? Yoksa belleğimden izlerini silmeye çalıştığım bir ameliyatın sonrasındaki yeni suretim mi?

Spor yapmayı hep ihmal etmiştim, karşımdaki kişiyse spor yapıyor olmalıydı, daha atletik bir vücudu vardı. Jöle sürmekten vazgeçmediğim için benim saçımın önleri çoktan dökülmüştü, ama karşımdakinin saçları daha sağlıklı görünüyordu. Kimsin? demek istedim. Bana ne yaptın?

O vakit, eşim kucağında bebeğiyle göründü. Gülümseyerek, Cengiz! diye seslendi. İçim öyle hoş oldu ki… Ruhumdaki kuşlar havalandı.

Bornozlu adam ikisini de kollarıyla sardı. Cengiz dedi tekrar ona doğru dönüp, çok şükür ne mutluyuz

İçimdeki Cengiz’e seslendim.

Ölmüş müydüm ya da bir kabus mu görüyordum? Yoksa dünyadaki günahlarımın vebali olarak varlığım elimden alınmış, başka bir hale mi bürünmüştüm?

Oradaki hiç kimse değil, sadece bebek anlamıştı. O hissetmişti pür ruhuyla ancak…


Aynı dünya, aynı ben, aynı zamandı… Sadece farklı bir evrenin içinde…

“Beni bende demen, bende değilim

Bir ben vardır bende, benden içeri…”