Milenyum çocukları

“Bir çocuk tasavvur etti. Öyle bir çocuk ki, elleri hiç toprağa değmemiş, çimenlere uzanıp onun insana hayat veren kokusunu içine hiç çekmemiş, arkadaşlarıyla koşturup yere hiç düşmemiş, düşüp de dizindeki yaranın kabuk bağlamasına hiç tanık olmamış.”

milenyum çocukları

Milenyum çocukları

Can sıkıntısını gidermek için biraz televizyon izlemek istedi. Koltuğa oturup, ayaklarını uzattı. Kumandayı eline alıp, kanalları rastgele dolaşmaya başladı.

“… Şimdi de Handan Hanım’ın talibi Hüseyin Bey geliyor. Hüseyin Bey elli yaşında, iki defa evlenmiş, üç çocuk sahibi. Bakalım Handan Hanım Hüseyin Bey’e ne diyecek?…”

“… Sen hangi yüzle bu programı arayıp konuşuyorsun? Utanmaz herif, ahlaksız herif! Bu kadar insanın önünde yalanlar söyleyip beni kandıracağını mı sanıyorsun? Bunları iki çocuğumla beni ortada bırakmadan önce düşünecektin. Ayşe Hanım, çok rica ediyorum, lütfen telefon bağlantısını kesin. Daha fazla dayanamayacağım…”

Ben de daha fazla dayanamayacağım dedi içinden ve kanal gezmeye devam etti.

“… Evet, yarışmanın birinci bölümünü geride bıraktık. İkinci bölüme geçmeden önce kim geliyor? Kim geliyor? Tabiî ki dansçı kızlarımız geliyor. Alkışlarla…”

“… Bu camiada hep namusumla, şerefimle yaşadım. Gece hayatından, dedikodudan özellikle uzak durdum. Sadece yaptıklarımla, sanatımla gündemde olmak istiyorum. Lütfen bana bu tür sorular sormayın. Sayemde beş paralık insanlar ünlü oluyorlar…”

“… Arzu hanım çok güzel bir kadın. Elbisesi çok şık olmuş gerekten. Ama bana kalırsa biraz fazla sade. Aksesuarları eksik. Ayrıca ayakkabının kıyafetle renk uyumu nerdeyse hiç yok. Bir de şunu eklemeliyim ki, eteğindeki yırtmaç çok hoş duruyor ama bu tür abiye kıyafetlerin biraz da göğüs dekoltesi olması gerek…”

“… Evet, hanımlar, biraz da eğlenelim. Oturmaya mı geldik buraya? Haydi, göbek atalım, düşmanlarımızı çatlatalım…”

İyice midesi bulandı. Biraz haber izleyeyim bari dedi. Memlekette neler olup bitiyor?

“… Bursa’da karısını bir erkekle yatakta yakalayan öfkeli koca, adamı ve karısını ekmek bıçağıyla öldürdükten sonra polise teslim oldu. Alınan bilgilere göre iki aydır işsiz olan A.S. karısıyla birlikte yakaladığı T.Ö.’yü dokuz yerinden bıçakladı. Öfkeli kocanın karısı E.S.’nin ise cesedi tanınmayacak halde…”

“… Samsun’da hapisten kaçıp üç küçük çocuğa tecavüz ettikten sonra kayıplara karışan 41 yaşındaki E.K. polisin yürüttüğü çalışma sonucunda iki aylık bir sürenin ardından yakalandı…”

Haber izlemenin de iyi bir fikir olmadığına karar verdi. Tekrar kumandanın tuşuna dokundu.

“… Antiloplar kuraklıktan kurtulmak için sürüler halinde göç ediyorlar. Ama bu göç yolculuğunda onları bekleyen bazı tehlikeler var…”

Sonunda rahat bir nefes aldı. Antilopların yaşamını izlemek çok daha huzurlu ve sağlıklı bir tercihti. Yığınla kanal vardı ama izlenmeye değer bir şeyler bulmak çok zordu gerçekten. Bu insanlar çıldırmış olmalı. Ne kadar saçma sapan programlar yapılıyor. Milyonlarca insan her gün bunları izliyor. Nasıl bir toplum haline geldik. Böyle düşünürken silah sesleri duydu. Ardı ardına devam ediyordu silah sesleri. Bu sese patlayan bombalar da eşlik ediyordu. Aman Allah’ım neler oluyor? Savaş mı çıktı? Ses sanki evin içinden geliyordu. Pencereye yaklaşıp dışarı baktı. Sokak olabildiğine hareketsiz ve sakin. Allah Allah! Ne oluyor yahu?

Ayağa kalktı. Ses arka odadan geliyordu. Şimdi anlamıştı. Kardeşi bilgisayar başındaydı yine. Şu abuk subuk bilgisayar oyunlarından oynuyordu. Sinirli adımlarla kardeşinin odasına doğru ilerledi. Odaya yaklaştıkça ses iyice artıyordu. Geldiğinde ise oda yıkılıyordu adeta.

-Napıyorsun Mert? Bu ne gürültü?

-…

-Mertt! Sana diyorum, bu ne gürültü?

-Bir dakika abi.

-Ne dakikası ya? Sesini kıssana şunun. Sağır mı edeceksin hepimizi?

-Az kaldı, birazcık bekle.

Mert’in gözleri kan çanağı, oturduğu sandalyede yarı kambur, bakışlarını monitörden ayırmadan, son derece mühim bir vazifeyi üstlenmiş bir kahraman edasıyla;

-Gemiyi ele geçirmemize az kaldı.

-Ne gemisi?

Bir eli klavyede, bir eli farede olan Mert tüm vücut dilini oyuna kaptırmış halde;

-Ne gemisi olacak abi? Darkor.

-Darkor da neymiş?

-Uzay gemisi abi uzay gemisi.Sen bekle biraz, çok az kaldı. Şimdi pause yapacağım. Bu gemiyi almadan çıkarsam level atlayamam. Bir sürü bonusum oldu. Şimdi finish dersem bonusların hepsi boşa gidecek.

Uzay Oyunu

Bu çocuk hangi dilden konuşuyor Allah’ım. Pause, level, bonus, finish… Bu oyunlar dilini de bozuyor bunun, ne dediği belli değil.

-Tamam, abi bitirdim.

-Mert neden bu kadar çok sesini açıyorsun? Kulaklarında sorun mu var? Ben taa öbür odadan irkildim duyunca.

-Abi ya… Öyle tadı çıkmıyor. Böyle daha zevkli. Heyecanı arttırıyor.

-İyi de sen tadını çıkaracaksın diye bütün apartman dinlemek zorunda mı?

-…

-Cevap versene Mert. Dinlemek zorunda mı? Hem sana yakışıyor mu insanları böyle rahatsız etmek?

Suçunu kabullenmiş bir ifadeyle, başını öne eğerek;

-Yakışmıyor. Tamam, bundan sonra sesini çok açmayacağım.

-Hem hiç yorulmuyor musun sen? Şu gözlerinin haline bir bak, nasıl da kan toplanmış. Belinde mi ağrımıyor otura otura sandalyede?

-Yorulmuyorum. Niye yorulayım ki? Hiçbir yerim ağrımıyor valla.

-Yahu, hadi ağrımıyor diyelim. Karnın da mı acıkmıyor senin? Mecbur olmasan tuvalete bile kalkmayacaksın.

-Ya abi tamam ya. Biraz fazla oynamışım. Nolcak ki?

-Biraz mı? On ikiden beri bunun başındasın. Saatin kaç olduğundan haberin var mı senin? Akşam olacak neredeyse.

-Yok.

-Saat dört buçuk Mert. Dört buçuk saattir oynuyorsun.

-Ne çabuk geçmiş.

-Yaa. Senin dünyadan haberin yok. Hadi kapat şunu artık. Git elini yüzünü bir yıka.

-Abi son bir bölüm var. Onu da geçeyim. Kapatacağım söz.

-Ne sonu Mert. Sen beni anlamıyorsun galiba.

-Abi lütfen ya.

-Olmaz.

-Hadi ya, yarım saatte geçerim bu bölümü ben. Sonra hemen kapatacağım söz.

-Olmaz dedim Mert.

-Off… Tamam, arkadaşlara ben çıkıyorum diyeyim bari.

-Ne arkadaşı?

-Online arkadaşlar.

-Onlarca arkadaş mı? Ne zaman o kadar arkadaş edindin Mert? Evden dışarıya bile çıkmıyorsun. Ben hiçbirini tanımıyorum bu arkadaşların.

-Yok abi öyle değil. Bu oyun internetten oynanıyor. Aynı anda başka insanlar da var. Onlarla cyber savaş yapıyoruz.

-Saybır savaş da ne demek?

-Cyber savaş… hımm… bilmiyorum abi, savaş işte. Bak buradaki pencereden oynarken konuşabiliyoruz.

-Türk mü hepsi de?

-Yoo. Yabancılar da var. Bütün dünyadan var abi.

-Oğlum sen Türkçeyi konuşamıyorsun doğru dürüst. Onlarla nasıl anlaşıyorsun?

Küçümseyen bakışlarla;

-Abi sen de hiçbir şeyi bilmiyorsun. Çeviri yapan siteler var. Onları kullanıyorum çok kolay.

-Nasıl yani?

-Şimdi buradan karşımdakinin yazdığını kopyalıyorum. O siteye yapıştırıyorum. Enterlıyorum. Sonra Türkçesi çıkıyor. Okuyorum. Sonra oraya Türkçe cevabını yazıp enterlıyorum, ister İngilizce ister başka bir dil karşılığı çıkıyor hemen. Onu kopyalayıp buradaki pencereye yapıştırıyorum. Çok basit yani.

O an dünyanın küçüldüğüne gerçekten kanaat getirdi. Dünyanın bir ucundan bir ucuna birbirini tanımayan, birbirlerinin dilini bilmeyen insanlar internet üzerinden oyun oynuyorlar hem de sohbet ederek. Pardon cyber savaş yapıyorlar. Artan kafa karışıklığına bir de şaşkınlık eklenmişti. Kendini küçülen dünyada yetersiz hissetti iyice.

-Tamam tamam, her neyse. Kapat artık.

-Bak ne yazmış. Bu akşam yedide toplu saldırı varmış.

-Ne saldırısı? Kim nereye saldırıyormuş? Amerika İran’a falan mı girdi yoksa?

-Ne Amerikası abi. Düşman gemilere aynı anda saldıracağız. Hareket saati yediymiş.

-Saldırı falan yok. Sıkıldım artık. Bu son uyarım. Artık kapatw (5)ıyorsun. Hem senin ödevin yok mu? Hani performans ödevin vardı. Yaptın mı?

-Yapmadım.

-Ne zaman yapmayı düşünüyorsun?

-Yaparım şimdi.

-Hemen ödevlerini yapmaya başla. Ben de odamda kitap okuyor olacağım. Yapamadığın yerleri gel sor. Uydurmasyon yapma. Hadi bakalım.

Odasına geçti ve kitabını eline aldı. Okuyacaktı okumasına da bir türlü başlayamıyordu. Çünkü kafası hala çok karışıktı. Kardeşinin durumunu düşündü. İnsanın sahip olduğu en değerli şeylerden biri zamandı. Kardeşi ise bu zamanı lüzumsuz bir şekilde harcayıp duruyordu.

Kardeşi gibi binlerce, hatta milyonlarca çocuk olduğunu biliyordu. Vaktini bilgisayar başında oyun oynayarak geçiren bir sürü başıboş genç. Artık çocuklar için sokakta oynamak diye bir şey yoktu. Varsa bile oynayanlar çok azdı. Onlar da giderek yok oluyordu. Hepsi adına üzüldü.

Bir çocuk tasavvur etti. Öyle bir çocuk ki, elleri hiç toprağa değmemiş, çimenlere uzanıp onun insana hayat veren kokusunu içine hiç çekmemiş, arkadaşlarıyla koşturup yere hiç düşmemiş, düşüp de dizindeki yaranın kabuk bağlamasına hiç tanık olmamış. Emindi ki, artık böyle çocuklar mevcuttu. Hem de fazlasıyla. Kendi çocukluğunu onlarla kıyaslayınca ne kadar şanslı olduğunu idrak etti.

Mesele sadece vakit kaybından ibaret değildi. Bu gençler internetle o kadar içli dışlı bir haldeler ki, gerçekle sanal birbirine giriyor. Gerçek hayatın level atlamaktan, bonus kazanmaktan farklı olduğunu anlamaları çok geç oluyor. Anladıklarında ise zaten iş işten geçmiş oluyor. Gerçek hayattan kopukluk iletişim bozukluğunu doğuruyor. Ailelerin çocuklarıyla anlaşmazlıklarında en tesirli sebeplerden biri haline geliyor.

Bilgisayarın dünyasında yaşayan çocuk, oranın şartlarına o kadar çok alışıyor ki, anne babasıyla konuşmakta zorluklar yaşıyor. Derdini anlatamıyor, karşısındakini anlayamıyor. Uçurum giderek büyüyor.

Bunları düşündükçe canı iyice sıkıldı. Tahmin ettiğinden çok daha fazla zararları vardı bu bilgisayar vakasının. Türkçeleri bozuluyordu. İngilizce kelimelerin serpiştirildiği, dilbilgisi kaidelerinin hiçe sayıldığı tuhaf bir dil konuşmaya başlıyorlardı. İnsan kelimelerle düşünür. Böyle bozuk ve yetersiz bir dille düşünen bir nesilden ne bekleyebiliriz ki? Ayrıca bu çocukların birçoğunda ortopedik rahatsızlıklar olacağını tahmin etmek hiç de güç değil.

w (8)Saate baktı, bir saatten fazla olmuştu. Gidip şunu bir kontrol edeyim diye düşündü. Odasına gitti. Bütün kitapları defterleri yerlere dağıtmış, masanın üstünde bir şeyler yazıyordu. Yaklaşıp sordu;

-Ne yapıyorsun bakalım?

-Türkçe ödevimi yapıyorum abi.

-Neymiş konusu ödevin? Anlatsana biraz.

-“Ateşten Gömlek” diye bir romanı okuyup, özetlemek ve de yazarın hayatı ve eserleri hakkında bilgi toplamak.

-Ne güzel bir ödev. Ben de okumuştum o kitabı yıllar evvel. Çok güzel bir roman. İstiklal Savaşı yıllarında ülkemizin ne zorluklar yaşadığını, hangi fedakârlıklar yapılarak bugünlere gelindiğini anlatıyor.

-Hiç güzel değil abi. Ben beğenmedim.

-Neden beğenmedin ki? Çok şaşırdım buna.

-Çok sıkıcı abi ya. Ne anlattığı bile belli değil. Hem de anlaşılmıyor zaten.

-Neden anlaşılmıyor Mert?

Mert kendinden çok emin bir şekilde, yavaş hareketlerle masanın ucundaki Ateşten Gömlek kitabını aldı. Rastgele bir sayfayı açıp, yine rastgele bir satırı parmağıyla işaret etti.

-Oku bu cümleyi.

Ne göstereceğinin merakıyla hemen satırı okudu.

-“Güneşle tunçlaşmış yüzünde ikinci nazar-ı dikkati celbeden şey yuvarlak, çocuk tebessümü taşıyan ağzıydı.” Okudum. Eee?

-Abi, tunçlaşmış ne demek? Nazar-ı dikkat ne demek? Celbeden ne demek? Tebessüm ne demek? Nerden bileyim ben bunları her cümlede sözlüğe mi bakacağım ben? Hem sözlükte de hepsi bulunmuyor bile.

Ne diyeceğini şaşırmıştı. Haklı mıydı? Haksız mıydı? Bu kelimeleri bilememesi normal miydi? Değil miydi? “Ne demek, ne demek” diye tekrarladı zihninde. Bu soru onu yıllar öncesine götürdü.

Sekiz ya da dokuz yaşlarındaydı. Belki daha da ufaktı. İki katlı ahşap, şirin bir ev. Önünde yaşlı asma ağacı. Dalları evin tüm ön yüzünü kaplıyor ve bitişikteki beyaz taştan çeşmenin üstüne kadar uzanıyor. Odada eski usül divan ve maket. Maketin üstünde renkli minderler. Yanlarında yaslanmak için hasır yastıklar. Yastıkların üzerinde yeşil örtüler. Örtülerin kenarında beyaz, lale desenli danteller. Hoplaya zıplaya odaya girip, maketin üstüne atlayıp dedesinin beyaz sakalından öperek;

-Dede! Dede! Sınavdan beş aldım. Hem de en yüksek notu ben aldım sınıfta.

Dedesinin yüzünde belirgin bir duraklama;

-Sınav neymiş oğlum?

-Sınav dede! Sınav işte!

Sınavın ne olduğunu dedesine nasıl anlatacağını düşünürken, o sırada odaya henüz girmiş olan babası imdadıma yetişiyor.

-Dedesi, torunun imtihana girmiş. Sınıfta birinci olmuş. Öğretmeni de onu çok sevmiş. Onu anlatıyor sana.

İmtihan kelimesini duyan dede durumu anlayınca, beyaz sakallarının ortasında bir tebessüm beliriyor.

-Aferin benim torunuma.

-Dede bugün bana masal anlatacaksın, değil mi?

-Anlatmaz olur muyum, hem de en güzelinden anlatacağım. İmtihanın için mükâfat olsun bu masal.

-Dede mükâfat ne demek?

Bu “ne demek”ler bir başlardı. Masalının sonuna kadar bitmezdi.

-Dede padişah ferman hazırlatmış ya, ferman ne demek?

-Padişahın buyruğu işte oğlum.

-Dede buyruk ne demek…

Çocukluğundan bugüne döndü. Derin bir nefes alıp verdi. Masallar… Bu çocuklar masaldan bile mahrum büyüyorlar. Televizyonun onlara sunduğu modern, soğuk ve tatsız masalları izliyorlar.

-Abi, hem soruyorsun, hem dinlemiyorsun beni.

-Dinliyorum, dinliyorum.

Mert rastgele bir satır daha gösterdi.

-“Anadolu harekâtı, harekât-ı milliye ismini almış, reis tayin etmiş, bir merkeze doğru, seyyal bir mayi halinden bir cisme doğru gidiyor, tasallüb ediyordu.”

-Gördün mü abi? Bütün cümleler böyle. Nasıl zevk alacağım ki ben bundan?

Cümleyi içinden bir daha okudu. Kendisinin bile bilmediği bir kelime vardı. Tasallüb. Ne demek acaba diye düşündü. Bulamadı. Mert tamamen haksız sayılmazdı. Bu onun suçu değildi tümüyle. O ve onun gibi yetişen çocukları göz önünde bulundurunca bu cehalet çok tabii kalıyordu. Doğumundan itibaren televizyon ve internetin kucağında yaşayan, kitaptan ve okuma sevgisinden uzak yetişen bir nesil söz konusuydu. Bu cehaleti gösteren birçok kişi tanımıştı. Hem de üniversitedeydi bu cahiller. Daha liseye bile geçmemişken, Mert’in durumu şaşırtıcılığını yitiriyordu. Yıllar ilerledikçe bu vaziyet hangi noktaya gelecekti Allah bilir.

-Tamam, neyse, bunu daha sonra konuşuruz. Ben çıkıp, bir hava alacağım. Sen ödevini bitir.

Tam odadan çıkarken kafasına bir şey takıldı. Geri döndü.

-Mert madem kitabı anlayamadın, anlayamadığın için de okuyamadın. Özeti nasıl yazacaksın?

-O işi hallettim ben abi.


-Nasıl hallettin?

-İnternette bütün romanların hazır özetleri var. Google’a kitabın adını yazman yeter. Hepsi çıkıyor.

Hazır özet diye tekrarladı. Her şey ne kadar kolay bu internetle? Ona kendisinin yazmadığı bir özeti ödev olarak götürmenin ne kadar yanlış olduğundan bahsetmesi gerekiyordu. Ama önce kendine gelmeliydi. Acaba tüm bunları hazmedebileceği hazır bir reçete de var mıydı internette?


X Y ve Z kuşağı çocuklarının özellikleri neler?