Hayat kendi kalıplarının ustası

Hayat… Sağ olsun maşallah hiç terzi eksikliği çektirmiyoruz birbirimize, harika kalıplar var elimizde, uydurabilene aşk olsun…

hayat

Tanımadan, bilmeden çok bir yolda yürümeden sadece bir fotoğraf parçası ve iki satırla herkes kendi kalıplarının usta terzisi… Kaç mevsim yetmezken bir insanı tanımaya, kilometrelerce uzaktan hangi gölgesi vurur ki sana? İyi veya kötü nasıl damgalanır, namlular çekilir, ateşler atılır. Kendine göre kes, biç, sonra da giydirmeye kalk, o da giydirebilirsen tabi artık becerine kalmış… Öncelikle şunu bilelim ki sosyal medyada gördüğümüz tüm kareler uçucu bir ilüzyondan ibaret, yani hayat sahnesi gibi…

İki saniyelik bir görüntüye aldanmamak lazım, ya da iki saatlik bir oyuna… Perdeler kapanıp da herkes evine dağıldığında, git de ona sor bakalım aslıyla buluştuğu o muhtelif zamanlarda kendiyle ne kadar barışık? Tabi sana ne kadar dürüst bir cevap verir orası kendi iç dünyasıyla yüzleşme cesaretine ve öncelikle de egolarının kandırmacalarından kendini çekebilme öngörüsüne kalmış… Her zaman yaptığı gibi hayat hikayesinde ona hediye olarak verilmiş o satır arası boşluklarda durup dinlenmek yerine hep kaçmış…

Dürüst bir cevap beklemek yersiz olur… “Geçiştirmek” bizi anlatan en iyi tanım, hatta ustasıyız…  Kendimizden kaçmak en az acılı ve en kestirme yol gibi günü kurtaran bir alışılmış eylem olsa da uzun bir yolda tüm toplamlarından bir çıkarma yaşanır mı acaba? Bir gün mutlaka belki de hiç ummadığımız bir köşe başında illa ki kendimizle yüzleştiğimiz bir an olacaktır. O yüzden şimdiyi an’ layalım ki o köşe başlarında sıkışmayalım, pek çok birikmeden…

hayat

Franz Kafka’nın “Dava” adlı kitabının bir yerinde rahip şöyle der, “Karşı cinsle yaşadığınız ilişkiyle bile sorumluluktan kaçıyorsunuz aslında.”

Ne demektir bunun asıl açılımı? Nacizane fikrim, bizim için kendimizden kaçmanın en kolay yolu kendimiz dışındaki bir şeye odaklanmak, doğanın da ördüğü ağlarla bizi bizden kurtaran en büyük çekilim karşı cinsle olan ilişki, acı da çeksek üzülsek de bizi kendimizden kaçırtan en büyük deneyim.  Sürekli sevme ve sevilme ihtiyacımız da buradan geliyor aslında, ama bu kendi kaynaklarımızı harekete geçirmemize engel olmuyor değil.  İnsanın kendiyle de bir yalnızlık dönemi yaşaması arada yaşanılası bir deneyimdir, kaçmak yerine yüzleşmeyi, her şeyden önce ne istediğini bilmeyi öğretir.  Bazen o ara duraklarda soluklanmayı, ne yapıyorum, nereye gidiyorum demeyi bilmeli insan… Bu duraklamayı biz yapmazsak şayet hayat yapıyor bir gün bizim yerimize, o harekete geçmeden biz harekete geçelim ki geçişlerimiz yumuşak olsun…

Hayat daha geniş bir planın parçası

Ama yine de karşılaştığımız zorluklar bir armağan… Tüm yaşadığımız olumsuzluklar ilahi nizamın bir hediyesi olarak derslerimizi geçebildiğimiz ölçüde ödülümüz oluyor…  Bir kere o kapıdan geçtikten sonra da diğer kapılara geçmek için aynalarla yüzleşme cesaretini artık kendimizde buluyoruz.  Belki de işte o zaman yaşamaya başlıyoruz, hayatımızı daha geniş bir planın parçası olarak gördüğümüzde olaylara takılmadan hayat sahnesinde oyunumuza devam ediyoruz.  Artık ne iki söze, ne iki fotoğrafa, ne de etiketlere takılıyoruz.


Hani kuşbakışı tepeye çıktıktan sonra her şey küçülür ve daha geniş perspektifte görürüz ya her şeyi, sanki hayat oyununda da olgunlaşma başladıkça  gözlüklerimizin camları kendiliğinden uzağı bile yakın hale getirmeye başlar. Neo – pozitivizmciliği daha az kullanmaya, görsel olarak tastiğe daha az ihtiyaç duymaya başlarız ve iç sesimiz artık daha ağır basmaya başlar. Farklılıklardan korkmak yerine yaratılmışsa mutlaka bir hikmeti vardır demeyi öğreniriz. Bu saygı hayatımızda daha çok anlayışı getirir, anlayış ise daha çok sevgiyi…

Tanımların ve sınırların dışına çıkmak

Her şeyi bir noktada sınırlamanın aslında kendimizi sınırlamak olduğunu fark ettiğimizde, sabit fikirlilikten bir tık daha ötesine geçeriz. İsmimiz de dahil bize ait olmayan o kadar çok şey öğreniyoruz ki çocukluk çağlarımızda bir ömür bize ait olmayan fikirleri sürüyoruz. Zürafanın boynunun uzunluğunu, elmanın kırmızısını, gökyüzünün mavi oluşunu bize öğrettiler, biz kendimiz arayıp bulmadık.  İsimleri onlar seçtiler biz mecbur kabul etmeyi öğrendik. Ama aslında tüm bu öğretiler anlamlandıranlara ait olduğu gibi bizim de kendimize ait öğretilerimiz olması gerekmez miydi?

Kimisi belli bir yaştan sonra limonun sarısına, denizin mavisine, zürafanın boynunun uzun olup olmadığına kendi karar veriyor. Kimisi ise o çemberden hiç dışarı çıkamıyor ona söylenilen limonun sarısında bir ömür kalıyor, ona ait olmayanlarla… Öğrenilmiş bilgilerle çaresiz kendindeki anlamlara yelken açamayarak… Bir ömür yabancı daha çok da kendisine yalancı kalarak…


Her şeyi genelleyen Gerardo

PAYLAŞ
Önceki yazıKardan Adam Olmuyor
Sonraki yazıKaç Kutuplu Dünya?

2006 yılında tanıştığım Mevlana’nın Mesnevisi ile manevi yolculuğum başladı diyebilirim. Manevi değerleri her zaman maddi değerlerin önünde tutan bir anne ve babayla büyüdüğüm için maneviyata yakın bir genç olarak büyüdüm, bu yüzden kendimi hep şanslı gördüm. Çünkü hayattaki en yakın iki rol modelim hal ehli insanlardı. Şimdi cüz-i irademle öğrendiklerimin üstüne her gün bir yenisini daha ekleyerek burada sizlerle paylaşmayı diliyorum… Söz uçar, yazı kalır… Biz en iyisi her ay yazılarda buluşalım…